Demokrasi Zamanlarında Siyaset Felsefesi

11.11.2011 11:44
Demokrasi Zamanlarında Siyaset Felsefesi
Asım Öz, Nicolas Tenzer'in Dergah Yayınları'ndan çıkan “Yeni Bir Siyaset Felsefesinin Peşinde” adlı kitabını sitemiz için değerlendirdi.

“Yeni Bir Siyaset Felsefesinin Peşinde” kitabında yazar yeni bir siyaset felsefesinin farklı görünümlerini keşfe çıkıyor. Demokrasi, sanat, ahlak, etik, değerler ve daha birçok farklı kavram, olgu ve alan bu yolculuk sırasında 'derinlemesine' irdeleniyor. Felsefe, artık, gerçeklerle yüz yüze gelmelidir; tarihe kaydolmayı kabul etmeli ve kendi gerçekliği doğrultusunda cevaplar sunmalıdır. Somut meydan okumaları, Aristo, Locke ve Kant'ın zamanında olduğu kadar apaçık olmasa da...

DEMOKRASİ ZAMANLARINDA SİYASET FELSEFESİ

Asım Öz / Haksöz-Haber

Her şeyin felsefe kabul edildiği bir çağda yaşadığının ama aynı zamanda bu yaklaşımın kaçınılmaz olarak felsefenin sonunun getirdiğinin de farkında olan Nicolas Tenzer Yeni bir si­ya­set fel­se­fe­si­nin fark­lı gö­rü­nüm­le­ri­ni keş­fe çı­kı­yor. De­mok­ra­si, sa­nat, ah­lâk, etik, de­ğer­ler ve da­ha bir­çok fark­lı kav­ram, ol­gu ve alan bu yol­cu­luk sı­ra­sın­da de­rin­le­me­si­ne ir­de­le­r. Bir siyaset felsefesi yazarı, bundan dolayı bir sentezci. Kendini felsefeci olarak tanımlamaktadır muhtemelen.

Felsefenin Gerçekçiliği

Bir fikrin ve kavramın adamı olarak ona yaklaşırsak muhakkak gerçekçi olduğunu ifade edebiliriz Nicolas Tenzer’i. Her şeyden önce o demokrasiyi içinden ihtiyatla eleştiren bir isim. Bu sorgulamalarında pek çok imkân taşıyan, çok özel bir duruş sahipliği göze çarpar. Onun bütün eseri, kendisini somutluk felsefesi olarak sunar. Çünkü geçerli tek felsefe olguları dikkate alabilen ve açıklayabilen felsefedir. Bu mantıksal olarak, belli bir teori peşinde olan kişileri reddetmeye götürüyor onu; zira bu fikirlerin sitemlerinde ortaya çıkan teorik neşe gerçeklerden bağımsızlaşmaya yol açıyordur. Hâl böyle olunca metaforik düşüncenin kanıtını aramak beyhudedir yapıtlarında. Max Weber’in tasarladığı âlim kişinin etiğine ihanet olarak gördüğü hakikatle oynamaktan, yalandan ve tahrifattan kişisel olarak uzaktır. Bilgi yükümlülüğü onu gerçekçiliğe çağırır. Tarihselliği ve hakikati birleştirerek doktriner tutku ile inkârdan alınan zevk arasında gidip gelen eğilimlerden de uzaktır.

yeni-bir-siyaset-felsefesinin-pesinde_nicolas-tenzer.jpg
Nicolas Tenzer, Yeni Bir Siyaset Felsefenin Peşinde, Dergâh Yayınları, 2009, 213 sayfa

Entelektüelleri sorgularken özgürlüğün anarşiyle karıştırılamayacağını düşünür. Özgürlüğü hakikate uyma perspektifi içinde, hatayı dışlamayan ama onu düzeltmeye de izin veren bir perspektif içinde ele alır. Metinlerini okuma ve onları ciddiye alma kaygısını, hakikate ilişkin bu kavrayışının ışığında anlamak gerekir. Çünkü hakikat gerçekçiliği çağırır.

Ona göre fel­se­fe, ar­tık, ger­çek­ler­le yüz yü­ze gel­me­li­dir; ta­ri­he kay­dol­ma­yı ka­bul et­me­li ve ken­di ger­çek­li­ği doğ­rul­tu­sun­da ce­vap­lar sun­ma­lı­dır. So­mut mey­dan oku­ma­la­rı, Aris­to, Loc­ke ve Kant’ın za­ma­nın­da ol­du­ğu ka­dar apaçık ol­ma­sa da­. Çoğu düşünürde göremediğimiz demokrasinin yaşamakta olduğu krizi etüt etti. İdealist ve evrenselci değerlerin terk edilmesinden duyduğu hoşnutsuzlukla modern siyasi olanın işleyiş kurallarını keşfetme yolculuğuna çıkar.

1961 do­ğum­lu Ni­co­las Ten­zer, Ins­ti­tut d’Etu­des Po­li­ti­qu­es de Pa­ris’den me­zun ol­muş­tur ve ta­rih ala­nın­da li­sans de­re­ce­si­ne sa­hip­tir. Ka­mu­da üst­len­di­ği ida­rî gö­rev­ler­le bir­lik­te 15 yıl bo­yun­ca Ins­ti­tut d’Etu­des Po­li­ti­qu­es de Pa­ris’de ders ver­miş ve mi­sa­fir öğ­re­tim gö­rev­li­si ola­rak Fran­sa’da ve yurt­dı­şın­da bu­lun­muş­tur. 1992’den be­ri ken­di kur­du­ğu Le Ban­qu­et der­gi­si­ni yö­net­mek­te ve Cen­tre d’étu­de et de réfle­xi­on [Ça­lış­ma ve Dü­şün­ce Mer­ke­zi] ad­lı ku­ru­lu­şun baş­kan­lı­ğı­nı yü­rüt­mek­te­dir. Yayınlanmış on yedi kitabı vardır. Lise yıllarından itibaren mutlak arayışı içinde oldu. On dört ve on yedi yaşları arasında felsefi ihamını anlamadığı halde Hegel ve Freud’dan aldı. Düzenli olarak Paul Valery okumaları yaptı. Bunlara Dostoyevski ile en beğendiği yazar olan Saint John Perse’yi ekledi.

Tenzer, Kantçı devrimin radikalliğini yetersiz bulurken Hannah Arendt’in konseyler cumhuriyeti ile kamusal alanda uygulanan özerlik projesi ile Cornelius Costoriadis’in siyasi katılımla ilgili laflarını cömert görür. Eflatun ise onun için bulanıktı ve küçük hikâyelerini kuru masallar olarak görüyordu. Sartre’cı varoluşçuluk ise ona romantik gelir. Ama annesinin ve bir arkadaşının vermiş olduğu ders sayesinde Etik’in üçüncü kısmının girişi üzerine her gün daha fazla düşünerek Spinoza’dan etkilendi. Kirkegaard’ın yapıtlarına dalışlarından sonra Danimarkalı filozofun felsefi bulmadığı yaklaşımını hemen terk etti. Onda geveze bir yaklaşım olduğunu düşünmesi bunun başlıca sebebiydi. Okul yıllarında yazdığı bir kompozisyon iktidarı akılla temellendirmenin imkânsız olduğuna ikna eder onu.

Yurttaşlık Yanılsamaları

On sekiz yaşın entelektüel coşkusu çocukluğunun içine kapanık ağırlığını yendirir. Ardından okumalarını derinleştirdi yurttaşlık yanılsamaları dediği durumu keşfetti. Demokrasinin krizi bağlamında ortaya atılan herkes tarafından kullanılan melankoli, güçsüzlük, depolitizasyon, yurttaşların geri çekilmesi, referansların kaybı gibi terimleri kullanmaktan uzak durdu. Bunlardan ilki depolitizasyon söylemiydi. Yanlış yorumların kaynağında yer alan bu kavramı tersinden okur. Kendisine atfedilen idealizme hiçbir zaman sahip olmamış eski bir politizasyon biçimine göre bir bozulmanın var olduğunu ima eden bu kavramı siyasi mübalağa olarak algılar. Çünkü geçmiş daha barışçıl, daha adil ve daha istenilir değildir. Siyasetin altın çağı yoktur. Atina sitesinde olsun dört halife döneminde olsun. Var olan sorunların aşılması noktasında üç terimi bir arada tutarak somut bir öneri sunar. Özgürlük, güvenlik ve siyasi anlamda değerlerin ilanına dayalı olan bir siyaset sanatı topluma ve siyasete daha büyük bir güveni inşa etmek için tek başına yeterli olmasa da bu tür bir girişim, eylemde bulunmayı mümkün kılacak bir temel oluşturmaya izin verecek ve sosyal düzenin karanlık ve adaletsiz bir nitelik taşıdığı hissiyle git dide savaşabilecektir.

Taktiklerin ve tutkuların ötesinde yani heva, heves ve diğer insani zaaflar bir yana bırakılırsa geçmiş dönemlerin siyaseti ağır bir ideolojiye ve aşkın ön kabullere dayalıdır. Yani küresel bir fikrin sözcüsüdür. Oysa keşfetmekle ve belirsizlikle tanımlanan demokratik siyaset bu evrenselliğin kökünü kuruttu. Bu ise toplumsal olanı siyaset yoluyla dönüştürme fikrini ve beklentisini hayal kırıklığına uğrattı. Yürürlükte olan siyasetten sadece keyifsizlik, bireycilik ve kayıtsızlığı anlamaz. Çünkü depolitizasyon gerçek olmaktan ziyade görünüştedir. Ne olgusal açıdan, ne tarihi hareket olarak, ne de kavramsal gerçeklik itibariyle mevcut değildir.

Ni­co­las Ten­zer ayrıca şu meseleler üzerinde de durmaktadır: İnsan haklarının demokrasi tercihine içkin olduğunu dolayısıyla bu hakların insanın bir özelliğinin keşfi olarak değil inşa edilmiş bir projenin unsurları olarak değer taşıdığını belirtir. Eğitimin geriye doğru giden durumundan endişe ediyor. Aynı oranda kültürün krizine getirilen ve farklı bakış açılarından kaynaklanan genel eleştirilere de katılmaktadır. Siyasetin iktidarını, prensin, dostlar ile düşmanlar arasındaki durumunu yani kara yüzünü; özgürlükleri ve demokratik tartışmanın sunduğu sakinleşmiş yüzünü aynı anda yakalamaya çalışır

Çok güncel meselelere de değinir sakınmadan. Siyasetin Entelektüel Yozlaşması Üzerine yazdığı çalışmasında ikili bir hatayı ifşa eder: İlk başta siyasete ilişkin olarak Hz. Musa’nın on emri gibi muhkem emirler kuran yada dersler vermeye çalışan entelektüellerin hatasını ardından da kararlarını kamusal alanın dışında temel yahut bahaneler üretmeye çabalayan siyasetçilerin hatasını. Şunu söyledi bir başka yerde: “Siyasi bir tercih yapmak söz konusu olduğunda, entelektüel, herhangi bir yurttaşa göre daha üstün bir pozisyonda bulunduğunu iddia edemez.”

Siyasetin Reddi

Liberalizm ona göre siyasetin reddinin ve geri çekilişinin adı olarak okunur. Bu, siyasi bir rol sahibi olmanın entelektüele yasaklandığı anlamına gelmez. Hatta insani sorunlarla haşir neşir olmanın, entelektüeli bu tür bir davranışı benimsemeye-buna dönük olarak genellikle taşıdığı eğilimden daha fazla olmak üzere- itmesi gerekeceğini düşünebiliriz.

Felsefenin alışılmadık topraklarında siyasi krizi işleyen Tenzer siyasi krizin dört temel tezahürü olduğunu düşünür. Seçimler bunun ilkini oluşturur; seçimlerde katılımın azalması, özerklik yanlısı oylar, aşırı uçlara verilen oylar, güven kaybı bunun yansımasıdır. Bundan dolayı insanlar cisimleştirilemez bir gelecek için beklenti içine girerler. Filozof bu noktada yanıt aramaktan uzak kalmalı siyasetçi ise bunu hesaba katmadığında yanlış yola sapar. Klasik doktrinler olan komünizm, muhafazakârlık ve liberalizm şemalarına göre siyaset okuması yapmak güçtür. Siyaset ile siyasa ayrımının ardından beliren meşruluğun çöküşü onun akabinde ise liderlik krizi belirir.

Avrupalı bilincin kriz içinde olduğunu düşünür. Dolayısıyla siyasi krizin en başta projenin krizi olduğunu belirtir Sentezlemek gerekirse; günümüz dünyasında idari faaliyetler ötesinde, siyaset hedefler boyutundan yoksun görünmektedir. Dolayısıyla bu krizin anlam ve ideolojiye geri dönüş, geleneklerin geri çağrılması hatta felsefenin davet edilmesi yoluyla alt edilebileceğini düşünmeyi yanılsama olarak kurar. Düşüncelere fazlasıyla güven duymanın ideolojiye çağırma biçiminde karşımıza çıktığını belirtir.

Aşkınlık olmaksızın ve içkinlik içerisinde felsefe yapmaya çalışmanın boşunalığını savunur. Rorty’ye sorulan “Tahran’da eğitim verseydin ne yapardınız?” sorusunu aktarır. Rorty bu soruya “Kuran’ın liberal kısımlarını arardım demiş” pratik mesele olması bakımından demeyi de eklemiş. İslami bir toplumda Kuranın liberal bir nitelik taşıyıp taşımadığı kaygısından öte liberal ilkeleri yayma kaygısını güder bu bakış.

Gerçek dünyadan vazgeçmeye yol açan ütopya eğilimini felsefi bir sapma görür. Bu entelektüeller ona göre gerçekliğin zorluğundan ve günümüz dünyasındaki araçları kullanarak mücadele etme yükümlülüğünden kurtulmaktan zevk alırlar.

Siyaset ve Felsefe

Felsefenin hiçbir zaman bize ne yapılması gerektiğini tam olarak söyleyemeyeceğini, bizi tercihlerimizde özgür bırakacağını düşünürken siyaset ve felsefe ilişkisi hakkında düşündüklerini bütün açıklığıyla ortaya koyar: “Felsefe, tutkuları ve iktidarın bu tutkularla oynadığı oyunları açıklamaya izin verir; boşuna kavram üretimi değildir ve bazen evrenselcilik adı altında, tutulması gereken siyasi yolu -sağ ya da sol, eşitlikçi ya da muhafazakar- tam bir kesinlikle göstermez. Felsefe haklılaştırma sanatı olmakla birlikte, artık safsataya düşmeksizin bütün her şeyi haklılaştıramaz. Felsefe ne yorumla, ne de normların keyfi bir biçimde ifadesiyle ilgilidir.” Demokrasi çağında filozofun rejimin kurucu ilkesine zorunlu bir boyun eğişle tabi olması filozofun eleştirel teorisini sessizce yahut cüretkâr biçimde inşa etmesini engellemektedir. Filozof nihayetinde desteklediği bir rejimde yaşar demokratik toplumlarda ancak o rejimle bütünüyle özdeşleşmez. Çünkü dünyanın kusurlu bir nitelik taşıdığını; ideal olanın sınırlarını ve bunu gerçekleştirmenin zorluklarını aynı zamanda da felsefenin belli ölçüde uygunsuz bir nitelik taşıdığını fark eder. Demokrasinin siyaset felsefesi tarafından üretildiği ve idealize edildiği hatırlanırsa bu sistem hem felsefenin taahhütlerini karşılamış hem de felsefenin siyasi nitelik taşıyan görevine sınırlar çizmiştir. Aynı anda hem daha özerk bireyin inşasını hem de toplumdan kaynaklanması bakımından güçlü bir devletin aynı anda inşasını içeren bu husus her zaman filozofça meşru kabul edilmemiştir. Demokrasinin gerçek dışı, yerilen ya da korkulan bir yönetim olarak görüldüğü zamanlarda birçok filozof nazarında iyi bir yönetim olmadığı zamanlardan herkes için iyi yönetim modeline evrildiği tarihin sonu zamanlarında felsefe en iyi rejimin ne olduğunu ilişkin pozitif bir şey söyleme iddiasından vazgeçmekte ve yalnızca eleştirel bir uzaklığı ifade etmede epey zorlanır. Demokrasiden feragat etmeksizin onun temellerini üretmeden demokrasinin sadece yanıltıcı örneklerini ve tutarsızlıklarını gösterebilecek bir duruma gerilemiş olmak düşündürücü.

Geçmiş dönemde üretilen bütün siyaset felsefesi kitaplarının hemen tamamının bir tarih içerisinde bir tür aciliyet duygusuyla, yazılmış olması üzerinde duran yazar felaket yahut gelmekte olan bir çöküşün alametleri temel alınarak yazılmış siyaset felsefesi metinlerini şöyle sıralar: İtalya’daki bölünme olmasaydı Makyavel Prens’i yazmazdı. İngiliz iç savaşı olmasaydı Hobbes Leviathan da olmazdı. Arendt’in açıklamaya çalıştığı mutlak kötülük de Avrupa’nın fırtınalı yıllarında yazıldı.

Bilgi değil biçimlendirme olarak siyaseti bir bilim olmaktan ziyade; onun deneme-yanılmalarını, yanlışlarını, yaşam gerçeklikleri karşısındaki konumundan ziyade sanat olarak algılayan yazar pratik siyasetin hiçbir el kitabı tarafından öğretilemeyeceği kanısındadır: “Siyaset bütünüyle pratiğe, en başta da iktidar pratiğine dönüktür. Böylece, rasyonaliteden ziyade tutkuya; teoriden ziyade belirsiz bir nitelik taşıyan eyleme daha yakındır” Siyaset sadece görünüre temas etmesi bakımından değil aynı zamanda yapmaktan üretmekten ibaret olması ve ustanın meydana getirdiği formu açığa vurması bakımından da bir sanattır.

Siyasetçinin yurttaşların özdeşleşebileceği bir değerler sitemi inşa etme sürecinde çoğul ve bazen birbiriyle uyumsuz miraslardan yararlanması gerekliliği vardır ona göre. Siyaset sanatçısının belli bir kavram örgüsüne sahip olmadığı zamanlarda entelektüeller ve siyasetçiler siyasi sorunun çevresinden dolaşmanın yolarını hayal etmişlerdir. John Rawls, Jürgen Habermas, Karl-Otto Apel bu isimlerden bazılarıdır. Kamusal dünyanın istikrarının bozulmaması ve sosyal topluluğun umutsuzluğa kapılmaması için siyaset sanatının teoriler üretmekten vazgeçme zorunluluğu vardır. Toplumun dönüştüğü şeyin yarın da bir toplum olarak varolup olamayacağı üzerine kafa yormanın nedenlerinden biridir.

Adaletin insanlar için mutlak bir ihtiyaç olarak kalmaya devam ettiğini ama aynı zamanda adaletle ilgili anlayışımızın ne kadar kişisel ve tartışmalı olduğunu fark eden Tenzer özellikle Rawls ve taraftarlarında karşımıza çıkan, adaleti iyi bir düzen arayışına gönderme yapmaksızın teorileştirme iddiasını imkânsız bit çaba olarak gördü. Çünkü adaletin ne olduğunu somut olarak göstermemek hükümetin adil gözükmesini engellediğinden siyasetçinin nihai sorumluluğunun silinerek yurttaşların öksüzleşmesine neden olur. Adalet müphem kalmaya devam etmek istemiyorsa teori dışından bakılmalıdır. Çünkü “ adaleti teorileştirmek, gerçekten de adaleti karar ve eylem karşısında özerkleştirmeye varır. Teoriye başvurarak tükenmek, adaleti somut içersindeki bir çalışmadan-inandırmaya dönük çalışmalar da dâhil olmak üzere- kaçırmaktır. Bu siyaseti siyasete dışsal bir makama tabi kılmaktır; siyaseti sözde normal niteliği taşıyan bir şeye uygun kılma girişimi haline getirmektir.”

Siyaseti çatışmacı olarak algıladığından bölen bir yanı olduğunu, bir toplumun bütün çatlaklarını ve onu delen mücadeleleri gösterdiğini bundan dolayı da insana bir taraf olma zorunluluğunu önüne koyduğunu işaret eder.

Ütopyanın Değişen Doğası

 Eskiden pek çok siyasi iktidar için faydalı bir eleştiriye katkı yapabilen ütopyaların tekbiçimlilik ve konformizm nedeniyle çoğu kez boğucu ve katlanılmaz bir nitelik taşısa da  demokrasiler için tehlikeli olduğunun altını çizen yazar günümüz dünyasında ise, ütopyanın doğasının değiştiğini belirtiyor ve şunları söylüyor: “ Ütopyada, bayağılaşmış ve sıradan, siyasi açıdan eleştirilebilir ama çoğu kez iyi niyetlere dayanan bir form bulabiliriz; ütopya asla gerçekleşmeyecek ama bazı istikametlere ve ideallere işaret ettiği varsayılan yeni dünyalar ve yeni toplumlar hayal etmekten ibarettir. Bu vizyonlar ilerleme, barış ve insanın özgürleşmesi ideallerine dayanmaya devam eder. Ancak somut siyasi eylemden, onun mücadelelerinden, gerekliliklerinden ve hayal kırıklıklarından uzak dururlar. Gerçeği değiştirmenin zorluklarını ve çatışmaları en aza indirmeyi amaçlarlar ve eylemin araçlarından fazla haberdar değildirler. Ama beklentileri ifade ederler ve arzuları ortaya koyarlar ve demokrasi onları bütünüyle ortadan kaldıramaz. Ancak, oyunbozan olarak gözükme riskini alarak, onları sınırlandırmak önemlidir. Bununla birlikte, onları dinlememek sosyal gerçekliğin büyük bir kısmını görmezden gelmek olur.” Düşünce, siyaset ve ekonomi alanlarında özgürlük doktrini öneren yazar bütün özgürlüklerin bir sınırı olduğunu ve bu özgürlüklerin bir panzehir gerektirdiğini ifade ederken demokrasinin kendisinin müzakere edilebilir olmadığını ifade etmekle demokratik düzenin sınırlarını da ortaya koymuştur.. Ekonomi alanında yalnızca liberal bir söylem tutturmanın eskisi kadar makbul olmadığını da belirten yazar demokrasinin eleştirel sorgulamaları hakkında şunları yazar: “Yurttaşların çoğu için, demokrasi eleştirel sorgulamalara konu olmamalıdır ve hatta olamaz. Pek çok siyasi teorisyenin yaklaşımı da budur. Elbette, hiç kimse demokratik rejim tercihini ciddi bir biçimde sorgulamamaktadırlar. Öte yandan ABD’nin demokrasi için gerçekleştirmekte olduğu haçlı seferini siyasi açıdan tehlikeli bulsak da, bu savaşın dayandığı ilke itibariyle, kınanması güçtür. Ama bu onun ikiyüzlü bir nitelik taşıdığını, demokratik kuralların uzun vadeli savunusuna aykırı düştüğünü ve somut görünümleri açısından feci olduğunu düşünmemizi engellemez. Buna rağmen hangi rejim kişinin temel hakları için daha fazla güvence ve özgürlük sunmakta ve kuruluşuna çoğulluğu dâhil etmektedir? Dünyanın bazı bölgelerinde zorbalıkların varlığını sürdürmelerini kabul edebilir miyiz?

Dolayısıyla, mesele demokrasiyi düşmanlarına karşı korumak ve desteklemek gerekip gerekmediği meselesi değildir. Elbette bunu yapmak zorundayız-bunu başarmak için kullanılabilecek araçları ve stratejileri tartışmamız gerekli olsa bile.” Bütün insanlığa yegâne ve mutlak bir alternatif olarak gerçekleştirilebilecek tek ilkenin demokrasi olduğunu vazeden yazar demokrasinin yol açtığı ve sınırsız bir nitelik taşıyan haklar genişlemesiyle tehdit edilebileceğini düşünür. Demokrasi zorbalık ve oligarşi karşısında tercih edilse de Antik Yunan’dan Marksist ve post-Marksist yazarlarına kadar mükemmel bir rejim olmamakla eleştirilmiştir. Günümüzde ise Mrcel Guchet, Alasin Finkielkraut, Pierre Manet, Anglosakson dünyada cemaatçi düşünürler ile onları eleştiren liberaller ve muhafazakârlarca eleştirilen demokrasi çoğu kez demokrasinin gerçek değerleri adına eleştirilir onun dışından eleştirilmez. Demokrasi eleştirileri çok şahane bir rüyaya dolayısıyla hiçbir tarihçinin tanıklık etmediği şeyler yani Roma dünyasının altın çağını ya da Eski Atina’nın mitik geçmişini yahut gelecekte aklın himayesi altında iletişim kuran aydınlanmış ve makul yurttaşlardan oluşan bir demokrasi tasviri çizerler. Oysa demokrasi temelde siyasi kararın, sosyal düzenin ve düşüncenin belirsizliğine dayanan üçayaklı bir belirsizlik rejimidir. Düşünce aşkın ilkelerle yahut hakikatle sınırlandırılamaz, sosyal düzen net bir yönlendirici hedefle yahut ilkeyle idare edilemez.

Yöntemsel kuşkuyu tarihte ve siyasette kural bilen Tenzer’ın bu kuşkusu hem bir eylem hem de bir bilme aracıdır. Siyaset felsefesinin bugün hangi koşullarda ve nasıl mümkün olduğunu anlamamıza izin verir. Bu yalnızca yazdığı şeyde değil, geliştirdiği özel felsefi sanatta da karşımıza çıkar. Siyaset felsefesi, felsefe yapmanın başka bir yolunu ortaya koyan pratik bir felsefe olarak gözükür. Elbette kavramsal analizi terk etmez; zira düşünmeye ve anlamaya izin veren tek şey kavramsal analizdir. Yine de kavramsal analizi tarih içerisine, yani insani işlerin fıtri kusuru içerisine yerleştirme kaygısı taşır.

Eleştiriyi ölçülü bir biçimde kullanırken savunduğu siyasi pratik ideal olanın değil de daha iyi olanın ya da daha az kötü olanın siyasi pratiğidir. Siyasi olanın mükemmel bir nitelik taşımadığının kabulü bir uzaklaşmaya yol açmaz. Göreceliğin meşrulaştırımı ve hakikatten vazgeçilmesi anlamına gelmediği gibi.

Siyaset bir uyanıklık halidir. Bu yüzden uluslar arası ilişkilerde çok taraflılık yahut tektaraflılık karşıtlığını indirgemeci bulur. Çünkü nihai olarak dünyaya tektaraflılık damgasını vurur; çok taraflılık onun sonuçlarını yönetir ve düzeltir; ardından çoktaraflılığın acizliği ortaya çıkar;ve bu böyle devam eder.

Sonuç olarak Yeni Bir Siyaset Felsefesinin Peşinde, demokrasiye ilişkin demokrasi içinden yapılan eleştiriler yanında siyaset ve entelektüel dünya arasındaki ilişkiler, depolitizasyon gibi meseleler de ortaya attığı gerçekçi tezleri bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.

  

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim