Demokratik reformların önşartı yargı örgütünün yeniden yapılanmasıdır

30.07.2009 09:52

Levent Köker

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'nin siyasî gündemine damgasını vuran üç ayrı değerlendirme dikkât çekiciydi. Bunlardan ilki Lagendijk'ın "Yargı, reformları engelliyor" yakınması, ikincisi Yaşar Kemal'in "Tek kültürlü devlet Türkiye'nin aleyhine"dir değerlendirmesi. Üçüncü değerlendirme ise Cumhurbaşkanı'na aitti.

Kürt sorununu Türkiye'nin "kendi inisiyatifiyle" çözmesi gerektiğini işâret eden ve bu bağlamda Yaşar Kemal'in görüşlerini, önemli katkı sağlayabilecek değerlendirmeler olarak gören Cumhurbaşkanı'mız, çözümün Türkiye'de yüksek demokrasi standartlarının uygulanmasına bağlı olduğunu vurgulamıştı.

Türkiye'nin siyasî gündemini işgâl eden sorunlar, önem sırası tercihlere göre değişebilir olsa bile, Yaşar Kemal'in de işâret ettiği üzere, Türkiye'nin tek kültürlü bir devlet olma iddiasıyla yakından bağlantılı. Siyaset ve sosyal bilimlerle uğraşanların "milliyetçilik" başlığı altında topladığı bu iddia, yani devletin ve milletin tekkültürlü birlikteliği iddiası, çağdaş demokrasiyle uyumlu değil. Bu nedenle Türkiye, etnik, dinî, mezhepsel ve diğer inanç ve vicdanî kanaât hürriyetine bağlı kültürel farklılıkların varlığını kabûl etmeyi gerektiren çağdaş demokrasi ölçülerine uyum sağlayıcı bir değişim sürecini yaşıyor. Bu süreçte, geçmişten bu yana yapılanlara ek olarak yapılması gereken daha pek çok reform var. Bu yeni reformlar için yapılan hazırlıklar da zaman zaman kamuoyuna "açılım" adıyla sunuluyor: Kürt açılımı, Alevî açılımı gibi.

YARGI, REFORMLARI ENGELLİYOR MU?

Her biri kendi içinde ve kendi başına önemli olmakla birlikte, Türkiye'de yeni reformların yapılmasının önünde çok ciddî engeller var. Örneğin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2005 yılında Eğitim-Sen davası ile ilgili olarak vermiş olduğu kararında "içtihat" haline getirdiği üzere, Türkiye'de Türkçe dışında bir anadilde eğitim hakkını hayata geçirmeye çalışmak, hattâ bunu talep etmek mümkün değil. Oysa "Kürt sorunu"nun hayatî çözüm noktalarından biri bu "anadil" konusu. Benzer biçimde, Alevî sorununun hayatî çözüm noktalarından biri olan Diyanet konusu ve bu konuyu da kapsayacak biçimde Türkiye'de din-devlet ilişkilerinin otoriter (yanlış) değil demokratik (doğru) lâiklik yorumuna dayandırılması da hukukî engelleri olan bir konu. Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu'nda bu hususta yeterince açık engeller var; engellerin yeterince açık olmadığı durumlarda ise başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının olağanüstü yorum yeteneklerini sergileyerek aşılmaz engellemelerde bulunduğunu da hatırlayalım.

Geldiğimiz nokta, o hâlde, Türkiye'nin aleyhine olan "tek kültürlü devlet" yapısını tahkim eden, dolayısıyla Türkiye'de yüksek demokrasi standartlarını uygulamayı engelleyen bir hukuk düzeninin mevcût olduğunu tesbit ettikten sonra, bunun en önemli tahkim noktalarından biri olarak yargının öne çıktığını görmek.

Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, geçtiğimiz günlerde, bu yazının başında yer verdiğim değerlendirmelerin içinde yer aldığı gündem bağlamında çok yer bulmayan önemli bir karar verdi. Buna göre Mahkeme, mayınların temizlenmesi ile ilgili olarak TBMM tarafından çıkarılan bir kanunun "yürürlüğünü" durdurdu. Bu kararla ilgili olarak, "yürürlüğü durdurulan" kanunun içeriğinden tümüyle bağımsız bir biçimde, üzerinde durmamız gereken çok önemli bir husus bulunmaktadır. Bu da, Anayasa Mahkemesi'nin TBMM tarafından kabûl edilen ve Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak usûlüne uygun bir biçimde yürürlüğe girmiş olan bir kanunun "yürürlüğünü durdurma" yetkisine sâhip olup olmadığıdır.

İlgili kamuoyu kesimlerinin bildiği gibi, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa ve kanunlardan kaynaklanan böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Buna karşılık Mahkeme, 1993 yılında verdiği bir kararla, kanunların yürürlüğünü durdurma yetkisine sâhip olduğunu kabûl etmiş ve bunu izah ederken de, "Anayasa Mahkemesi, yazılı kurallarda düzenleme bulunmasa bile, Anayasa'yı yorumlama işlevini anayasal yargı denetiminin isterlerine uygun olarak kullanıp uygulamayı durdurma kararı vermek yükümlülüğündedir... Bu nedenle Anayasa Mahkemesi kararını verirken, bu yetkinin, kendisine tanınıp tanınmadığını değil, yetkiyi yasaklayan bir kuralın bulunup bulunmadığını araştırmalıdır" demektedir.

Burada en dikkat çekici olan nokta, Anayasa Mahkemesi'nin herhangi bir konuda "yetkili" olup olmadığını tesbit ederken yürüttüğü muhakeme tarzıdır. Buna göre Mahkeme, "kanunla yasaklanmayan her konuda ve her biçimde yetkilidir", kısaca Mahkeme red;">"tüm-yetkili"dir anlamında bir değerlendirme yapmaktadır. Bu yaklaşım, hürriyetçi bir anlayış temelinde inşâ edilmiş olan demokratik hukuk devletinin çağdaş standartlarıyla bağdaşmadığı gibi, yürürlükteki Anayasa ve diğer mevzuat ile de uyumlu değildir. Anayasa Mahkemesi, iptâl davası söz konusu olduğunda, davayı kabûl (iptal) veya ret kararı verebilir. Bunun dışında, Mahkeme'nin kendi yorumuyla yetki alanını genişletmesi ve Anayasa ve kanunlardan kaynaklanmayan bir devlet yetkisini kullanması mümkün değildir. Bu konuda, idarî yargıdaki "yürütmeyi durdurma" kararıyla bir benzerlik kurma düşüncesi de yerinde değildir, zirâ idarî yargıda var olan yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisi, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27. maddesinden kaynaklanmaktadır. Buna göre, "Danıştay veya idarî mahkemeler, idarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe göstererek" bir idarî işlemin yürütmesini durdurabilirler. Anayasa Mahkemesi'ne tanınmış böyle bir yetki bulunmadığına göre, Anayasa Mahkemesi bir kanunun yürürlüğünü neye dayanarak durdurabilmektedir? Cevap, "kendi kendisine"den başka bir biçimde verilememektedir.

Anayasa Mahkemesi'nin bu kerameti kendinden menkûl "tüm-yetkili" olma hâli, bilindiği üzere, sadece kanunların yürürlüğünü durdurma konusunda değil, Anayasa değişikliklerinin iptali konularında da ortaya çıkmaktadır. Üstelik, Mahkeme'nin bu tür kendi "tüm-yetkili" olma konumunu türetip pekiştirdiği kararların hemen tümü temel hak ve hürriyetlerin genişletilmesi, demokratik standartların yükseltilmesi yönünde değil de, devletin hak ve hürriyetlerle, çoğulculukla ve demokrasinin çağdaş standartlarıyla çelişen kurulu düzenini muhafaza etme yönünde olmaktadır.

Bu durumda, "yargı, reformları engelliyor" değerlendirmesi, aslında şu sonuca bağlanıyor: Yargı, Türkiye'nin aleyhine olan tekkültürlü devlet düzenini koruyor ve böylece Türkiye'nin yüksek demokrasi red;">standartlarına kavuşarak çözebileceği Kürt sorunu da dahil, tekkültürlü devlet yapısından kaynaklanan sorunların çözümünü de engelleyici bir işlev görüyor. Böyle olunca da, Türkiye'nin, "Kürt sorunu"nu, "Alevî sorunu"nu, "gayrimüslim azınlıklar sorunu"nu, Sünni çoğunluğu da yakından ilgilendiren "din ve vicdan hürriyeti" sorununu çözebilmek için yönelmek zorunda olduğu çağdaş demokratik değerler de engellenmiş oluyor. Tüm bu veriler karşısında, reformların ilerlemesinin anahtarı Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yüksek yargının reforma tâbi tutulmasından geçiyor; elbette yargıya reformları engelleyici bir rol üstlenme imkânını açıkça sunan Anayasa ve diğer mevzuatın muhtaç olduğu demokratik reform ihtiyacını unutmadan.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim