1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Yayman

  3. Demokratik açılım sona mı eriyor?
Hüseyin Yayman

Hüseyin Yayman

Yazarın Tüm Yazıları >

Demokratik açılım sona mı eriyor?

A+A-

Türkiye Kürt meselesine çözüm bulamazsa büyük, hatta orta devlet olma şansını kaybedecektir. Turgut Özal, 1992

Başbakan Erdoğan'ın İslamabad yolunda gazetecilere yaptığı açıklamada "eve dönüşe mola" ifadesini kullanarak süreçle ilgili eleştirel beyanlarda bulunması akıllarda soru işaretleri doğurdu. Kandil'den inen PKK'lı grubun ve Mahmur'dan gelenlerin Habur Sınır Kapısı'nda teslim alınmalarıyla başlayan ve yer yer provokasyon ve ajitasyon kokan karşılama görüntüleri toplumda ciddi bir hassasiyete yol açmış durumda. Belli ki Başbakan da haklı olarak bu manzaradan tedirgin oldu ve açılımda vites küçültmeye karar verdi. Belki biraz iddialı olacak ama geldiğimiz noktada açılımı durdurmaya ne Başbakan Erdoğan'ın, ne DTP'nin ne de diğer siyasi aktörlerin gücü yetmeyecektir. Süreci onlar başlatmadığı için doğal olarak onların beyanlarıyla da bu hadise bitmeyecektir.

Son olaylarla yaşanan toplumsal psikoloji bir anlamda açılım sürecinde "olmazları gösterip siyasal aktörleri olura razı etme" ve açılımın kırmızı çizgilerini bir kez daha ortaya koyma hadisesidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Kürt meselesi çözülmek istenirken, Türk meselesi ortaya çıkabilir. Açılım süreciyle birlikte Kürt meselesinin bir devlet sorunu olmaktan çıkıp, toplumsal bir sorun haline dönüşmesi açılımdan geri dönüşü de imkânsız hale getirmektedir. Erdoğan beklentilerin bu kadar yükseldiği bir dönemde ya bu problemi çözen aktör olarak tarihe geçen dünya lideri olacak ya da düşünmek bile istemediğimiz sonuçlarla baş başa kalacak...

PKK, açılım sürecini rehin almış durumda!

Açılım sürecine katkı sunmak ve dağdan inişleri hızlandırmak amacıyla başlayan yeni dönemin "zafer işaretli", DTP ve PKK bayraklı görüntüleri ve Abdullah Öcalan'ın talimatıyla Türkiye'ye gelindiğinin ifade edilmesi süreci zehirleyen bir etki yapsa da karamsar olmamak gerekiyor. Bu görüntüler Kürt meselesini uzun zamandır takip edenler için çok yabancı ve şaşırtıcı görüntüler değil. Bırakın 1990'lı yılları 2009 Diyarbakır Nevroz'undaki görüntüler aslında bu görüntülerden çok daha provokatifti. Fakat son dönemde toplumun içine girdiği hassasiyet ve muhalefetin zaman zaman heyecanı yüksek konuşmalar yapması "Ne Oluyoruz?" sorusunun yüksek sesle sorulmasına neden oluyor. Toplumun sağduyusu dün olduğu gibi bugün de bu tür kışkırtmalara yenik düşmeyecek ve kardeşlik kazanacaktır.

Bu süreçte DTP'nin kendisinden beklenen özne işlevini yerine getirememesi ve parti içindeki şahinler tarafından sürekli geri çekilmesi, süreci yavaşlatan bir etki yapıyor. DTP içinde cezaevinden devşirilen kadrolar, sivil kadrolardan daha yapıcı ve rasyonel davranırken özellikle bazı kadın vekillerin 'kraldan çok kralcı' tutumları gözlerden kaçmıyor. Benzer bir paradoks Bahçeli ve Baykal'ın duruşlarında da var. Orgeneral Başbuğ'un durduğu yerle Bahçeli ve Baykal'ın pozisyonuna bakıldığında açılımın ne kadar sancılı bir süreçten geçtiği açık biçimde görülüyor.

İlginç bir biçimde DTP içindeki şahinler zaman zaman Murat Karayılan ve Abdullah Öcalan'ın dahi gerisine düşüp Öcalan tarafından uyarılmak durumunda kalıyorlar. Türkiye kamuoyunun hassasiyetini göz ardı eden bu yaklaşım hem DTP'yi, hem ülkeyi, hem de açılımı ipotek altına alıyor. Habur'dan gelen grubun karşılama törenleri ve sonrasında yapılan açıklamalar DTP içindeki "iki tarzı siyaseti" iyice gün yüzüne çıkarıyor. Konvoyun Diyarbakır'a gelirken Ahmet Türk'ün gruptan 'sağlık gerekçeleriyle' ayrılması ve daha sonra parti adına Selahattin Demirtaş'ın yaptığı açıklamalar DTP'nin toplumda oluşan hassasiyeti doğru okuduğunu gösteriyor. Açılım sürecinin iç ve dış aktörleri dikkate alındığında, son bir haftada yaşananların sanal bir gel-gitten ve yaşanması olağan olaylardan ibaret olduğu görülüyor. Silopi'deki veya Diyarbakır'daki ortaya çıkan resmin yanına büyük resmi koyduğumuzda aslında sürecin siyasi aktörlerden daha çok başka bir aklın projesi olduğu anlaşılıyor. MGK bildirisinde dikkat çekilen hususlar ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamalar sürecin asker tarafından aleni olmasa dahi zımni olarak onaylandığını ortaya koyuyor.

Müsteşar Emre Taner'in MİT'in 80. yıl törenlerinde yaptığı konuşma aslında açılımın ve yeni Türkiye'nin parametrelerini de ortaya koyuyor: "Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi ister ahlakî-dinî olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir." Dünya değişirken, Türkiye de değişiyor. Devletin güvenlik siyaseti ve tehdit algılamaları değişiyor. Kabul etsek de etmesek de yeni bir Türkiye kuruluyor. Yerli değerleriyle evrensel değerleri buluşturan yeni Türkiye, yeniden kazandığı özgüvenle bölgesel ve küresel bir güç olma yolunda ilerliyor.

Açılım sürecinin arka planı irdelendiğinde bu sürecin siyasi aktörlerden çok güvenlik bürokrasisi tarafından yürütüldüğü aşikar. Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Roma'nın devamı olan bü­yük ve önemli bir imparatorluğun külleri üzerinde kuruldu. İmparatorluk aklı, etnisiteye, dine, mezhebe veya kökene değil yanında olmaya bakıyordu. Bu tarihsel gerçekliği yeni bir okumayla içselleştiren devlet aklı hadiselere aynı zamanda 2023 penceresinden de bakıyor. Türkiye, Turgut Özal'dan sonra ilk defa Kürt meselesini çözmek için önyargısız ve özgüvenli düşünüp, hareket ediyor. Ülke dün yaşananların ipoteğinden kurtuldukça problemi güvenlikçi perspektiften kurtarıp, demokratik standartların yükseltilmesi olarak ele alıyor.

Türkiye bu sorunu çözecek!

Hadiselerin arka planına baktığımızda dağdan iniş sürecinin ciddi bir mutfak çalışmasına dayandığı ve başta TSK olmak üzere güvenlik bürokrasisinin artık bu meseleyi çözmek istediğini anlıyoruz. Demokratikleşme ve terör sorununun birbirinden ayrılması ve yeni sürece serinkanlı bir bakışın egemen olması barış umutlarını güçlendiriyor. Dün olduğu gibi bugün de Kürt meselesini Silopi'deki veya Diyarbakır'daki anlık ve lokal hadiselere bakarak analiz etmek yanılgılara sebep olacaktır. İsmet İnönü gibi serinkanlı bir devlet adamının dahi bu meselede yanıldığını, "Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan'ın kurulmasından korkarım." cümlesini kurduğunu biliyoruz. 1935'in çetin şartlarında sarf edilen bu sözün bugün toplumsal gerçeklikten uzak ve anlık olarak beyan edilmiş bir söz olduğu ortaya çıkıyor.

Kürt meselesine salt bir etnik mesele olarak bakmak her zaman yanıltıcı olmuştur. Türkiye'nin terörün en yoğun yaşandığı 1990'lı yıllarda dahi bir etnik çatlama yaşamadığı dikkate alındığında toplumsal entegrasyonun bu derece yoğunlaştığı bir dönemde asla böyle bir problem yaşamayacaktır. Yeter ki süreç dün olduğu gibi bugün de Bingöl/Genç olayları gibi hadiselerle sabote edilmesin.Özal'ın başlattığı barış sürecinin sona ermesiyle ülkenin nasıl bir bedel ödediği ortada iken yeniden başa dönmek hayal kırıklığına neden olacaktır.

Kürt meselesi, Türkiye'nin yüz yıllık meselesi ve bir anda çözüm beklemek iyimserlik olur. Problem ne kadar büyükse çözümün de o kadar zor olduğu akıllardan çıkarılmamalı. Türkiye büyük bir değişim ve dönüşüm geçiriyor. Bu değişim ve dönüşüm doğal olarak sancılı oluyor ve zihinlerde şüpheler doğuruyor. Bu mesele Türkiye için artık büyük bir imtihana dönüşmüş durumda. Cumhurbaşkanı Özal'ın dediği gibi Türkiye ya bu sorunu çözecek büyük veya orta bir devlet olacak ya da giderek zayıflayıp yönetilmesi güç ülke bir haline gelecek.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT