Denizi geçip derede boğulmak

05.10.2012 13:41

Melih Altınok

Bu memlekette istisnalar haricinde ana akım sol ve bu muhalefetin çevresindeki aydınlar hiçbir zaman devletin ideolojik aygıtı olmanın ötesine geçemedi.

Tek parti dönemindeki faşist iktidarın onların ittifakına ihtiyacı yoktu. Ama çok partili yaşama geçilmesiyle birlikte, vesayet rejiminin parlamento ve hükümetler (tabii ki CHP dışında) karşısındaki “sokak gücü” oldular.

Varoluşlarının dayattığı işçi sınıfı söylemini ağızlarından düşürmeseler de, öncelikleri “gericilik” umacısıydı. Tek dertleri nevi şahsına münhasır bir laiklik şövalyeliği oldu.

Devrim için askerî bürokrasiyle fiili, CHP, yargı, basın ve akademi elitiyle de ideolojik ittifaklar yaptılar. Dolaysıyla mücadeleleri hakikaten sınıfsaldı ama iddia ettikleri gibi yanında durdukları çevredeki ezilenler değil merkezdeki asli iktidardı.

27 Mayıs’tan bugüne de halkın tek ve meşru temsilcisi iktidarlar asker tarafından hep onların desteğiyle devrildi.

Ülkücülere ve İslamcılara karşı “kullanıldılar” retoriğini hiç ağızlarından düşürmediler. Ne var ki “kullanılmadıklarının” kanıtı olarak kendilerine vefasızlık edilmesinden, darbelerde cezaevine tıkılmaktan başka bir şey de gösteremediler.

Oysa darbecilerinki vefasızlık değil, müesses nizamın varlığını borçlu olduğu kum havuzundaki muhalefete, tıpkı bir ağaç gibi, onu ileride daha etkili kullanmak için yaptığı budamaydı.

Dertleri sistemde yapısal dönüşümlere neden olacak demokratik kazanımlar değil, sembolik moral talepler oldu hep. Şeffaflaşma, dünyaya entegrasyon ve AB’yi ağızlarına bile almadılar. Dahası, tüm bunları komik bir antiemperyalist söylemlerle tukaka ilan ettiler.

Bereket, AK Parti ile birlikte ülkede dönüşüm süreci başladığında, tıpkı 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini yıllar sonra saklandıkları ormanda haber alan Japon askerleri gibi bocalayan “muhalefetin” içinde çabuk ayıkanlar da oldu. Onlar dönüşüm sürecinin kodlarını okuma basireti gösterdiler. Mücadelesiyle resmî ideolojiye hizmet eden, onun varlığını ve siyasetteki konumunu meşrulaştıran muhalefet nosyonunu sorgulamaya başladılar.

Yekpare devlet algısında hükümetin yaptığı “çıkıntılıkların” felaket değil, aksine demokratikleşme için elzem olduğunu gördüler ve sivillerden yana tavır koydular.

Hükümetin darbe rejiminin temellerine dair salvolarını, özcü yaklaşımlarla, Cumhuriyet’in ve sistemin bekası kaygısıyla değil, reformcu bir perspektifle desteklediler.

Kuşkusuz “yetmez ama evet adımlardı” hükümetin reformları ancak asla bir demokratı gidişat adına kaygılandıracak hamleler değillerdi.

İşte, halkın temsilcisi siyasete değil, ceberut rejime karşı durma cesareti gösteren bir avuç insan, makul muhalefetin bu kocaman denizini yüzerek geçti.

Hem de, onca yaftayı, iftirayı, linçi göze alarak.

Son günlerde ise bizzat bu basireti gösteren kesimlerde elitistlerin kolektif mirasına bir ricat gözlemleniyor. AK Parti’ye ve onun icraatlarına karşı özcü yaklaşımlar dillendiriliyor.

10 yıllık bir iktidarın başlattığı reform süreci, faillerinin müesses nizam ve müttefikleri olduğu aşikâr birkaç konu üzerinden mahkûm ediliyor.

Ya da AK Parti’nin eksik de olsa yapısal dönüşümleri, hükümetin gündelik yaşam pratiklerine dair pekâlâ tartışabileceğimiz ancak dünyanın her yerinde muhafazakâr bir parti için ana sütü gibi helal söylemleri tekrar tekrar çoğaltılarak değersizleştirilmeye çalışılıyor.

Eğer bunlar da yeterli olamazsa, üç dönemdir yüzde elli oyla iktidarda olan AK Parti’den adeta “siyaseti bırakıp” varlığını maksimalistleri tatmin etmeye vakfetmesi isteniyor.

Karayılan’ı “yok vazgeçtik adres İmralı değil” diyor. MHP’si operasyon yapılmıyor diye sıkıştırıyor, OHAL istiyor. CHP’si “Oslo ihanettir”de karar kılıyor. Nuray Mertleri “PKK niye silah bıraksın ki” buyuruyor. BDP’lisi “PKK’lılara gerilla demezsek savaşçı azimleri kırılır” kaygısını dillendiriyor. Ve bu cinnet atmosferinin müsebbipleri dururken, kongresinde çift dilli yaşam gibi reform adımlarını üstelik de yazılı olarak açıklayan hükümetin siyasetinde “kusur” bulmamanın adı akılsızlık, dahası art niyet oluyor.

Ben de bu denizi geçtim. Şimdi Hürriyet’iyle, CHP’siyle, “Aydın Doğan sponsorluğunda pazar sabahları bedava solculuğuyla”, hükümetten Taraf’a karşı elini masaya vurmasını isteyen Çakır’ıyla, BDP’siyle ve daha nicesiyle kurulmuş ittifakın deresine girip niye boğulayım?

Kestirmeden gidip birkaç dakika kazanacağım diye, gazlı karanlık suların geçmişte yolculuktan başka sürprizi olmayacak halüsinasyonlara teslim olup niye vakit kaybedeyim, gerileyeyim?

Elbette çevresinde dolanacağım. Çok bunalırsam, susarsam başka temiz derlerden su getiririm, mutlaka vardır.

Aksini yapsam, önce, reform sürecinin mimarlarından gazetem ve bana nasihat verebilecek yegâne insanlardan olan üstadım asıl o zaman “ne yapıyorsun çocuk” demezler mi?

Yoksa denizden yeni çıktım, vurgun yedim de aklım başımdan gitti, hâlâ deryanın hayal âleminde mi yaşıyorum.

melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim