Değişen Türkiye'yi AB üzerinden okumak

17.04.2008 10:10

Eser Karakaş

Korumacılıkla doğan, beslenen ve büyüyen sözde Türk burjuvazisi uluslararası rekabetten nefret ettiği ölçüde AB sürecine de düşmanca yaklaşmış, dönem dönem görünümü kurtarmak için bu doğrultuda adımlar atar gibi yapmış ama köklü itirazını sürdürmüştür.

Devletin en güçlü ve istikrarlı kesimini oluşturan bürokrasi AB sürecinde kendi egemenliğinin sonunu gördüğünden bu süreci baltalamak için çok şey yapmıştır ve kısa vadede bir-iki adım öne geçip süreci lehine çevirme yani Türkiye-AB sürecini dondurma ihtimali yok değildir; ancak bu dengenin içinde bulunduğumuz küresel koşullarda kalıcı olması mümkün değildir.

Türkiye toplumsal yapısı itibarıyla çok ilginç bir ülke.

Söz konusu ilginçlik, bu ülkede çok önemli dönüşümlerin yine aynı zamanda çok önemli eylemsizliklerle, değişime dirençlerle birlikte yaşanıyor olması.

Osmanlı İmparatorluğu büyük bir bürokratik tarım imparatorluğu ve bu temel yapıyı dönüştüremediği için de tarih sahnesinden siliniyor.

İşin ilginç tarafı büyük bir miras reddi ve yeni bir yapılanma söylemi iddiası ile kurulan Cumhuriyet rejimi de aynı yapıyı uzun seneler hiç değiştirmeden sürdürüyor.

Son senelerde ise adeta tümüyle dış dinamiklerin etkisiyle bürokratik tarım devleti yapısının çatırdama sesleri duyuluyor; yaşadığımız bu çalkantı ortamına da bu gözle bakmakta belki fayda olabilir.

Türkiye, altyapısı ve üstyapısıyla bürokratik tarım devleti özelliklerini korurken hemen yanı başında bürokratik ideolojinin egemen olmadığı bir sanayi toplumları bütünleşme hareketi ile 1963 senesinde çok ciddi bir antlaşma yapıyor.

Türkiye'de yaşanan siyasal hareketlere, çatışmalara çok farklı açılardan yaklaşmak mümkün ama 1963 sonrası Türkiye'nin dinamiklerine ve yaşananlara, alınan pozisyonlara bir de Avrupa ile olan ilişkiler açısından bakmanın çok faydalı olabileceğini düşünüyorum.

60'ların, 70'lerin hatta 80'lerin Türkiye'sine hangi açıdan bakarsanız bakın yani ister sınıfsal, ister siyasal partiler, ister tabakalar, zümreler açısından bakın, Avrupa ile olan ilişkiler çok yol gösterici.

90'lara dek bürokratik bir tarım devleti özelliklerini ağırlıklı olarak koruyan Türkiye'nin Avrupa hukuk ve ekonomi bütünleşme hareketine tepkisi çok ilginçtir.

Korumacılıkla doğan, beslenen ve büyüyen sözde Türk burjuvazisi uluslararası rekabetten nefret ettiği ölçüde AB sürecine de düşmanca yaklaşmış, dönem dönem görünümü kurtarmak için bu doğrultuda adımlar atar gibi yapmış ama köklü itirazını sürdürmüştür.

AB sürecinde kapitalizmin kökleşmesini, yerleşmesini gören dönemin işçi hareketleri ve sendikalar da sürecin özüne doğal olarak karşı çıkmışlardır; yine aynı dönemin büyük sendikal hareketlerinin uluslararası bazı ilişkileri de zaten AB meselesine çok uzak durmalarını gerektiriyordu.

Geniş tarım çalışanları, bağımsız köylüler ve küçük üreticiler ise ya meseleye alakasız kalmışlar ya da kuralsız destekleme politikalarını yönlendirebilme güçlerini yitirmemek için AB meselesine kurallı tarım destekleri ve yardımları nedeniyle karşı çıkmışlardır.

Devletin en güçlü ve istikrarlı kesimini oluşturan bürokrasi ise AB sürecinde çok haklı olarak kendi egemenliğinin sonunu gördüğünden bu süreci baltalamak için çok şey yapmıştır; aynı ilişki türü bugün için de, belirli parçalanmalara rağmen sürmektedir.

Kendi içinde bir zümre olarak görülmemesi gereken ama ülkemiz Türkiye'de belirli bir güç ilişkileri içinde yer alan Silahlı Kuvvetler de sürece karşı çıkan bürokrasi içinde en çok karşı olan kesim olarak yerini almıştır.

Tarım kesiminin ve korumacı sözde Türk burjuvazisinin temsilcisi niteliğindeki Adalet Partisi (merkez sağ) dayandığı toplumsal güçlerin de etkisi ve itmesiyle sürecin destekçisi olmama işlevini üstlenmiş bir partidir; AP Genel Başkanı Demirel'in de konuya ilişkin zikzaklı tavrı merkez sağın meseleye bakışını tam olarak yansıtmaktadır kanısındayım.

CHP ise aynı yıllarda ve halen, ulus devlet kavramının oluşum sürecindeki milli egemenlik kavramına takılı kaldığından özü itibariyle milli devlet sürecini aşmayı amaçlayan AB sürecine karşı pozisyon almış bir partidir; CHP'nin kuruluş mottosunun Batıcılık olması bu partinin AB sürecine karşı çıkışını kavramsal olarak çok ridikül hale getirmiş ama işin özü pek değişmemiştir.

"Biz aslında AB'ye karşı değiliz ama kendi koşullarımızla girmeliyiz." İlginç ve ilginç olduğu kadar da saçma sözün mucidinin bu parti olduğunu görmek gerek.

Milli Görüş çizgisi zaten başlangıç aşamalarından beri Avrupa sürecine en net tavrı almış harekettir; bu siyasi çizgi de "onlar ortak biz pazar" sözünün mucididir ama bu söz de CHP ve diğer sözde milli egemenlikçiler tarafından yaygın bir biçimde kullanım bulmuştur.

Özünde milliyetçilik kavramını aşmaya yönelik AB sürecine de MHP çizgisinin karşı çıkıyor olması zaten doğal.

1963 senesinden 90'lara kadar Türkiye'de yaklaşık tüm kesimlerin, çok net ifade etmek istemeseler de, AB sürecine karşı oldukları biliniyor.

Soğuk Savaş döneminin koşulları ve bürokrasi içinde çok küçük bir grubun ısrarlı çabalarıyla 1963 Ankara Antlaşması 90'lara kadar direniyor ama ortada alınmış bir mesafe pek yok; bu arada 1971, 1980 darbeleri de yaşanıyor ve süreç zaten rayından da çıkıyor.

1990'lı yılların başından itibaren ise manzara çok köklü bir değişime uğruyor.

Bu tarihe dek içeride küçük bir elit grubun desteğiyle yürümüş olan AB sürecine toplumsal destek profili değişiyor, elitler desteklerini çekiyorlar ama bu kez daha demokratik bir süreç devreye giriyor ve geniş kesimlerden süreç destek bulmaya başlıyor.

İçeride yaşanan dönüşüme paralel olarak 1993 Kopenhag siyasal kriterlerinin formülasyonu da iç desteğin kompozisyonunun değişiminde rol oynuyor.

Anayasa'nın 24 ve 66'ncı maddelerindeki formülasyonlarda kendini ifade etmede zorlanan geniş kesimlerin ve liberal demokratların Kopenhag siyasal kriterlerinde bir teneffüs arayışı ülke içi siyasal dengeleri köklü biçimde etkiliyor.

1996 gümrük birliği sürecinde sermaye birikim süreçlerine destek bulan Anadolu sermayesi de ayakta kalmanın yegane yolunun AB süreci olduğunu görüyor; AKP'nin AB sürecine olan yakınlığını asker korkusu üzerinden değil, ihracatçı Anadolu sermayesi üzerinden görmenin daha anlamlı olduğu kanısındayım.

Büyük sermayenin de bir kesimi, örneğin TÜSİAD üyeleri de küresel rekabet ortamında sözde milli egemenlikçi, özde rant arayışına yönelik politikalarla sürecin yürüyemeyeceğini anlıyor; son senelerde TÜSİAD çıkışlı demokratikleşme raporlarını biraz da bu gözle okumak lazım.

Bu sürecin bu biçimde dönüşümünün Türkiye'nin AB macerasını yakın gelecekte olumlu etkileyeceğini düşünüyorum.

Kısa vadede asker ve yargı bürokrasisinin bir-iki adım öne geçip süreci lehine çevirme yani Türkiye-AB sürecini dondurma ihtimali yok değil; ancak bu dengenin içinde bulunduğumuz küresel koşullarda kalıcı olması mümkün değil.

Askerî ve yargı bürokrasisi yaptığı hamlelerle Türkiye'nin gerçek çağdaş reform sürecini olsa olsa bir süre geciktirebilir, bunu unutmayalım ve Çetin Altan'ın ünlü deyişiyle enseyi karartmayalım.

Zaman Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim