Değişen dünyada İslamcılık

27.06.2012 00:04

Yıldız Ramazanoğlu

Mısır'da İslamcı bir adayın cumhurbaşkanlığına gelmemesi için içeride ve dışarıda epeyce gayret sarf edildi.

İhvan-ı Müslimîn içinde yetişmiş ve Hürriyet ve Adalet Partisi'nin genel başkanı olan Muhammed Mursi, herkesin cumhurbaşkanı olacağını, kimseyle hesaplaşma içine girmeyeceğini söylüyor. Nasıl girebilir ki zaten? Askeri Konsey neredeyse bütün yetkilerini şimdiden elinden almış durumda. Türkiye'deki gibi vesayetten kurtulma mücadelesi verebilmek şöyle dursun henüz belki bizim 1946'daki emekleme halimizden başlayabilecekler. Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı'nın (SETA) raporuna göre İhvan, şer'i hukuku referans alan modern demokratik ve sivil bir devlet inşa etmek istiyor. Garaudy'nin deyimiyle İhvan her zaman yaşayan bir İslam'ın peşinde oldu. Bu yüzden partide Müslüman olmayanların da yönetimde ağırlığı ve saygınlığı var. Fakat parti programında özelleştirmelere verilen önem göz önüne alınırsa kapitalist dünyaya eklenmenin kaçınılmazlığı da ortada. Fakat yine de Mursi'nin "sizin başınıza getirildim, en hayırlınız değilim, adil olduğum sürece bana yardım edin, olmazsam etmeyin" demesi, konuşmasını Timetürk haber sitesinden öğrendiğimize göre, Kur'an'dan takva ve ölüm ayetlerini okuyarak bitirmesi İslami duyarlılığını gösteriyor. Peki kanatları kırılsa bile neden bu kadar korku İslamcılardan.

İslamcılık keyfiyet olarak tarihin derinliklerinden gelse de Avrupa tarafından şiddeti çağrıştıran bir üslupla kullanıldığı için kafa karışıklığı yaşanıyor. Geçmiş İslami birikimden kopma olarak görenlere karşılık, İslam'ın çağın adalet arayışına bir yeryüzü hareketi olarak cevap üretmesi olarak görenler de var. Geçen yıl Sakarya Üniversitesi İslamcılığın Tarihi Dönüşümü başlığıyla düzenlenen bir konferansta meseleyi her yönüyle ele almış, çalışma büyük ilgi görmüştü. Geçtiğimiz cumartesi de İstanbul'da HAS Parti tarafından Değişen Dünyada İslamcılık Konferansı düzenlendi.

Değişen dünyada İslamcılık mümkün mü, mümkünse ne söylüyor ve ortaya koyduğu imkanlar nelerdir? Bunlar konuşulurken bir kez daha ortaya çıktı ki, İslami iddia kimilerinin muhayyilesinde kurguladığı gibi tarihin ideolojiler çöplüğünde yerini almak ya da bir müze parçasına dönüşmek yerine umut kaynağı olarak öne çıkıyor.

Fundamentalizm Korkusu adlı önemli çalışmasında Boby S. Sayyid nasıl olup da İslam'ın sönüp gitmediğini, Avrupa Çağı içinde eski bir dünya masalına dönüşüp kaybolmadığını, aksine Ortadoğu'da zalim rejimlere karşı her türlü hareketin İslami referanslarla örgütlenip, İslami bir projeye dönüştüğünü araştırıyor. Bu sorulara cevap aramak üzere özellikle de İran Devrimi'nden sonra sayısız kitap ve araştırma yayınlandı. İslam'ın ahlaki bir güç olarak kitlelerle kurduğu gönül bağı göz ardı edilerek daha çok seküler güçlerin yanlışlarına odaklandı açıklamalar.

BATI'NIN İSLAMCILIK ALGISI

Sömürge sonrası ülkelerde onların yerine geçen elitlerin acizliği, otoriterliği, siyasi katılım eksikliği ve hakiki bir özgürleşmeyi sağlayamamalarına karşılık olarak halkın dine bel bağlaması söz konusuydu. Orta sınıfın bir türlü gelişip de iktidardan payını alamaması iktidarın yaygınlaşamaması, hızlı ekonomik büyümenin getirdiği uçurumlar, adaletsizlikler ve bütün bu dünyevi kayıplara karşı geliştirilen bir tepki olarak görülmeliydi İslam'a dönüş. Hoşnutsuz halklar bildikleri, aşina oldukları tek dil olan İslami etiğin diliyle bütünleşmişti. Bu açıklamalar neyi kabullenmemek için acaba?

Doğu'nun Batı için açtığı parantezlerin içi sorgulamalarla, hayal kırıklıklarıyla dolu ve kayıtsız şartsız Batı yanlısı olmak İslam dünyasının kimi seküler elitleri dışında halkların zihin dünyasında fazla geçerli değil. Sayyid'in dediği gibi çağdaş İslami hareketlerce ortaya konan meydan okuma, terörizm ve nükleer silahların yayılması tartışmalarının ötesine gitmekte, İslamcılık Avrupa çağının sonuna, dolayısıyla Batılılaşmanın sınırlarına işaret etmekte. Bu, Batı ve evrensel kavramları arasındaki kopmaz bağın çözülüşünü de gösteriyor. Bu dünyada iyi, doğru ve güzelin ne olduğunu söyleyen İslamcıların, Batı'nın gündemine güçlü bir şekilde Müslüman kimliğini sokmuş olmaları, artık Avrupa'nın da İslam gerçeğine göre yeniden yapılanmasını gerektirir. Zaten özellikle son yirmi yıldaki tartışmalar artık Batılı aydınların da "Batı en iyisidir ve evrenseldir" görüşüne inanmadıklarını gösteriyor.

Anlam dünyaları bazen çarpışıp bazen örtüşerek Batı ve İslam dünyası birbirini olumlu ve olumsuz manada yeniden şekillendiriyor ve İslamcılığa yaklaşım Batı'nın nasıl bir kimliğe bürüneceğini de belirleyen bir parametre olacak.

İslam'ın hep var olacağı görüldüğüne göre Müslümanları iyi Müslüman-kötü Müslüman diye tasnif ederek, kendi yaşam tarzını koruyan, işgalcilere asla taviz vermek istemeyenleri kötüden sayan yaklaşımlar başkasına karşı ahlaki gücü zayıflayan Batı'yı daha da aşağı çekebilir. Elbette Solingen'de öldürülen Türkler için gösteri yapan, Filistinlilere sahip çıkan, haksız yere şiddete uğrayan Araplar için harekete geçen Batılılar İslamcıların doğal müttefiki ve yol arkadaşlarıdır.

İkbal'in dediği İslam düşüncesinin yeniden inşası da, Aliya İzzetbegoviç'in İslam Deklarasyonu'nda ilkelerini anlattığı İslami yeniden doğuş da sıfırdan başlamayı değil, kadim sorulara yeni cevaplar üretmeyi, insanlığın bütün tecrübesine açık olmayı, herkesi kucaklamayı ima eder. Bunun için verilecek çabayı gösterir. Hatta İzzetbegoviç bu yüzden İslam'ın beş şartına bir altıncı olarak mücadele şartını da ekler. Bu yüzden İslamcı tanımlaması Müslüman'dan farklı değilse de Alev Erkilet'in çok önemli vurgusuyla bir adım öne çıkmayı işaret eder aslında. Küresel yoksulluğa, adaletsizliklere, zalimliklere karşı durmayı önceler. Her şeyden önce ahlaki bir güç olarak yükselen İslamcılık sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık için bir imkan.

ZAMAN 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim