1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. ‘Demokratsız demokrasi’miz ve Kürt meselemiz
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Demokratsız demokrasi’miz ve Kürt meselemiz

A+A-
‘Demokratsız demokrasi’miz ve Kürt meselemiz

Geçtiğimiz hafta Star gazetesinin Açık Görüş ekinde Prof. Ergun Özbudun’un kaleme aldığı çok zihin açıcı bir makale okudum ve çok kullanışlı iki kavram öğrendim: “Demokratsız demokrasi” ve “Demokratlı otokrasi...”

İstedim ki bu kavramları siz de bilin; göreceksiniz, çok işinize yarayacak.

Özbudun’a göre, Türkiye, aynı anda “demokratsız demokrasi” ve “demokratlı otokrasi” sendromlarını birlikte yaşayan dünyadaki tek ülke. (Küçük bir hileyle, Türkiye’nin “benzersiz” konumuna ilişkin daha ayrıntılı satırları sona saklıyorum; ki ilginiz kaybolmasın ve yazının sonuna kadar benimle kalın!)

Hemen söyleyeyim, Özbudun’un kendi geliştirdiği kavramlar değil bunlar; Açık Görüş’teki makalesinde kaynaklarını uzun uzun anlatıyor, fakat ben burada makalesinin sadece kavramları açıklayıp örnekler verdiği bölümlerinden yararlanacağım.


Demokratsız demokrasi


“Demokratsız demokrasi”
, demokratik gelenekten gelmeyen, zihniyetini “demokrat” diye adlandıramayacağımız bir siyasi sınıfın, demokratik endişelerden çok kimi pragmatik nedenler ve zorunluluklarla ülkelerine demokratik kurumları taşımalarını anlatmak için kullanılıyor. Buna en tipik örnek olarak Sovyet blokunun dağılmasından sonra eski komünist liderlerin Batı tipi bir demokrasiye yönelmeleri gösteriliyor. Özbudun, şöyle anlatıyor bu gelişmeyi:

Anılan ülkelerin hepsinde demokratikleşme süreci, iktidardaki komünist partinin liberal ya da ılımlı kanadının girişimiyle başlamış, daha sonra çeşitli muhalif grupların sürece dâhil olmalarıyla başarıya ulaşmıştır. Komünist liderlerin bir bölümünün ansızın bir demokrasi aşkı peydahlamış olmaları düşünülemeyeceğine göre, burada onların kararlarının çok daha pragmatik nedenlere, meselâ maliyeti çok yüksek olabilecek bir iç çatışmadan kaçınmak, kendi siyasal geleceklerini güvence altına almak gibi saiklere dayandığı kabul edilebilir. Dolayısıyla bu ülkelerde demokratikleşme sürecinin ilk aşamalarındaki görüntü, gerçekten de, bir ‘demokratsız demokrasi’ görüntüsüdür.

Özbudun, Türkiye’nin 1946-50 arasındaki demokrasiye geçiş sürecini de aynı çerçevede yorumluyor ve “İnönü’nün kararında, muhtemelen, rejimin uzun vade içerisindeki bekasına ilişkin kaygılar rol oynamıştır” diyor.


Demokratlı otokrasi

Demokratsız demokrasinin tam tersini anlatmak üzere geliştirilmiş “demokratlı otokrasi” kavramı ise ilk olarak Arap otoriter rejimleri bağlamında ortaya atılmış. Kavram, bu ülkelerde, normal olarak demokratikleşmeyi desteklemesi gereken laik liberallerin, bizim de çok iyi bildiğimiz malum korkular nedeniyle İslamcı muhalefete uygulanan otoriter baskı yöntemlerini onaylamalarını anlatmak üzere kullanılıyor:

Mısır, Tunus, Cezayir, Suriye, Baas dönemindeki Irak gibi laik fakat otoriter rejimlerde, rejime karşı en ciddi tehdit, laik muhalefet gruplarına oranla sosyal tabanı çok daha geniş ve çok daha iyi örgütlenmiş olan İslâmcı muhalefetten gelmektedir. Bu ise, normal olarak demokratikleşmeyi desteklemeleri gereken lâik liberalleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu gruplar, demokratik reformların ve serbest seçimlerin İslamcıları iktidara getireceği, onların da ünlü ‘tek adam, tek oy, tek seçim’ sloganına uygun olarak demokrasiyi rafa kaldırıp İslamî bir otokrasi kuracakları korkusuyla, İslamcı kesime uygulanan otoriter baskı yöntemlerini onaylamakta, hiç değilse bunlara itiraz etmemektedirler.


Hangisini tercih edersiniz?


Özbudun
, buradan Türkiye’ye geçiyor... Özbudun’a göre demokratik gelenekten gelmeyen ve demokrasi aşkıyla yanıp tutuşmayan bir iktidar (Adalet ve Kalkınma Partisi – AK Parti) kimi pragmatik kaygılarla demokrasiye yönelirken, onun karşısında yer alan “laik liberaller” her türlü otokratik hamleyi (bazıları askerî darbeyi bile) onaylıyorlar. Buradan kalkarak vardığı sonuç ise şöyle:

Görülüyor ki, Türkiye, paradoksal biçimde, demokratsız demokrasi ve demokratlı otokrasi sendromlarının birlikte yaşadığı, bildiğim kadarıyla, tek ülke. Her ikisi de gerçek bir demokratı tatmin etmese de, karşılaştırıldığında, herhalde demokratsız demokrasi alternatifinin diğerine üstünlüğünden kuşku duyulamaz.

Sizi bilmem, şahsen ben, pragmatik nedenlerle olsa da demokrasiyi geliştirmeye çalışan bir siyasi sınıfı, “demokrasisiz bir laikliği” bize “ilerici demokrasi” diye yutturmaya çalışan bir siyasi sınıfa tercih ederim. Aynı manaya gelmek üzere: Demokrasi aşkıyla yanmadığına emin olduğum, sırf “ülke bütünlüğünü korumak” saikiyle demokrasiyi geliştirmeye çalıştığını bildiğim bir devlet sınıfını, “yeter ki benim vâsi pozisyonum sürsün, bu arada ülke batarsa batsın” diyen bir devlet sınıfına tercih ederim.


Aklı, duygularının çok önünde bir formasyon

Peki, Türkiye’nin “demokratsız demokrasi”si, ülkenin önündeki en önemli mesele olan Kürt meselesini çözebilecek bir potansiyel taşıyor mu? Taşımıyorsa, ne olmak ihtimali vardır?

Özbudun’un, kavramı ilk kullanan Amerikalı siyasal bilimci ve Türkiye uzmanı Dankwart Rustow’a müracaatla yazdığı satırlar, aslında “demokratsız demokrasi”nin tam da böyle durumlarda devreye girdiğini gösteriyor ve insanı iyimserliğe sevk ediyor:

Demokrasiye geçiş safhası, çoğu zaman, keskin bir siyasal kutuplaşma ve mücadele safhasını izlemektedir. Bu aşırı maliyetli mücadelede taraflar birbirlerini ortadan kaldıramayacaklarını anladıktan sonra, çeşitlilik içinde birliği kabullenmekte ve bunun için de, demokratik yöntemleri kurumsallaştırmaktadırlar.

Bu satırlar sanki, “birbirlerini ortadan kaldırmaya çalışan, fakat 30 yılın sonunda nihayet kaldıramayacaklarını anlamış bulunan” tarafların yer aldığı bizim ülkemizi anlatıyor. Fakat tabii siyaset ve siyasi mücadele bu ölçüde deterministik bir çerçevede yürümüyor... Koşullar böyle diye sonucun ille “Demokratik yöntemlerin kurumsallaştırılması” olması gerekmiyor; keşke öyle olsa ama olmayabilir de...

Özetlersek: Denklemin bir tarafında AK Parti’deki demokratik zihniyet eksikliği (demokratsız demokrasi), öbür tarafında ise Türkiye’nin Kürt sorununun sadece demokrasiyle çözülebileceği gerçeği var.

Bu denklem iki şekilde çözülebilir: Ya “demokratsız demokrasi” bağrına taş basar gibi eşitlik mührü basacak ve Kürt sorunu bu yolla çözülecek, ya da demokratsız demokrasimiz bu iradeyi, bu beceriyi gösteremeyecek ve Türkiye çözülecek.

AK Parti’nin son zamanlarda aldığı “tek, tek, tek, tek” tavrının Türkiye’yi nereye götüreceği belli... Fakat eğer yanlış anlamadıysam, “demokratsız demokrasi”, aklı duygularının çok önünde olan bir formasyon... Öyle olmasaydı o katı komünist hiyerarşinin içinden o bildiğimiz siyasi sınıf çıkabilir miydi?

Ben, bu Türkiye’de “demokratsız demokrasi”nin daha yapacak çok işinin olduğunu ve –gerçekçi olacaksak- Kürt meselesini ondan başka çözebilecek bir imkânımızın olmadığını düşünüyorum.

*** 

 

Bizim bura, ‘ora’dan önce ‘iki dilli’ oldu

Fotoğrafta gördüğünüz tabela ve benzerleri geçtiğimiz günlerde Kalkan (Kaş-Antalya) Belediyesi tarafından beldenin çeşitli yerlerine yerleştirildi.

Belediyenin, tabelalarda Türkçenin yanı sıra İngilizcenin de kullanılmasına karar vermesinin nedeni, Kalkan’ın sadece yazın değil kışın da hatırı sayılır bir İngiliz nüfusu barındırması...

Türklerin hiçbir itirazı olmadı duruma, İngilizlerin de belediyeye müteşekkir kaldıklarına eminim.

Özetle: Bölünmedik, ayaktayız! Tam tersine mutluluğumuz daha da arttı. Kalkan’ın Cumhuriyet Halk Partili Belediyesi’ne teşekkürler... Darısı Türkiye’nin başına...

TARAF

YAZIYA YORUM KAT