Deniz Feneri İçimizdeki En Masum Gemileri Batırdı

04.10.2008 20:43

Nuray Kayacan

Önceleri hiç ihtimal vermediğim, her ortamda savunup iftiradır dediğim, yolsuzluk iddianamesi gündemdeki yerini koruyor maalesef. Ergenekon gibi; isimlerin havada uçuştuğu ‘laik’ skandalın ardından, içine başbakanından çöpçatan spikere, medya hakemi Zahit Akman’dan Kanal 7 TV ve yöneticilerine kadar her gün başka isim ve kurumları girdap gibi içine çeken ‘mütedeyyin skandal’la karıştı kafalar bu seferde. Acaba diyorum, şu tutan dizilerin benzerleri yapılır ya, haberlerde de tutan skandalların benzerlerini mi yakalama telaşında? Öyleyse de ben sevmedim bu haber dizisini. Hadi Ergenekon polisiye-maceraydı ama Deniz Feneri, fukara hakkı konulu Küçük Emrah’ın filmleri gibi; acıklı-arabesk, hiç tarzım değil. Yahut aralarında zıtlaşan güç dengelerinin, birbirlerinin sırlarını ifşasından mı ibaret bu durum! Sonuç itibariyle paranoyak bir milletin evlatlarıyız evelallah. Her türlü komplo teorisi bizlerden sorulur…

Malum medyanın ele geçirdiği bu kozu, Ergenekon’u, talancı Doğan Holding’i göz ardı ettirmek istemesinden ziyade, ‘Müslümanları karalama kampanyası’ için kullandıkları aşikâr. Nasıl da ağızlarının suyu aka aka, ballandıra ballandıra usanmadan sakız ettiler ağızlarına? Deniz Baykal’ın son sarmalı bu oldu artık. En büyük muhalefet Partisi: iç, dış siyaset, dünyayı sarsan kriz demiyor, adaşı olan bu feneri, ondan para aldığını ileri sürdüğü Tayyip Erdoğan’ı suçluyor habire. Ne diyelim kaliteli bir koz, açık verenler utansın.

Mehmet Gürhan yaptığı açıklama da, Amacım bu işi daha iyi yapmaktı. Kazanılacak paralarla daha fazla bağış yapacaktım. Bağışçılara sormam gerekirdi, danışmadığım için üzgünüm.” diyor ya, geçmiş ola… Zaten başımıza ne geliyorsa, millet olarak aç(ık)gözlülüğümüzden, iş güzarlığımızdan geliyor. İyi niyetli olduğunu düşünsek bile, ortada açlıktan kırılan insanlar ve onlara bir an önce yardım ulaştırmak isteyen hayırseverler varken, işçiye bile hakkını alın teri soğumadan vermemiz gerekiyorken üstelik böyle bir mantık kabul edilemez. Afrika’da gün aşırı, tek öğün, o da tadımlık yiyecek bulabilen mustazaflar, senin kurduğun taksi şirketinin, diktiğin binaların kar paylarıyla mı doyuracaklar karınlarını? Tabi alışkınlar, dünyanın obur insanlarının attıkları kırıklarla doymaya… (bu ara buradan duyurayım, şu Afrika maillerini forward etmeyin lütfen. Ne iştah kaldı ne bir şey, yemek yerken vicdan azabı çekiyoruz resmen. Dolaplar dolu, mideler boş, bu ne yaman çelişki böyle…)

Senelerdir ne yardımlar topladık, ne yardımlar ulaştırdık ihtiyaç sahiplerine bu dernekle. Ben bizzat arar, incelemelerini yaparlarken yanlarında bulunurdum. (Aman bizi de aracılıktan kovuşturmasınlar, bizimkisi elçiye zeval olmaz durumları o kadar… Gerçi fark etmez. Ben de aynen Deniz Baykal’ın mal beyanında ki savunmasını yaparım: “Bu mübarek Ramazan ayında söylüyorum, tek kuruş haram lokma girmedi kursağıma inanın. Bundan sonra da Allah nasip etmez inşallah. Onun kadar inandırıcı olur umarım!) Gelir, araştırır ve mutlaka yardım ederlerdi. Şu an yardımları kesilen ocakların vebali nasıl ödenir? Kumanyalarını dolaplarına yerleştiren kadının, verilen ayakkabıları, elbiseleri deneyen çocukların, gözlerindeki ışıltıyı, mutluluğu kim geri getirecek?  Yahya Kemal’in dediği gibi: Olsun deminiz, olmasın gamınız, hayra dönsün serencamınız.”

Bu öyle bir leke ki; ne Kemal Unakıtan’ın oğlunun, ürettiği pastörize yumurtaları zorla otellere sattırdığı, ne de Tayyip Erdoğan’ın ihaleleri kapması kesin olan gemiyi oğluna aldırdığı iddialarına benziyor. Bu bir yardım derneği, direkt olarak tüyü bitmemiş yetimin hakkı yenen. Yahu nasıl varır insanın eli o paraya, nasıl alınır bu vebal ve nasıl bir insan hem kendisini hem de koskoca bir ümmeti böyle aşağılık bir duruma düşürür havsalam almıyor. Tamam, bal tutanın parmağını yalamaması çok güç, adı üzerinde bal bu, öyle ışıl ışıl ve iştah kabartıcı ve üstelik parmağının da ucundayken (gerçi ben tereyağlı ekmeğin üzerinde tercih ederim ama kusura bakmayın oruç başıma vurdu sanırım) yememek nasıl da zordur ama yemiyorsa yemeyeceksin arkadaş. Yani bu işlere soyunmayacaksın. Tefecilik, kaçakçılık bile daha etik kalıyor, o derece! Bu millet senelerdir sakallı hacı bakkalların (grosmarketlerden bakkal da kalmamıştı, yeni malzeme lazımdı düşmana tam oldu) cinci üfürükçü hacı hocaların, başörtüsü altında ortalıkta her türlü iffetsizliği yapanların dalaverelerini dinledi durdu. Modası geçmişti bunların, yardım dernekleri altında milyon dolarlar götürmek amaçlarına daha matuf bir skandal oldu. İyi mi oldu?

Ben bela okumayacağım, yoktur öyle bir şey deyip üç maymunu oynamayı da düşünmüyorum, bağlantı kurdukları isimleri her duyduğumda ‘nasıl yani!’de demeyeceğim, çalmışlar işte deyip sıradan bir olay gibi görmezden de gelmeyeceğim kusura bakmayın. Peki, ne mi yapacağım? Oturup külahı önüme koyacağım bu kesin. Sorgulamak yazı yazmanın hedefi ya, ben olaya tersten bakıp önce kendimi(zi) sorgulayacağım. Bu güne kadar orda burada herkes hep birilerini suçladı, kızdı, ağzına geleni saydırdı da değişen bir şey mi oldu? Siyonist İsrail artık Siyonist değil mi, ya da Amerika emperyalist! İngilizler işbirlikçi değil mi, ya da Türkiye gözünü yummuyor mu olanlara artık? Bir şeyler değişmiyorsa onlarca senedir dünyada, demek ki biz kendimizde olanı değiştirmiyoruz diye düşünmeli insan. Parmağı uzaklara doğrultup suçluyu oralarda aramak kolay evet, peki ya tersi; o parmak dönüp de sahibini gösterebilir mi, var mı böyle bir yürek? Olmalı ve olmak zorunda da.

Toplum bireylerden oluşuyor ve önce bireyin davranışları muhakeme edilmeli. Çalıp çırpmaya daha çocukluğunda alıştırılan, erdem yerine her dem ütmecilik öğretilen bir nesil, nasıl olur da ahlaklı, faziletli yöneticiler haline gelebilir? Çocuğu biz kötü yetiştirelim de o nasılsa yapmaz, yapsa da günün birinde tövbe eder mi, bu mudur olay! Doğru mal beyanında bulunan, evini ederinin çok altında göstermeyen, şirketinde kazancını düşük gösterip komik vergiler ödemeyen, çocuklarına trafik polisinin olmadığı yerde araba sürdürmeyi, kırmızı ışıkta geçmeyi, hız yapmayı, kemer takmamayı, ön koltuğa oturtmayı velhasılı kiram gizli saklı iş yapmayı, yasakları çiğnemeyi öğretmeyen, zekâtta kılı kırk yarıp, kurbanı ayetteki gibi “neredeyse kesmeyecekti” hallerine bürünmeyen kaç tane ebeveyn var söyler misiniz? Elektrik sayacına, fatura az gelsin diye tel bağlayan babanın, istemediği komşu evine gelmesin diye evladına, ‘annem hasta’ dedirten, gizli saklı işlerini babaya söylememesi için çocuğunun kulağını büken annenin yetiştirdiği nesilden hayır mı gelir? Allah’ın ‘basir’ özelliğini anlatan var mı evladına? Polisin olduğu yerde şu, şu yapılmaz, başkalarının yanında küfür edilmez, durumu kotarmak için her nevi yalan söylenebilir, yani yalnızken, kimseye duyurmadan suç işlenebilir. Kılavuz önemli kuşkusuz, çocuk öyle kompleks ilişkiler ağından anlamaz, düzdür mantığı. Böyle yalanlarla, dalaverelerle yetişen bireyden ne beklenebilir?

Önce düzel(t)meye kendimizden başlayalım, belki o zaman yolsuzluklar azalır, en azından yaramız olmadığından gocunmayız da belki duyduklarımız bu kadar dokunmaz bize. Hani bizi ilgilendirmeyen haberlere kulak kabartmayız ya işte öyle olur da, bu kadar canımız yanmaz en azından! Geçen gün yabancı bir yazarın bir kitabı için yirmi küsur lira vermem, bir arkadaşın ilgisini cezp etmişti de; “yahu bir kitaba bu kadar para verilir mi, korsanını alsana.” demişti. Buyurun buradan yakın, korsan hayatımız olmuş artık, kaset, cd, dvd, kitap, yazılım… Her şeyin korsanını arıyoruz. Yahu yirmi lira için Allah’ın İrlandalısıyla ahrette hesaplaşmaya, Hıristiyan bir kadının emeğini çalan bir hırsız olarak sorgulanmaya değer mi? Bir şey değil şimdi abuk sabuk konuşacak orda, ne ile suçlayacak, dilini de anlamam, nasıl müdafaa edeceğim kendimi? Ya dili de kalemi gibi kuvvetliyse yandım, lafın gelişi değil gerçekten de yandım, Arafa bile koydurmaz, hır çıkarır valla. Yaş iş yani, parayla al daha karlısın.

Korsan, kredi alma, kullanma, vergi kaçırma, sayısız trafik suçu işleyerek ölümlere sebebiyet verebilme, ticarette her yolu mubah görme, yalan söyleme, arkadan konuşma, kızıp, kırılıp dağılma, etrafındakileri kendinden uzaklaştırma, ihtiyacı olana değil de kendi ihtiyaç duyduğuna yönelme, hizipleşme, tekfircilik, dünyanın güzelliklerine kendini kaptırma, çabuk dolduruşa gelme, bir fasıktan gelen habere itibar edip araştırma gereği bile duymama, tv bağımlılığı, az okuma, az iletişim… Bunların hepsi güven telkin edemememizi ve örnek nesil olamamamızı sağlayan zaaflarımız. Başkalarının değil üstelik, parmağımızı kendimize doğrulttuğumuzda gördüğümüz birebir kendi zaaflarımız. Bunları yenip, silkinip kendimizi değiştirmedikçe, Filistin başbakanı İsmail Heniyye gibi; Allah’ın yardımını hak etmediğimizi düşünerek, ağlayarak tövbe edip secdeye kapanmadıkça, daha çok hayal kırıklığı yaşar ve Rabb’ibimin yardımına mazhar olamayız.

Rabb’im bizi bizle imtihan etme, doğru yoluna ilet, o yolda ayaklarımızı kaydırma, çok bulup azdırma, az bulup isyan ettirme, altından kalkamayacağımız şeylerle sınama bizleri…

Âmin.

  • Yorumlar 13
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim