1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Değerlerimize Göre Bir Dünya Düzeni Hayal mi?
Değerlerimize Göre Bir Dünya Düzeni Hayal mi?

Değerlerimize Göre Bir Dünya Düzeni Hayal mi?

Herşeyi tozpembe görmeye-göstermeye gerek olmadığı gibi, umutsuzluklara saplanıp kalmanın da bir mânâsı yok..

A+A-

Değerlerimize göre bir dünya düzeni, hep hayal olarak mı kalacak?

Selahaddin E. Çakırgil

Her sosyal bünyenin işleyişinden dolayı, şikayetler her zaman vardır.. Herkesi memnun edecek bir yönetim biçimi de henüz keşfedilmemiştir ve olması da düşünülmemelidir..

Hattâ, hiç şikayetin olmadığı bir toplum düzeni, normal de değildir..

Ancak, bir sosyal hayatın işleyişinde, aklen yapılması gerekli ve de (mevcud insan gücü, sosyo-ekonomik, iç ve dış siyasî dengeler ve kültürel imkan ve kaynaklar açısından) mümkün olanlar istendiğinde, o mümkün olan talebler yerine gelmiyorsa; işte orada, toplumun yönetiminde bir takım ciddî pürüzler boyvermeye başlar..

Bu bakımdan bir toplumu teşkil eden ferdlerin olması gerekenler noktasında birleşmesinden, görüş birliğine varmasından çok; olmaması gerekenler konusunda görüş birliğine varması hedeflenir.. Ve olmaması gerekenler konusunda ne kadar çok ittifak, görüş birliği sağlanırsa, o toplumun o kadar sağlıklı olduğu düşünülür..

Toplum ferdlerini birbirine bağlayan en güçlü bağlardan birisi, adâlet düşüncesi, inancı ve bağıdır.. Her toplumda, adâlet için farklı kıstaslar olsa bile, eğer düzenlemeler, yapılanlar toplumun vicdanını, adâlet düşüncesini yaralamıyorsa, veya derin yaralar açmıyorsa, o zaman, toplumun kendi içinde tutarlı ve yönetilebilir bir konumda olduğu düşünülür.. Elbette, bu durum, bazen, narkoz yemiş, uyuşturulmuş toplumlar için de geçerlidir.. O da, sosyal hastalığın derinliğini gösterir.. O gibi toplumlarda, hiçbir şeyin artık doğruya gitmeyeceği kanaati giderek daha bir yaygınlaşır, sosyal bezginlik ve karamsarlık, toplumu daha bir atalete sürükler..

Hatırlayalım ki, Osmanlı’nın son asırlarında, hele de son yüzyılında, artık, içine düşülen bu karamsarlık, toplumu o kadar derinden sarmış ve sarsmış ki, durumu izah etmek isteyenler,  bundan sonra, toplumun iyileşmesinin düşünülmemesi gerektiğini dillerine dolamışlar,  Ahirzaman’ın yaklaştığı, Deccal’ın zuhûr edeceği günlerin yaklaştığı, dünyanın ömrünün de tamam olmuş olabileceği gibi büyük laflar etmişler, karamsarlık toplumun hemen her kesimine sirayet etmiş ve bu da bütün toplumun üzerine bir gulyabanî gibi abanan bir karamsarlığın çökmesini beraberinde getirmişti..

Ve bugün ise, toplum yüzyıl öncesine göre, herhalde o karamsarlık içinde değil.. Ve dahası, çoğu kimse, kendi iradesi dışındaki muhtemel gelişmelere göre, sorumluluklarını düşünmek yerine, kendisinin şer’î ve aklî sorumluluklarını yerine getirmenin daha bir şuûrunda..

(Bir gün, Mehdî inanışının çok yoğunluklu bir inanç konusu olarak algılandığı bir coğrafyada, resmî televizyondan, o coğrafyadaki itiqadî kaynaklara göre Mehdi hakkındaki bilgiler verilmiş ve O zuhûr ettiğinde, bir rivayete göre 7, bir rivayete göre 21, bir rivayete göre de 40 yıl adâletle hükmedeceği ve sonra da Qıyâmet’in kopacağı dile getirilmişti de, böylesine bir bilgilendirmenin, toplumda daha bir karamsarlık meydana getireceği tartışma konusu olmuştu.. Çünkü, o, büyük hayal ve ümidlerle Beklenen, bugün zuhûr etse, en fazla hükmedeceği zaman sınırlı olup, sonra dünyanın sonu geleceği ileri sürülünce.. O toplumda nasıl bir ruhî canlılık olur?)

*

Evet, herbirimizin sosyal hayatın işleyişinden şikayetlerimiz olur..

Özellikle de, adâlet’in bir cüz’ü olarak anlatılan maddî dünya nimetlerinin dağılımında (qıst’da) sağlıklı bir düzenlemeye ulaşılamazsa, o toplumlarda rahatsızlıklar derinleşir ve o toplumu meydana getiren ferdler arasındaki bağlar zayıflar ve hattâ kopar..

Meşhur rivayettir..

Hz. Osman’ın hilafeti döneminde, Halife’nin huzurunda, dünya nimetlerinin dağılımındaki ölçü tartışılırken, (eskiden yahudi olup, müslümanlığa geçmiş birisi olan) Ka’b’ul Ahbar isimli bir kişi, ‘Kişi, şer’î ölçülere riayet ederek kazandıklarının zekâtını, vergisini verdikten sonra, geride kalan servetiyle, gerekirse, evinin duvarını taş ve tuğla yerine altın külçeleriyle de örebilir..’ kabilinden bir görüş açıklayınca, Ebû Zerr-el’Gifarî hazretleri, ona elindeki sopayla, (Seni yahudi, seniii!.. Demek ki, hâlâ eski inancından vazgeçmedin..’ diye vurmuş ve Halife’nin huzurundaki bu davranışının yersizliği gerekçesiyle sürgüne gönderilmişti..

Aradan asırlar geçtikten sonra..

Yazının Devamı…  

HABERE YORUM KAT