Demokratik açılım bitti mi?

07.07.2010 10:42

M. Naci Bostancı

Her terör eyleminin ardından doğal olarak, demokratik açılım bitti mi, sorusu geliyor. Son derece normal. Çünkü her eylem, dökülen her kan süreci tahrip ediyor.

İnsanlar ümitsizliğe düşüyorlar, bu sorunun olağan yollarla çözüleceğine dair inançları azalıyor. Kaybedilen canlar insanları öfkelendiriyor. Probleme ilişkin soğukkanlı konuşmaların bile yapılamayacağı bir iklim inşa ediyor. Ancak bu sorun kaç yılın birikimi bir kördüğüm. Bir hamlede çözülemeyeceği, inişlerin çıkışların olacağı ortada. Arızi hallerin öfkeli, kaygılı iklimi bir süre sonra yerini yeniden umuda, çözümün mümkün olduğu fikrine bırakıyor. Bu savrulmalarda yerinde sağlam bir şekilde duran, aklını teröre, kana rehin vermeyen, her vakit çözüm üzerine konuşan, bu ikilimi diri tutmaya çalışan çevreler de mevcut. Böyle bir sıklet merkezinin varlığı çok önemli. Toplum halinde savrulmaların önüne geçecek olan da yine bu sıklet merkezi. Her ne olursa olsun bu kördüğümün, politik olarak farklı yerlerde bulunsalar bile aynı sıklet merkezinde duran bir çekirdek kadroya kavuşması, çözüm umuduna güçlü bir destek. Zaten çok karmaşık ve herkesi ilgilendiren bir toplumsal sorunla ilgili, mukabil saflaşmaların ötesinde bir ortak alan, politik dilleri yedekleyerek yeni bir telaffuz geliştirmeye çalışan bir ortak duruş yoksa, o ülke için bu bir bahtsızlık demektir. Görünen o ki Türkiye bahtsız değildir.

Demokratik açılım bitti mi, sorusunu soranlar farklı beklentilere sahipler. İlginç olanı şu: adeta birbirinin karşıtı gibi görülenler arasında kimileri, açılımın bitmesi gerektiği konusunda ortak bir heyecan içindeler. Açılım biterse eğer, sonrasına ilişkin beklentileri ise yine taban tabana zıt. İnsanın aklına Nasreddin Hoca'nın biri çiftçi diğeri çömlekçi esnafının eşleri olan kızlarının duaları geliyor. Birincisi bol yağmur için dua ederken diğeri bol güneş için dua ediyor. Sonuç: İkisi de gözyaşı dökecek ama birisi sevinç diğeri üzüntü. Oysa demokratik açılım kırmadan, dökmeden, insanlara yeni acılar yaşatmadan bir arada bulunmanın şartlarını kurmaya çalışan bir süreç. Bu iki çevrenin dışında büyük çoğunluk ise açılım konusunda kaygılı, endişeli bir bekleyiş içinde. Eli her an yüreğinde. İktidarın kararlılık bildiren tutumu herhalde bir ölçüde olsun bu kaygıları gideriyordur. Yine de terör olayları yükselirken iktidarın aynı tonda kararlılık bildirimi sürecek mi, bundan da emin olunamayacağını biliyorlar.

Demokratik açılımın kaderine ilişkin konuşurken toplumsal/politik gelişmelerin dinamiklerine bakmak gerekir. Esasen siyasi aktörler de "mihmandarlık"larının ötesinde aynı dinamiklere tabidirler. Dikkat edilmesi gereken şu: Türkiye genel manada demokratikleşiyorsa, demokratik açılım da bu bağlamda anlam kazanan, genel demokratikleşmenin paralelinde yoluna devam edecek olan bir süreçtir. Ondan bağımsız değildir, kendi başına çok ayrı bir güzergâhı olamaz. Türkiye'nin demokratikleştiğini ise görüyoruz, yaşıyoruz. Özellikle son otuz yıl içinde Türkiye daha açık, daha şeffaf, daha şehirli, daha kendine, sivil topluma güvenen bir ülke haline geldi. Demokratikleşme, o ülkedeki halkın kendi aklı üzerinde vesayet kabul etmemesi, reşitliğini her alanda ortaya koyması demektir. Reşit olacak kimdir? Bu ülkede yaşayan insanlar. Her kim kendini nasıl görüyor, nasıl tanımlıyor, bu hayata nasıl katılmak istiyorsa başkalarının baskılarından, yönlendirmelerinden, tanımlamalarından özgürleşmiş bir şekilde artık bunu yapabilecektir. Bugün Türkiye'de konuşulmayan konu yok. Dün insanların rüyalarında bile yüzleşmek istemedikleri sorunlar bugün kamusal müzakerelerin konusu. Hiç kimse eleştiriden vareste değil. Hiç kimse, hiçbir çevre kutsal otoritenin kaynağı olarak kendini sunamıyor, insanlardan kayıtsız şartsız itaati talep etmiyor. "Büyüklerimizin bir bildiği" artık yok. Ne biliniyorsa birlikte biliniyor. Böyle bir ortam hiç adını koymasanız, bu yönde bir siyasi irade beyan etmeseniz bile "demokratik açılım"ı zorlar. Farklı kimlik sahipleri "reşit insanlar" olarak taleplerini kamusal müzakere ortamına aktarırlar, buradan siyasi ve toplumsal sonuçlar çıkartmaya çalışırlar.

Siyasi irade kendiliğinden yaşanan bu gelişmeyi hızlandırmak, özellikle terör marifetiyle demokratikleşmenin olağan iklimini bozan dinamikleri ortadan kaldırmak için tabir caizse ön almıştır. Siyasi iradenin buradaki rolünü abartmak, ona adeta toplumsal şartları tayin edici bir rol biçmek yanlış olurdu, ancak bu yanlışlık çeşitli niyetlerle yapıldı. "İçini doldur, projelerini açıkla, insanları ikna et" vs. hepsi bu yöndeki zorlamalardı. "Zamanın ruhu"na uygun olmayan her açıklama, her taahhüt öncelikle açılıma zarar verirdi, iktidar büyük ölçüde bu yanlışlığı yapmadı. Bir yandan demokratikleşme ile insanlar daha serbest bir şekilde konuşup siyaset yaparlarken diğer yanda terörün, kesimleri kendi mevzilerine gömdüğü bir zeminde ilk adım bir umut ve güven iklimi oluşturmaktı. İktidar bunu zorladı. Demokratik açılımın ret cephesi ise bazen dökülen kanı, bazen ise "içeriksizliği" ileri sürerek kendi konumunu tahkim etmeye çalıştı. Ancak kendi önerilerinin ne olduğu konusunda ortaya alternatif bir iddia, kendi kamularında bile karşılığı olabilecek bir yaklaşım sergileyemediler. Esasen genel manadaki demokratikleşme ile uyumlu açılım sürecinden başka barışı, birlikteliği sağlayabilecek bir proje ortalıkta görünmüyor. Barışın, müzakerenin alternatifi sadece güvenlik eksenli, çatışmacı yaklaşımlar. Demokratik açılımın en önemli avantajı, toplumdaki egemen siyasi aklın sorunları toplumsal müzakere esaslı ortak akılla çözme yönündeki sağlam duruşu. Bunun ekonomik, toplumsal arka planı ayrı bir yazının konusu. AKP iktidarının icraat parametrelerini tayin eden bu akıl. Yarın iktidara kim gelecek olsa bu akılla uzlaşmak, barışmak, aynı parametreleri siyaseten takip etmek zorunda. Bu toplumsal akılla uzlaşmadan iktidar olmak imkânsız.

Geldiğimiz noktada demokratikleşme bitmediği, yoluna devam ettiği için demokratik açılım da paralel yolculuğunu sürdürecek. Zaman zaman yaşanan acı olayları demokratik açılıma engel olarak okuyanlar kadar, açılımın gerekliliğini ve aciliyetini vurgulayan gelişmeler şeklinde değerlendirenler de mevcut. İkinci eğilim daha bir güç kazanıyor. PKK hâlihazırda konumunu demokratik açılıma karşıt bir yerde oluşturmuş durumda. Sebep belli: dağdaki akıl olağan siyasi gelişmelerin şartlarını takdir etmekten uzak. Elindeki silah ona her şey mümkün duygusu veriyor. Kamusu olarak gördüğü çevreler üzerindeki "eşsiz" konumunu kaybetmek istemiyor. Denklemin en önemli aktörü olarak varlığını her daim sürdürmek istiyor. Ancak tam da bu nedenlerle Kürt sorununun barış içindeki çözümünün önünü tıkıyor, demokratikleşme rüzgârıyla yelkenlerini dolduran demokratik açılımı tahrip etmeye çalışarak varlığına meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Siyasi varlıklar, hayat buldukları toplumsal politik bağlamla derin ilişkilere sahiptirler ve bu aynı zamanda onların kaderlerini tayin eder. PKK'nın ve demokratik açılımın stratejilerini, maliyetlerini, vaatlerini yan yana koyup zamanın toplumsal ruhuna baktığımızda, gelişmeler kimi tasfiye edecek derseniz, bunun cevabı apaçık PKK'dır. PKK şimdi başka bir dille konuşan, insanların akıllarına ve yüreklerine seslenen bir yaklaşımın ağır tehdidi altındadır. Mesele, bu toplumsal ve siyasi dinamikleri yerli yerince kullanmak, en az maliyetle barışı ve birliği tesis etmektir. Buradaki görev ise toplumdan vekâlet almış siyaset kurumuna aittir. İktidar elinden geleni yapmaktadır; BDP de "iktidar olsaydı ne yapacaksa" kendi siyasetini bunun üzerine kurmalıdır. Sürekli mağduriyet duygusuyla şekillenmiş bir muhalefet konumundan iktidar aklına sıçrayacak tahayyül biçimi muhakkak onlar için de yol gösterici olacaktır. Türkiye'de herkes daha reşit bireyler olurken, sorunun siyasetini yapanların reşitliğini kaybetmeleri ilanihaye sürdürülemeyecek ilginç bir çelişkidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim