1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. Değişen dünya, değişmeyen tutumlar
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Değişen dünya, değişmeyen tutumlar

A+A-

Obama'nın Türkiye ziyareti günlerdir her yönüyle tartışılıyor, coşkuyla kutlanıyor, birçok yönüyle ele alınıyor veya bu ziyaret dolayısıyla sergilenen sevgi gösterileri ayıplanıyor, geziye dair olumlu görüş bildirenler fazla ayran gönüllü diye eleştiriliyor, belki de aşağılanıyor.

Kısaca, Obama konusu da bizi birbirimize düşürmeden geçmedi. Gerçi birbirimize düşmek için bahaneye ihtiyacımız bile yok, ama türlü vesileler herkesin eteğindeki taşları dökmesi için tam bir fırsat olarak değerlendiriliyorken Obama konusu da boş geçilemezdi.

Obama'nın Bush'tan tek farkının deri rengi olduğu söyleniyor. Müslümanlara her fırsatta yer yer abartıya kaçan jestleri olsa olsa Bush dolayısıyla Amerika'nın bozulan imajını düzeltmekten, Amerikan emperyalizmine yeni, taze bir enerji, sinerji, sempati, heyecan, güç kazandırmaktan, sonuçta Amerikan hegemonyasını sürdürmekten başka bir amaç taşımıyormuş.

Amerika taktik değiştirmiş, Bush stilinin hegemonyayı sürdürmekte etkili olmadığını fark etmiş de Obama ile yeni taktik-manevra alanları yaratıyormuş.

Bütün bu ifadeleri analiz diye dinleyenler nasıl bir beklentinin içine sokulmak isteniyor acaba?

Bush'tan farklı olduğunu veya samimi olduğunu ispatlayabilmek için Obama'nın, mesela, Amerikan hegemonyasına dair her türlü çabadan feragat etmesi mi gerekiyor? Amerikan halkının veya devletinin çıkarlarını dünyanın geri kalan kısmının çıkar ve mutluluğuna feda mı etmesi gerekiyor? Ayrıca Bush'un tepetaklak ettiği Amerikan imajından kurtulmaya çalışmasının neresi kötü olabilir? Bunun için Müslümanlara yapılan ufak tefek jestlerin hiçbir anlamının olmadığını peşin peşin ilan etmenin neresi analiz kapsamına giriyor gerçekten anlayabilmiş değilim. Bunları analiz saysak bile bunlara dayanarak Türkiye için nasıl bir siyaset önerilebilir?

Elbetteki sevgide ve nefrette sevinçlerde ve kaygılarda fazla abartılı olmamak gibi bir düstura sahip olmak her zaman önerilebilir, önerilir. Obama'nın gelişinde bir tür mehdi müjdesinin heyecanını hissetmenin hafifliği de görüldüğünde eleştirilmelidir, ancak Obama'nın başkanlığı veya Türkiye ile olan hiçbir siyasetinin hiçbir zaman Türkiye'nin lehine olmayacağına dair peşin peşin sergilenen karamsarlıkta garip ve zararlı bir psikolojinin çalıştığını da görmek gerekiyor.

Dünyayı alabildiğine metafizik bir sabitlik içinde algılayan bir yaklaşım sözkonusudur ve bu algıya göre dünyanın hiçbir unsuru, hiçbir aktörü hiçbir zaman değişmez. Türkiye'ye her halükarda bir edilgenlik yazılmıştır. Amerika ile hiçbir ilişkisinde Türkiye'ye özerk, kendi çıkarlarını bilen ve bunları temsil edebilen bir aktör rolü yakıştırılmamaktadır. Aynı mantık dolayısıyla diğer aktörlere de hiçbir zaman değişme şansı ve ihtimali tanınmaz.

Dünyayı bu kadar sabitliklere ele alanların ne hayatın tabiatını kavramaları ne de dünyadaki değişimi kavramaları mümkün olabilir. Karşılaştığımız herkese elli kuşak atalarına kadar yakıştırdığımız sabit özelliklerini hatırlatarak yaptığımız şeyin bir tür ırkçılık bir tür özcülük olduğunu fark edemiyoruz bile. Tabii ki başkalarına atfettiğimiz bu “özde” kötülüğün içerdiği ırkçılık kendimize atfettiğimiz mutlak iyilikle tamamlanıyor.

Konuyla ilgili en sağduyulu bulduğum yazılardan birisini yazan Leyla İpekçi'nin dediği gibi “Obama'nın makyaj yapmış Bush olduğunu iddia etmeden önce onun dediklerinde hakikate değen bir yan var mıdır diye bakmayacaksak eğer, bizim dışımızda her şey ve herkes kötüdür söylemine esir olacağız demektir bir kere daha” (Taraf, 10 Nisan).

Bu dünyada her şey ve herkes değişebilir değişiyor. Lüzumsuz ve kayıtsız bir iyimserliğe kapılmayalım tabii ki, ama bilelim ki, Amerika bile değişebilir. Amerika sistem rasyonalitesini alabildiğine gözeten bir ülke olarak kendisi için çen iyi seçeneği ortaya çıkardığında bunun insanlığın zararına olması şart değildir. Derisinin rengine rağmen Obama'yı kendilerine başkan yapabilen Amerikalıların gerçekten büyük bir devrim yaşamış olduklarını görmek lazım. Bu değişimi bile önemsiz addedebilen değerlendirmelerin gerçeklere bakışı otuzlu yılların beyaz ırkçılarının zencilere bakışından farkı yok.

Obama'nın şimdiye kadar ifade edilen söyleminde, Amerika'nın tabii ki daha etkili bir hegemonik arayışı sözkonusudur. Ama aksini niye düşünelim ki? Amerika'nın ister Bush eliyle isterse de Obama eliyle bir hegemonya arayışı içinde olmasından daha doğal bir şey olamaz.

Uluslar arası ilişkilerle ilgili algılarımızın daha gerçekçi değerlendirmelere kavuşması bu gerçeği baz almalıdır.

Bu değerlendirmeyi yaptığımızda ise bizim bu dünyada bir aktör olarak kendi varlığımıza inanmamızın bundan daha önemli olduğunu da anlamamız gerekiyor.

Daha önce de sormuştum, bir daha sorayım: hiç bir şeyin değişmediğinden başka söyleyecek bir şeyi olmayanlar niye konuşur-yazar ki?

Konuşup-yazdıklarının bir şeyi değiştirebileceğine inanıyorlarsa, yine de bir ümit yok mudur?

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT