Demokratik açılıma ‘stratejik derinlik’ lazım

21.12.2009 20:05

Ümit Cizre

Siyasal açılımlar ve ardından gelen kapatma, kapanma ve sapma siyasetleri artık bir Türkiye klasiği. Birçoğumuzu en çok düşündüren husus Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararı değil. Zihinlerde, haklı olarak, AK Parti’nin B planının ne olduğu ya da olması gerektiği sorusu var. Bazılarımızın kafasında bu soruya ek olarak, kapatma kararının uyandırdığı bazı ‘olumlu’ esintilere ilişkin soru işaretleri var. Bu yazıda yalnızca bu iki soruya değinmek istiyorum.

İkinci sorudan başlayalım: trajediden alkış çıkaran karmaşık analizler neyi anlatıyor? Bu karara dair en öne çıkan olumlama nedeni, Anayasa Mahkemesi’nin hukuken elinin ve kolunun bağlı kalmış olması hususudur. Ancak tartışmalar bununla kalmıyor.

Bir başka yaygın yaklaşıma göre DTP’nin kapatılması, Öcalan’ın Kürt hareketi üzerinde sağlamış olduğu sarsılmaz iktidarın can damarlarını kesebilecek bir yeniden yapılanmayı getirecektir. Bu düşünceye göre, bir türlü rüştünü ispat edemeyen, etmek istemeyen; Kürt meselesine ilişkin ne üst ne de alt başlıklarda ılımlı, yaratıcı ve ‘değişmez lider’den bağımsız bir siyaseti benimseyemeyen; şiddeti yalnızca retorikte kınayan; vizyonu dar; parti içi çatışmaları had safhaya varmış bir “etnik kimlik” partisi, hepimize dudak ısırtan bir hızla ve yapılanmayla siyasete yeniden dönüş yapacak.

Şikâyetlerin bir kısmı haklı. Ancak yürütülen muhakeme tarzı ve vardığı sonuçlar şu türden hatalı varsayımlarla dolu: DTP’nin prangalarını koparması için kapatılmaya ihtiyacı vardı; bir temsil aracı olarak parlamentoda bulunması demokrasi açısından arzu edilen bir vakıadır ancak kendisi demokratik bir bakış açısına sahip değildi, dolayısıyla kapatılma kararını dramatize etmek gerekmez; Cumhurbaşkanı Gül’ün Kenan Evren’in sivil mahkemelerde yargılanması konusundaki tartışmalar konusunda söylediği gibi “hukuki meseleleri, hukukla ilgi organlara bırakmak lazım. Onlar bu işi götürecektir;” ve ufukta belirecek olan (bu da bir Turkiye klasiği) yeni hareket ve parti, şiddeti tümüyle kınayacak ve “iki arada bir derede” pozisyonunu reddedecektir.

Demokrasiye inanç

Bu varsayımlara ve kurulan neden-sonuç ilişkilerinin yalnızca bir kaçına yakından bakacak olursak, önce hukukun normal seyrinde yürüyeceği meselesine değinmek gerekir: Anayasa Mahkemesi’nin sicilinde hem hukuki olmayan kararlara hem de hukuki ancak haksız olanlara rastlamanın mümkün olduğunu tespit edelim. Mahkemenin 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başvurduğu “çoğunluk” anlayışını hatırlamamız yeter. Siyasal partilerin alttan değil yukarıdan (hukuki) bir zorlamayla kapatılması ve bir kısım mensubunun siyasetten dışlanması, AK Parti örneğinde olduğu gibi yeni bir kadro, enerji ve demokrasi inancı ile -ve en önemlisi düzenle barışmaya gayret ederek, dengeleri incitmemeye çalışarak- dirilmeleri sonucunu doğurabilir. Ancak, bu varsayım imkan dahilinde olsa bile hukuki zorlamayı makul ve doğru kılmaz. Bu bir.

İkincisi, parlamenter sistemlerde siyasal partiler dar bir görüşün, çıkarın ve davanın temsilcisi olarak yola koyulabilirler (geçmisten Mustafa Timisi’nin Birlik Partisi’ni hatırlayalım) ve seçmen desteği, mevcut yasalar ve genel siyasal düzen cevaz verdigi sürece bu kimlikleri ile parlamentodaki varlıklarını sürdürebilirler. Ülkede büyük bir kesimin bu durumu hazmetmek konusunda sıkıntısı olduğunu biliyoruz.

Ancak, not etmeleri gereken husus şu: bu durum hem parlamenter demokrasiye inanmanın bir gereğidir hem de iktidara gelme hayali taşımayan, baskı ve korku ortamında doğan ve büyüyen siyasal partilerin toplayıcı ve kucaklayıcı bir partiye dönüşmelerini beklemek gerçek dışıdır.  Daha ılımlı, dengeli ve kışkırtıcı olmayan bir kimliğe bürünebilirler, ancak bunun oluşması için ülke siyasetinin bütününde de aynı nitelikte gelişmelerin yaşanması gerekir.

Dolayısıyla, DTP ve temsil ettiği hareket, kendi doğal ve normal akışı içinde Kürtlük-dışı ilgi alanlarına ve sorunlara yönelebilir, Öcalan’la organik bağlarını koparabilir ve parti içinde Ahmet Türk’ün temsil ettiği çizgi galip gelebilir. Ya da bunların hiçbirisi olmayabilir. Bunun tayin edici unsuru Anayasa Mahkemesi degil, siyasetin kendi dinamikleri olmalıdır.

Netameli sorunlar

Bu dinamikleri tartışmak bizi yazının ikinci kaygısına götürür: AK Parti, kendi başlattığı açılıma devletçi cenahın verdiği cevap karşısında mahcup, tedirgin ve üstelik çelişkili tavrına ek olarak ne tür bir programla karşılık verecek ya da vermelidir? Kapatma kararından önce, açılım paketinin muhtevasının içerdiği “muğlaklığın” erdemlerinden söz etmek mümkündü. Parti, “yasa değişikliklerinden, sembolik jestlere, Güneydoğu’yu yöneten kişilerin daha demokrat ve sevecen isimlerden seçilmesine, Kürtçeye ilişkin daha esaslı kurumsallaştırmalara ve bölge insanını onore edici sözcükler kullanılmasına” kadar uzanan bir program yelpazesine sahip görünüyor, can alıcı darbeyi vurma, yani bu açılımı sahici kılacak anayasa değişikliği paketini parlamentoya getirme konusunda bildiğimiz çeşitli nedenlerle kararsız ve çaresiz görünüyordu.

Bugün oluşan durum itibariyle iktidar partisinin benimsemesi gereken B planının A planına daha bilgece bir dönüş yapmak olduğunu düşünüyorum.

Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, AK Parti’nin iç politikada da “stratejik derinliğe,” hem de ciddi bir biçimde ihtiyacı olduğunu kabul etmesinin zamanı gelmiştir. İktidar partisi, Kürt meselesini, sadece ampirik Türkiye boyutu ile ve sloganlarla kavramayı aşan bir entelektüel bilgilenmeye ve daha derin ve daha esaslı bir analize geçiş yapmak zorunda. Bunu yaparken, daha önceki aşamada bir erdem olarak görünen esnek taahhütlerin terk edilmesi ve açık-seçik tespitler ve çözümler önerilmesi zamanı da gelmiştir. Niçin?

Aslında, AK Parti, soy kütüğü ve siyasal meşrebi itibariyle, düzenin temel taşlarını ve umdelerini yerinden oynatmak ve onun asli koşulu olan özgürlükleri genişletici bir söylemi sahiplenmek yerine ekonomik büyüme ve altyapısal modernleşme türünden klasik sorunları çözmeyi tercih edecek bir profile sahipti. Laik statükonun taşıyıcı ajanlarına kendini kabul ettirme çabasına girişmek yerine daha önceki merkez-sağ geleneğini sürdürerek iş dünyasına ve kolladığı, sempati duyduğu kesimlere öncelik vermek isterdi. İktidar partisi kimliğine büründükten sonra da netameli sorunlarla uğraşmak yerine tüm Türkiye’nin günlük yaşamını rahatlatan iyileştirmelere ağırlık vermeyi tercih ederdi.

Kısacası, parti, güvenlikçi bir yönetim ikliminden sivil bir yaşam iklimine geçiş yapmayı devletçi bloğun 28 Şubat’tan bu yana süregelen siyasal taarruzu karşısında üstlenmek zorunda kaldı. Çok-etnili, çok-dilli, çok-ideolojili,  özgür ve korkusuzca yaşayan bir toplumla derdi olan bir devlet yerine bu yapıyla “uğraşmayan” bir düzeni yerleştirmeye ve Avrupa Birliği itişli reformları gerçekleştirmeye çok istekli bir parti değildi açıkçası. Ancak, AK Parti’nin artık hiçbir kuşkuya kapılmadan kesin olarak kavraması gereken nokta şu: Türk siyasi tarihindeki yer ve oynadığı rol, düzeni dönüştürebilmek için eşzamanlı olarak kendi kimliğini ve ideolojisini dönüştürmek zorunda kalmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hem Türkiye hem de parti açısından şimdiye kadar hiçbir merkez-sağ ve sol iktidar partisine nasip olmamış devasa bir fırsattır.

Asker-sivil dengesinin normalleştirilmesi ve Kürt meselesinin vicdanları rahatlatan bir biçimde yönetilmesi konularında kaydedeceği ilerlemeler partinin ve ülkenin siyasal tarihini geri dönmesi zor bir biçimde dönüştürme faaliyetinin kendisini oluşturmaktadır.

Açılım AK Parti’nin şansı

Asker sorununu kabul edilebilir boyutlara getirmesi ve Kürt açılımını gerçekleştirmesi, partinin ANAPlaşmasını, yani siyasal arenadan, çok parlak bir kuyruklu yıldız gibi kayıp gitmesini engelleyecek bir varolma şansıdır. Siyaseti, ülkeyi, dünyayı, gelmiş geçmiş tüm siyasal aktörlerden ve siyasetlerden farklı bir biçimde algılama ve dönüştürme yeteneğinin, yani farklılığının kanıtını oluşturan bir imkandır. Üstelik dış baskılar, Ergenekon olayının yarattığı iç uyanışlar ve göreceli olarak kuvvetli bir ekonomi de partinin şansını katmerleyen destekleri sunmaktadırlar.

AK Parti bölgeye yönelik yeni söylem ve stratejisine derinlik kazandırırken, başlangıç olarak, Kürt hareketinin kimlik-merkezli talep ve itirazlarını basit ve yanlış klişelerden arındırarak, daha derin bir bilgilenmeye dayanan yeni sentezler kurarak anlamak zorundadır.

Başbakanın parlamentodaki konuşmasında belirttiği gibi Allah Kürt insanını “Kürt yarattığı” için Kürt olunmadığını kavramanın zamanı gelmiş geçiyor. Altını çizmek gerekir: bu kavrayış AK Parti için varoluşsal öneme sahip, çünkü ciddi, samimi ve tezi olan herhangi bir planın en temel kaygısı, “Kürtlük” ve “Kürtleşme”nin doğallaştırılması kadar -ve hatta daha da önemlisi- bölgenin, terörle mücadele yasalarıyla, kurullarıyla, kültürüyle, güvenlikçi devlet anlayışı ile ve militer çözüm saplantısıyla “Kürtleştirilmesi” sorununu çözmek yani siyasallaştırmak olmalıdır.

Kürtleştirme sorunu!

 Bu perspektifle bakıldığında, Anayasa Mahkemesi kararının bölge insanına onur, anlam, değer ve statü sunan “sübjektif” Kürt milliyetçiliği boyutunu kışkırtıcı bir etki yarattığını görmek, not etmek ve bölge insanına bu saptamanın ışığı altında yeni bir sözle ve bilinçle seslenmek gerekir. 

Bu yaklaşımı sürdürerek şu saptamayı da yapmak gerekecek: AK Parti, sloganlaşmış bir bıktırıcı “birlik ve bütünlük” vurgusunu kendi muhafazakar özelliği nedeniyle çok sevebilir ve her fırsatta tekrarlayabilir. Ancak geldiğimiz aşamada meseleyi PKK, ABD, AB, Kuzey Irak vd. unsurların etkisine ve bağlantılarına indirgeyerek açıklama kolaycılığından kurtulmaya niyet etmesi gerekir. Parti, sorunun teröre dayanan bir “bölme” kültüründen çok özellikle 1990’lı yıllarda ivme kazanan iç tehditler üzerinden oluşturulan ‘bölünme’ye odaklanmış bir kültürün ve siyasetin kurumlaşmasından ve savaş lobilerinin bu kurumlaşmada oynadığı rolden kaynaklandığını ve büyüdüğünü not etmek zorunda. Bunu layıkıyla yaptığı takdirde, “birlik ve bütünlüğü” değil, insan hakları ve adalet boyutunu öne çıkaran yeni bir “birlikte varoluş” modelini vurgulamaya geçebilir.

Siyasetten kaçmadan

Bu da yetmez: “birlik ve bütünlüğü” sağlayacak olan mevcut otorite ve iktidar ilişkileri vesayetçi siyaset geleneğine tutsak edilmişken ve bu gelenek reforma muhtaç iken, Kürt vatandaşlar nezdinde bu sloganın inandırıcı olması zaten sorunlu. AK Parti’nin düzeni dönüştürme gayretinin, en başlarda, kendisine karşı kenetlenmiş bir devlet bloğunun karşısında özgüvensiz ve zayıf kalan duruşundan kaynak bulduğu doğru. Ancak gelinen bu günkü noktada, partinin makro dönüştürme projeleri, sahici bir iktidara sahip olma bilinci ve güveninden, samimi bir özgürlük projesinden ve analize dayanan siyasetlerden kaynaklanmak zorunda. 

Daha önceki bir yazımda, açılım sürecinin karşılaşması muhtemel tehlikelerden en büyüğünün iç tehditler ve güvenlik üzerinden iktidar kurmuş bir bloğun karşı hareketine cevap verememe ya da vermeme durumu olduğunu belirtmiştim. Acilen aşılması gereken bir zafiyeti işaret etmesi bakımından alıntıyı tekrarlıyorum: “Kürt sorununa ilişkin yeni bir pencerenin açılmasından konuştuğumuz bugünkü iyimser ortam bile bize, Türkiye siyasetinin bir türlü yenemediği en büyük açmazını ya da “en büyük paradoksumuzu” vurgulama fırsatı sunuyor: siyasetin sorun çözme ve yönetme yeteneği, rejimi koruyan ve kollayan bir cephenin oluşturduğu -ve meclis çoğunluğuna sahip bir iktidar partisini hayati konularda inisiyatifsizliğe sürükleyebilen- bir “denge”ye rehin alınmıştır. Siyasetin yeni kıvrımları bu dehşet dengesinin üstesinden gelebilecek midir? “AK Parti’den daha “iyisini” beklemek hakkımızdır.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim