Demokratik haklar ve Türkiye'nin süs bitkileri

08.07.2008 05:11

Bejan Matur

Bir arkadaşım, şimdilerde Yunanistan'da yaşayan bir Rum tanıdığının, İstanbul'daki Rumlardan söz ederken 'Siz bu ülkenin, süsü, güzelliğisiniz' diyenlere 'Neden? Biz saksı çiçeği miyiz ki ülkenin süsü olalım.

Kaktüs olsak bize saygı duymayacak mısınız?' diye tepki gösterdiğini anlatmıştı. Farklı dil ve kültürlerden gelen toplulukları saksı çiçeği, süs bitkisi olarak görmekten vazgeçmenin Türkiye'de sağlıklı bir demokrasinin temel şartı olduğunu düşünüyorum. Tatlı, makbul, uyumlu olmayan vatandaşların da hakları olduğuna, olması gerektiğine ikna olduğumuz, devedikeni ya da kaktüs diye ayırmayıp tüm çiçekleri bu ülkenin florasından saydığımız zaman birlikte yaşamanın gereğini yerine getirmiş oluruz çünkü!

Kürt sorununun tartışıldığı Abant Platformu'nda 'farklılıklara rağmen nasıl bir arada yaşanır?' sorusuna cevap arandı geçen hafta. Toplantılar boyunca benim en çok dikkatimi çeken, geleceği birlikte aramak için yola çıkan bazı isimlerin sadece benzerliklere vurgu yapan, farklılıkları yok sayan bir tutum izlemeleriydi. Hiç kompleks göstermeden farklılıkların altını çizen ve bir arada yaşamayı kurmaya çalışan kimse yoktu demiyorum. Ama çoğunlukta değildi bana göre. Oysa herkesin kendini eşit bireyler olarak gördüğü, farklıklarımızdan korkmadığımız bir Türkiye hayali, bir arada nasıl yaşanır sorusuna daha anlamlı cevaplar vermemizi sağlayabilir.

Toplantının açılışında Bolu Valisi İsmail Hakkı Akpınar'ın kendi çocukluk yıllarına değinerek anlattığı 'Sınıf başkanlığı için Abdal tabir edilen Çingene arkadaşımla yarıştım. O kazandı. Biz Kürtler, Türkler, Aleviler, Sünniler bir arada mutlu mesut yaşıyorduk.' anekdotu mutlaka çok etkileyiciydi. Ama insan sormadan edemiyor o anekdotta anlatılan "Abdal arkadaşın" yarışma ve yönetebilme kabiliyeti neden sadece ilkokul yıllarında kaldı? O abdal arkadaşın bir vali ya da başka bir "makama'' kolaylıkla gelme ihtimali nedir? Rum'un, Kürt'ün, Ermeni'nin, Rumluğundan ya da Kürtlüğünden vazgeçmeden asker ya da vali olabildiği bir Türkiye neden hâlâ bize uzak bir hayal gibi geliyor? O çok dile gelen 'Kürtler bu ülkede bakan dahi (bütün düğüm bu dahi ifadesinde değil mi zaten) ! oluyorlar' sözünün nelere rağmen gerçekleştiğini göz ardı etmek mümkün mü?

Kürtlerin bunu çok derinden hissettiklerini söyleyebilirim. Aslında o büyük önermelere, projelere konu olan Kürt sorunu en derininde son derece insani, masum bir var olma talebine dayanıyor. Kürtlerin "ben varım, varlığımı takdir et. Hakkımı teslim et" çığlığı ile başlayan gerilimin nerelere vardığını hepimiz biliyoruz. Bugün Kürtlerle Türklerin arasına kan girmesinin nedeni bu varlık yokluk hislerinden oluşan çatışmalardır. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye'deki Kürtler bu ülkede var olduklarını hissedemiyorlar tam olarak.

Sorun, yaşanan acılardan çok, o acıların sonrasında biriken korku ve kırılmaların derinleşmesiyle yabancılaşan insanların 'benim ülkem' duygusunun dışına düşmeleri değil mi? Yaşanan acılardan çok daha yıkıcı etkisi olan korkular, bir yöntem olarak bölgede sürekli üretildi ve bu ruh halini besledi. Kürtlerin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey kendilerini eşit, onur sahibi bireyler, vatandaşlar olarak hissetmelerini sağlamak olmalı. İkinci sınıf vatandaş olmanın yükünü göğüslemek zorunda kalmamalı kimse. Ben en çok da bu nedenle Abant Platformu gibi sivil girişimlerin çoğalması gerektiğine inanıyorum. Bu tür girişimler toplumda hak bilincini geliştirmek için anlamlı imkânlar sunuyor. Birer saksı çiçeği olmadan da bu ülkede yaşayabilmenin, bir hayat kurabilmenin en doğal hak olduğunu öğretiyor bize. Bugüne kadar sorunlarımızı konuşurken kurduğumuz dil farkında olmasak da bir hiyerarşiyi içeriyor çünkü. Bu hiyerarşi yeniden oluşsun istemiyorsak aşırı ideolojinin ve aşırı duygusallığın tıkadığı yollardan başka yollar açmak zorundayız. Kürtler ve Türkler dediğimiz şeyin homojen hakikatler olmadığını görmek ve korkmadan 'Hangi Kürtler, hangi Türkler?' diye sorabilmek zorundayız. Kürtlerin hak taleplerinin muhatabının Türkler değil, devletin kendisi olduğu gerçeğinden başlayabiliriz mesela. Hiyerarşiyi yok edecek olan bilinç ancak böyle kazanılır.

Kürt sorununun tartışıldığı bu toplantının gösterdiği başka çok önemli gerçeğinin altını çizmek gerek. Bütün teorilere, önermelere rağmen Kürt sorununu tartışmak için gerekli bilimsel verilerden bile yoksunuz. Kürtlerin yaşadığı bölgelere ait istatistiksel veriler son derece yetersiz. Platformda Diyarbakır Sanayi Odası başkanının GAP projesiyle ilgili verdiği rakamlar dahi, bildiğimizi sandığımız rakamların çok dışındaydı. Bu tarz somut, iyi anlatıldığında kilit çözücü nitelikte verilerin enformasyonu son derece önemli... Batıdaki Güneydoğu imajını zedeleyen ve bir tür o bölge insanını batıdakinin sırtında yük gibi gösteren verilerin gerçeği yansıtmadığını ancak böyle anlatabiliriz çünkü. Fazlasıyla soyut bir çerçevede tartışılan bu devasa sorunun içindeki insanı görebilmemiz somut verilerin doğru yansıtılmasıyla mümkün. Karşılıklı birbirini besleyen mitolojilerden ve aradaki uçurumu derinleştirmeye yarayan milliyetçiliklerden arınıp, acıların odağındaki insana ve o insanın gerçeğine bakmak bu hikâyelerin sunulduğu dilin doğru kurulmasından geçiyor. Çünkü acının, merhametin, vicdanın dili hakikatin alanıdır. Ve bilinenin aksine hiç de apolitik bir bakış değildir. Bir insanın meselelere bakışını değiştirecek, o insanı dönüştürecek olan oradaki insanın varlığına ikna olmasıdır çünkü. Bir kez bir acının, bir travmanın odağındaki insanı gören ve bu görmenin önüne herhangi bir psikolojik bariyer koymayan insanın gücü başka hiçbir güçle kıyaslanamaz. Korkacaksak eğer bu güçten korkalım. Karşısındakinin insan olmaktan doğan haklarını teslim eden bir insanın gücü sadece yolunda gitmeyen bir demokrasiyi değil, dünyayı da değiştirmeye yeter.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim