Değerler Harisleştiğinde

07.02.2013 16:27

MURAT AYDOĞDU

“Ve insanların çoğu sen ne kadar hırsla çabalasan da Mümin değildirler” 12 Yusuf, 103

Velev ki, bir deha olsan da!

Bir ruh, bir hareket olarak “Deha1”  İnsanda, kendilerine ve toplumsal davranışlarına “Kural Koyan” bir yetenek olarak ortaya çıkar. Bilgi’nin işlenmesinde Dahi’ler toplumunda yönlendiricileri olur.

Batı Aydınlanma Felsefesine kadar süren bilgi’nin İnsan doğasından mı kaynaklandığı, yoksa yaşadığı kültür ve toplumsal çerçeveden mi kaynaklandığı tartışması sürer gider. Bu iç doğa ile dış doğa çatıştırılması tavuk - yumurta ikilemi çerçevesinde kendine diyalektik bir tartışma ortamı kazandırması; belki de bizim bilgi epistemolojimizdeki “afaki ayetler - enfüsi ayetler” etkisindeki salihlerin toplumu ıslah çabaları ile “bir toplum nefsinde olanı değiştirmedikçe o toplumun değişmeyeceği” kuralların sinerjisine2 karşılık gelir.

İnsanoğlu Düşünce tarihi boyunca, bu yeteneğin toplum davranışlarına koyduğu kuralların kaynağını belirlemeye çalışır. Kaynağın belirliliği kuralların ve bunların barındırdığı değerlerin de düzenliliğini, anlamını belirlerken, sık sık belirsizlik3 ve karmaşanın sonucu değerler örselenmeye başlar. Septisizm3 olarak biline şüpheciliğin katı ve gelenekselleşmiş yargılara karşı kısmi yararları vardır. Ama bu dahi Batı tarihinde anlam ve zemin kaymasına uğramaktan kurtulamaz. Yunan Felsefe tarihinde Pyrron şüpheciliği gereksiz tartışmalara ve mutsuzluğa götürdüğünden dolayı düşünceye bile şüpheyle yaklaşır ve Nihayetinde Pyrron’un ardılı Timon; ”Yapabileceğimiz tek şey, düşünüp karşı koymadan doğa yasasına uymaktan” söz eder.  Bilgi insanı her zaman Değer’e, Erdem’e ulaştırmıyordu.  Yunan sofistlerinin4 zamanla bilgiyi tekellerine alan demagogları ile örselenmiş, belirsizleştirilmiş değerler, Eflatun tarafından ideler dünyasına atılıp korunmaya alması çalışılır. Sonraki Hermetiklerin bu ideler âlemine kurdukları batıni ilişkiler üzerinden topluma hükmetme ve bunun yanında batıni ilişkileri de ruhban bir sınıfa tahsis etmeleri bir yanda, düşüncenin reelden kopmasına neden olan bu düalist bakış açısının etkisi diğer yanda toplum tekrar bu belirsizliğe kapılır. Değerlerdeki bu örselenmenin üstesinden gelme misyonu, tekrar bir dâhinin Aristo’nun elinde Eflarun’un aşkın metafiziğine karşı içkin metafizik ile alan bulur. Bu sürekli tekrarlanan bir durum Jean Paul Sartre’ın cogito5’suna kadar uzanan, soyut bilgiden ve bunların demogojik kısır tartışmalarından sıkılan insanın olayları doğal ve akışı içerisinde değerlendirmesine yol açar. Gerçekte bu sürekli savrulmalar Batı Düşüncesinde uzun yıllar kaybolan metafizik boşluktan, mana yüklenemeyen Yaşam’dan kaynaklanmaktadır. Buna cevap verebilecek, bağlantıları oluşturacak Vahyi bir bilginin Kilise dogmatizmi ve tekelinde olması da o kanalı tıkamıştır. Artık şüpheciliğin geldiği mecra’da agnostisizm3 olan vahyin tamamen dışlanmasındır.

Her ne kadar Gnostisizm’in, bizim anladığımız anlamda bir gayb ve bunun vahiy ile insanlığa sunulması olmasa da Batı düşünce dünyası bu ayrımı yapmadan bütünü ile ve metafizik adı altında gayb’ı dışlar. Descartes’le başlayan kopuş’un adımlarından birisi olarak Baruch Spinoza’yı anmadan geçmeyelim. Spinoza6 deterministik bir çağın da habercisidir. O’na göre insanda özgür irade yoktur, ihtiyaçlardan doğan bir kaçınılmazlık Spinoza’da Yaratıcıya kadar varan bir sebepler zincirine bağlıdır. Deizm, belki de 18.yüzyılın henüz hazır olmayan Materyalist Determinizm’in hazırlayıcısıdır. Aslında Spinoza bir şeyin de farkındadır ona göre “İnsanlar doymak bilmez harisliklerinden dolayı bütün doğa’ya hükmetmeye çalışırlar.” Muhtemelen de doğru bazı tespitlerin deterministik bir zeminde seyrinde problem vardır. İnsan iradesi üzerindeki İslam dünyasındaki tartışmalar hiçbir zaman Gayb’ı dışlamaya gitmemiştir.

Günümüz Liberal düşüncesinin köklerinde Kant7’ın, değerleri ve bunun belirlediği yargıyı insan beğenisine bağlaması ile “Beğeni Yargısı7” adını verdiği bireycilik vardır. Liberalizm; Aydınlanmanın hemen öncesinde Rönesans Hümanizm’i yani değer ölçüsü olarak İnsanı merkeze alan, ama bu git gide Tanrı yerine koyulan bir benmerkezciliğin de ürünüdür. Metafizik olarak algıladığı ve değerlerin kaynağını İlahi gören Hıristiyanlık öğretisine karşı insan merkezli metafizik anlamlandırma Liberalizm’deki materyalist öz’ü de saklamaktadır. Arayışın, boşluğun Sartre’da Varoluşçuluğa kadar varmasında bile bu mistik bir insan öznesi vardır. Yine bu nedenle olacak, Materyalistler kendi açılarından haklı olarak Sartre’ı materyalist olarak anmazlar.  Bu “Beğeni Yargısı” aslında arzuyu hırsa, bilgiyi de güç ve tahakküme dönüştürecek kodlar içermektedir. Buna karşılık “Beğeni Yargısı”nın da toplumsal çerçevede oluşacağını savunan Sosyalist düşünce yer alır. Her iki düşüncede de İnsan iradesini bireysel ya da toplumsal çıkara bağlamakla yetinmeyen, “nefsani” ya da “sürü güdüsü” içerisindeki dünyevileşme/sekülerleşme gizlidir. İşte, hırs ve tahakküm doğuran ortak paydada buradadır. Devinim/ruh birbirine bağlı bu iki birey - toplum çelişkisinden bağımsız olmalıdır. İster Eflatun’un aşkın metafiziği, ister Aristo’nun içkin metafiziği; “Batı Aydınlanması” metafiziği reddederek ya da onu belirsizleştirerek “mana” ile olan bağını kopartmıştır. Birey’in sahip olma hırsı üzerine şekillenen Liberalizm karşısına totaliter bir toplum modelini, Sosyalizmi almış ve her totaliter toplumda “Yeni Üst Sınıf” ki, buna ister; “Politbüro”, ister “Oligarşi” deyin kendi “İhtiraslı” müstekbir sınıfını üretecektir.

Sorunun kökünde oluşturulan değerlerin dayandırıldığı bir mihenk, bir mizan var. Kilise yıllar yılı, akli değerlendirmeleri devre dışı bırakan Vahiy olarak nitelediği İsa öğretisine teslim olmayı çağıran değişmez bir değer yakaladığı iddiası çöktü çökecek denilen Hristiyanlığın Batı vicdanında yerini hala korumasına bakarak ve sadece kaynağın kirlendiği düşüncesi ile aynı bilgi epistemolojisini kopyaladık. Oysa sorun sadece kaynağın güvenirliliği değil zihni bir Ehli Kitaplaşmaydı. Hatta akli kullanmanın da sadece Kitabi vahyi algılamak olarak sınırlandırılmasında bile aynı etkiler gizlidir. Kitabın, afaki ve enfüsi ayetlerle uyumlu akledilmesi, “İnsan Fıtratı” ve “Toplum Fıtratı” yanında “Doğa Fıtratı” diyebileceğimiz Sünnetullah’ın kavranılmasındaki tevhidi algı oluşturulmasıdır. Bunun öncüleri de dâhilerin, kitabi kavramla konuşursak “Ulul Elbab” ve “Rasihun”ların toplumsal ıslahtaki rolleri ve toplumun nefsindeki değişimdir. 

Tarih boyunca en büyük zalimlerin dâhilerden oluştuğunu düşündüğümüzde ortada hala bir boşluk olduğunu fark edebiliriz. Hatta burada Kitaba dayalı konuşmak ve bilgi kaynaklarına ulaşabilmenin de yeterli olmadığı “Dahi Ruhbanlar”8 da karşımız çıkar. Günümüz Ruhbaniyata dönüşen İslami totalitarizmin Batı kavramı olan Demokrasiye karşı çıkışları da çoğunlukla değerler kökeninden çok Bunun liberal köklerinin kendi totaliter yapılarına uymamasından kaynaklanmaktadır. Sosyalizm bunu Halk demokrasileri şeklinde Parlamenter sistemden ayırarak yaparken “İslami Totalitarizm” kendi tarihsel kazanımı olmayan bu kavramı doğrudan reddederek Oligarşisini daha bir sağlam kılmaktadır. Gerçek sorun ise Demokrasi değil, onun daha işlevsel hali, kirliliklerinden uzak ve bizim kültürümüze uygun Şura prensibini gözlerden kaçırmasıdır. Öyle ki, düşünsel temellerinde istişarenin iktidarını paylaşma olarak algılanmaması için sadece danışmaya indirgeyerek. 

Gerçekte karizmatik özelliğe sahip birçok lider toplumsal yapıda bir çeşit ruhani bir bağ, kutsallık ve buna bağlı itaat kültürü oluşturur. Bu kültür “Lider Fetişizmi”ne kadar gider. Bu kendi kutsalı, kendi kuralları kendi zihin ve düşünce yapısını inşaya kadar ulaşır.

Ben boşluğun, yine insan yapısındaki “Hırs”, tahakküm hırsını da doğuran bir hırs üzerinden şekillendiğini düşünüyorum. Öyle ki, doğru olan bir şeyi bile karşısındakine dayatan bir hırs. Ve ihtiraslarına kapılan bir Şeytan’dan, ihtiraslarına kapılan bir Kabil’den, biz Allah’ın sevgili kullarıyız diyen İsrail Oğullarına kadar uzanan hırs, nihayetinde Müslüman zihinlerine kadar uzanan bir hırs.

Voltaire9 özgürlüğü imkânsız görenlerdendir. O’na göre “Hayvanlar akılsız olduklarından özgürdürler ve insanlar da hayvani yönleri ile eşit ve özgür olabilirler, insan aklını kullandığı anda birbirine üstünlük sağlarlar.” Batı aklı haris bir şey olarak mı algılıyor? Onun terminolojisinde Yeryüzü Halifeliği, Yeryüzünü İmar ve Islah etmek diye bir kavram yok mu? Ya da daha iyi bir ifade ile atıl mı kalmış?

Voltaire Candide adlı eserinde değindiği konu da budur. Candide saf bir kişi, öğretmeni Pangloss iyimserliği ve bir düşünür olan Martin kötümserdir. Candide’nin zihin dünyasındaki bu ikilem kötümserlik ve iyimserlik sürekli çekişmektedir. Arayışları karşılaştıkları hayatta duyulan sıkıntı, utanç ve yoksulluğa bir çaredir. Bu üç kişinin yolları İstanbul’a düşer.

İstanbul’da Martin bir Derviş’e sorar; “Derviş Efendi, İnsan denen varlık neden yaratılmıştır?”

Derviş tersler “Sana ne be adam, bu senin işin mi?”

Candide yine sorar; “Ama Derviş Efendi, yeryüzünde ne kadar çok kötülük var”

Derviş baştan aşağı Candide’i süzer “İyilik olmuş, kötülük olmuş, bundan ne çıkar? Padişahımız Mısır’a bir gemi yola çıkarsa içindeki farelerin rahatını mı düşünür?”

Pangloss dayanamaz; “Peki, o halde ne yapmalıyız?”

Derviş tek kelime söyler “Susmalı!”

Üç arkadaş yollarına devam ederler ve yolda bir bahçıvana rast gelirler.

Martin bahçıvana sorar; “Geçenlerde buralarda bir müftü boğdurulmuş, kim olduğunu biliyor musun?”

Bahçıvan; “Bilmiyorum, hiçbir zaman ne bir müftünün ne de bir vezirin adını öğrenmedim. Bu tip işlere karışanların sonu genellikle kötü olur. Ben onlarla uğraşmam, ben sebzelerimi İstanbul’a götürürüm o kadar!”

Pangalos aynı soruyu bahçıvana sorar; “Peki, o halde ne yapmalıyız?”

Bahçıvan; “Bahçemizin yemişlerini yetiştirmeli”

Post Modernizm’in kucağına düşmüş bir radikal İslamcı (!) anlık karşılığını verecektir; “İşte! Bastırılmış, teslimiyetçi ve geleneksel bir zihin” Oysa Voltaire’nin aradığı başka bir şeydir, onun dinamizme ihtiyacı yoktur. Haris olmayan ve bahçesini işleyen insanlar.

Kompleks içerisinde kaybedilmiş dinamizminizi Batı’da aramak yerine, içimizde yer eden ihtiraslardan sıyrılıp Bahçede ne işlenebileceğinin fıkhını oluşturmak gerek. Vurgulanan ana tema’dan sapmadan, müftünün ya da vezirin karşısına çıkıldığında yapılması gereken davranışları farklı bir misale bırakıp, takıntısız çıkarsayabiliyor muyuz? Bence Voltaire’nin Aydınlanması bunu beceremedi.

Evet, Batı Toplumu “Haris” bir toplum modelidir, ama bu harislik diğer toplumlardan da beri değil. Doğu’nun Budizm’inin Hermetizm’den, Taoizm ya da Animizm/Şamanizm Panteizm’den çok ta farklı değil. Ya da bizdeki Sufizm’in her ikisinden de aldığı eklektik modellemeler. Sünni epistemolojideki devlet kutsaması ya da Şia epistemolojisindeki hiyerarşik yapılanmalarında köklerinde benzer şeyler var.

Ama Doğu ve İslam dünyasındaki geniş katmanlara etkisi hiçbir zaman Batı Kültür emperyalizmden ithal edildiği kadar güçlü olmadı. Üstelik en fazla anti-emperyalist söylemi kullanan Post-modernist İslamcılığın(!) iç dünyasında.

İktidar odaklı düşünmenin, acilciliğin handikaplarını yaşadık, Liberal düşünce ve yaşam tarzının sızmalarını, kuşatmasını ve yozlaştırmalarını da gördük bunlara karşı bir miktar bilendik ama daha derinlerdeki, değer yargılarımıza kadar giren yarayı biraz daha deşmemiz gerekecek. Haris bir yara’yı bağlayan kabuğun altındaki iltihabın boşalması için.

“Öff!, Bu kadar, bağlantı sorunları olan, konular arasındaki atlamalar boğuyor insanı” Yakın bir arkadaşımın serzenişi bu. Kategorize edip, sınıflamanın ve keskin ayrımların ardından basitleştirilmiş anlatımın kitleye daha iyi hitap edeceğini düşünüyor. Ama belki de ana problemin de bu olduğunu söylemek istiyor, belki de ona sesleniyorum. Sürekli dikte eden ve söyleyecek söz’ü hiç bitmeyen, kapalı kulaklarının içine nüfuz etmek! Güven olmayan bir bilgi neye yarar?

Bu öyle bir hırs ki, zulmün de temelini oluşturan hırs, çoğu zaman inanmayanlara yönelik, o da yetmedi kendisi ile aynı tarzı belirlememiş kişilere de yönelen bir dayatmaya dönüşür.

Hazırlanmak üzere olan, değerleri ayaklarının altından kaymış ve dönüşümün eşiğindeki insanları ıslah etmeden, zeminini hazırlamadan dayatılan “İslam dediği, öyle algıladığı toplumsal bir modeli” tepeden indiren de bu hırs’tır.

12.103 - Ve insanların çoğu sen ne kadar hırslı10 çabalasan da Mümin değildirler

Hırs bazı durumlarda kendi haricindeki kültürlerin doğru hiçbir şeyi barındıramayacağı bir kibir oluşturur. Oysa aynı kültür içerisinde kendisi metodolojisi ve usulünden farklı yapılanmalar bir yana, Vahye dayanmayan düşünce yapılarının bile tevhidi bütünlüğe sahip olmasa da cüz’i doğruları yakalayamaz mı? Farklı yapılanmalara gelince; velev ki bu eklektik kirler içersin, kimsenin kusursuz olmayacağı ve gasp üzere zulme dönüşmedikçe, irşad ve ıslah çerçevesi içerisinde şiddet ve düşmanlık beslemeyen mücadele literatürüne sahip olmayanların hırs’a ve nihayetinde tahakküm dönüşmesi de kaçınılmaz.

2.96 - Her halde onları (İsrail Oğullarını) insanların hayata en harisı,10 müşriklerden de haris bulacaksın, her biri arzu eder ki bin sene ömür sürsün, hâlbuki çok yaşamak onları azaptan uzaklaştıracak değil, onların neler yaptıklarını Allah görüyor.

Salihlerin mücadelesini İman - Küfür mücadelesi olarak sunarız. İman’ın emanet, küfür’ün örtmek olduğunu bilmemize rağmen, sık sık bunu inançlı - inançsız olarak açarız. Zulümat’ın insan nefsine yönelik, kendini zayi eden boyutu ile diğerine yönelik gasp’ını da karıştırırız bazen. Zalim sınıflamasının toplumsal ilişkilerde zulmeden gasıpların vurgulandığından hareketle direnişin her türlü zulme, ama şiddetin, düşmanlığın sadece nesnel gasp’a karşı olacağını da kaçırırız. Öyle an gelir ki; Mümin adı altında bir gasıp, zalim, Kâfir adı altında gasp edilen, mazlum ile karşılaştığımızda içimizde tepe taklak olan bir şeyler hissederiz. Hissedemezsek bu çok daha kötü, bize bulaşan hırs, bizi kuşatan bir kimliğe dönüşmüştür artık. İsrail Oğullarından farkımız da kalmaz.

İslam dünyasının birçok bölgesinde insanlar gasıp ve dikta yönetimlerine başkaldırmakta, bunu yaparlarken geçimlik ve dünyevi bazı gereksinimlerini de göz ardı edememektedirler. İslami bilinç ve İmani duruş konusunda zaaflarla malul topluluklar yine de güven ve aidiyet duyguları ile Müslüman şahsiyetlere, kurumlara yönelmektedirler. Yeteri kadar uyarılmamış, değerleri içselleştirememiş ya da bunların asılları ile bağları kısmen kopartılmış toplulukların nezdinde oluşturulmamış zeminler üzerinden acilci tavırlar muhakkak ki bu kesimlerin gözünde itici gelecektir. Oysa Kuran’ın uyarısı açıktır.

2.256 - İnsanları Dininizden soğutmayın11, artık rüşd, dalâletten ayrıldı, artık her kim Tagutu inkâr edip Allaha iman ederse o işte en sağlam yol üzeredir. 

49.7 - Hem biliniz ki içinizde Allah’ın Resulü var, eğer o birçok işlerde size itâat eder olsa haliniz yaman olurdu ve lâkin Allah size imanı sevdirdi ve küfrü, fıskı, isyanı gözünüzde tiksinç11kıldı

10.99 - Eğer Rabbin dilese idi yeryüzünde kim varsa hepsi iman ederdi, o halde insanları hep Mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın11?

İlk taşı günahsız olanın atacağı bir toplum oluşmadan, kimseyi taşlamayacağımız bir topluluk olmak duası ile…

 

Dipnotlar:

1 - Avrupa dillerinde “deha” kelimesi, yetenek kelimesine karşılık gelen “İngenium” ile beraber “Genius” yani “Cin” kelimesinden türer.

2 - Sinerji kelimesini özellikle kullanmamın nedeni çatışmacı/diyalektik Batı epistemolojisine karşı bizim kültür epistemolojimizin uyumlu vahdetine atıf olsun diyedir. Zira diyalektik/çatışma insan içinde hırs’ı doğuran bir süreci başlatır.

3 - Burada belirsizlikten kastımız sahip olunan bilginin mutlaklaştırılması, bilgiye “Kadir’i Mutlak” anlam yükleme değil, ulaşılabilen bilgiyi yaşama yansıtmaktaki şüpheciliği kast ediyorum. Şüpheciliğin antik kökleri Yunan filozofu Pyrron’a (MÖ 365-275) dayanır. Ardılı Timon’dur (MÖ 320-230), Septisizm kuşkuculuk ve Agnostizm: bilinmezcilik karıştırılmamalıdır. Septisizm daha çok araştırmaya yönelten boyuttadır. Septisizm dünyevi bilgi alanda mutlak’ı yakalayamayacağı düşüncesi tutarlı olsa da, vahyi bilgi ve iman gibi konularda İslam ve inanç literatüründe karşılığı yoktur.

4 - “Sofia” eski Yunanca’da “Bilgi” anlamına gelmekteydi. Sofiler bilgiye âşık dahi insanlardı.

5 - “Cogito”; Descartes’in “Düşünüyorum o halde Var’ım” çıkarsamasını “var olduğumdan dolayı düşünmekteyim” şekline çeviren Jean Paul Sartre muhtemelen sonu gelmez ideolojik ve felsefi tartışmaların ardından bu sonuca ulaşmaktadır.

6 - Baruch Spinoza (1632-1677) Etika adlı eserinde konuya şöyle açılım kazandırır “İnsanlar, kendi isteklerini güden nedenleri bilmedikleri için, kendilerini özgür sanırlar”

7 – İmmanuel Kant (1724-1804), Beğeni Yargısı: Kant insanda üç türlü yetenekten bahseder, bilgi, arzu ve beğeni. Bilgi’yi teorik akıl çerçevesinde, arzu’yu pratik akıl çerçevesinde değerlendirirken beğeni için de ilkeler arama çalışması onun bütün çalışmalarının merkezindedir.

8 - Acı ile karşılaştığımız “Ruhban Oligarşisi” yeni bir şey de değil; Kitabımız bize Ahbariyun ve Rabbaniyun’u anlatır.

9 - François Marie Arouet Voltaire (1694-1778) : Aydınlanmanın önemli filozoflarındandır.  Candide adlı denemesini 1759’da yazar   

10 - Hırs: Aşırı düşkünlük, herhangi bir şeyi kazıyıp sıyırmak için kullanılan kelime, yeryüzünü toprağı aşındıran yağmur bulutları, kafayı kanatmadan sıyıran yaralar için de kullanılır (Ragıp el-İsfahani, Müfredat’tan) Kafayı sıyıracak kadar takıntı yapmak herhalde fanatizmin boyutlarını da hırsla açıklamaktadır.

11 - Ayetlerde Kerih olarak geçen kelime zorlanmak, tiksinmek, hoşlanmamak, soğutmak anlamlarını taşır. Şedit ya da Cebr gibi hukuki işlevlerden çok toplumsal bir boyut taşır. Allah Elçisine atfedilen rivayetleri de bu ayetlerin tefsiri olarak alabiliriz. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin.” Başka bir rivayette de: “Isındırın, nefret ettirmeyin.”[Buhârî, İlm 12, Edeb 80; Müslim, Cihad 6, 7, (1732-1733)]

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim