1. HABERLER

  2. HABER

  3. GÜNDEM

  4. Davutoğlu: Dışarıdaki Düşmanlar Değil, İçerideki Hâinler Zorladı
Davutoğlu: Dışarıdaki Düşmanlar Değil, İçerideki Hâinler Zorladı

Davutoğlu: Dışarıdaki Düşmanlar Değil, İçerideki Hâinler Zorladı

Başbakan Davutoğlu, Ortadoğu politikasını yürütürken en çok nerede zorlandığıyla ilgili soru üzerine, "Dışarıdaki zorluktan çok içerideki zorluğu görüyorum. Türkiye hakkındaki olumsuz algının sebebi dışarıdaki düşman değil ki, içerideki hâinler" dedi.

A+A-

Katar ziyareti sırasında beraberindeki gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu politikasını yürütürken bir Başbakan olarak en çok nerede zorlandığıyla ilgili soru üzerine, "Dışarıdaki zorluktan daha çok içerideki zorluğu görüyorum. Türkiye hakkındaki olumsuz algının sebebi dışarıdaki düşman değil ki, içerideki hâinler" dedi.

Geçen hafta Yargıtay'ın 270 sanıklı Ergenekon davasında hükmü bozmasıyla ilgili soruyu da yanıtlayan Başbakan, "Türkiye'de bazı şeyler ifrat-tefrit arasında gidiyor ve ifrat-tefrit arasında giden hususlar Türkiye'nin normalleşmesini engelliyor" diye konuştu. "Ergenekon veya benzeri bir - içinde yaşamış biri olarak söylüyorum - 2002-2003 yıllarında AK Parti hükümetlerine karşı bir hareketlenme var mıydı? Evet vardı" diyen Başbakan, "Bu hareketlenme AK Parti, milli iradeye yönelik eylem niteliğinde miydi? Evet öyleydi. 27 Nisan e-muhtırası bunun açık göstergesidir. Şimdi bu işin bir yönü. Peki Ergenekon davası adı altında yürütülen davada bir sürü gereksiz insan son derece yanlış yöntemlerle bu davanın içine sokuldu mu? Evet sokuldu. Bunu kim yaptı? Paralel çete yaptı" ifadelerini kullandı.

Başbakan, davanın "doğru zeminden alındığını" vurgulayarak, "Paralel'in mevcudiyeti Ergenekon'u meşru kılmaz. Ergenekonu'un mevcudiyeti de Paralel'i meşru kılmaz. İkisi de aynı ölçüde sistem dışı yapılanmalar şeklinde tezahür etti. Burada önemli olan bizim bundan sonra böyle yapıların ortaya çıkmaması ve bir daha hukuku kullanarak kimsenin zulme uğramaması konusunda ortak bir ilkeye varmamız" diye konuştu.

Davutoğlu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son büyük askeri zaferi, Kut’ül Amare’nin 100. yıldönümüyle ilgili ise, "Kut-ül Amare benim için Ortadoğu’nun Çanakkale Savaşıdır" dedi. "Ya Kut-ül Amare kazanacak ya Sykes Picot" ifadelerini kullanan Başbakan, "Gün gelir Kut-ül Amare ruhu kazanır" ifadelerini kullandı.

Yargıtay'ın Ergenekon kararından Meclis Anayasa Komisyonu'ndaki kavgaya, Kut'ül Amare Zaferi'nin 100. yıldönümünden Kilis'e atılan roketlere kadar gündemdeki birçok konuyu değerlendiren Davutoğlu'nun sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Meclis Anayasa Komisyonu'ndaki kavga

"Komisyon Başkanı Mustafa Şentop’tan olaylar esnasında bilgi aldım. Birileri şiddet kültürüne alışmışsa artık o şiddet her mekâna girer. Mustafa Bey’in bana anlattığına göre sadece milletvekilleri yok orada, danışmanlar da salona giriyor. Danışmanların salona girmeye ve terör estirmeye ne hakkı var? Buranın bir düzeni var. Burası Millet Meclisi. Ona da biz tolerans gösterecek olursak hiçbir yerde düzen kalmaz. Gerekli her türlü tedbir alınır. 

Üye olmayan milletvekilleri gelebilir ama danışmanların, kimliği meçhul kişilerin komisyon salonuna girmesi diye bir şey söz konusu olamaz. Meclis Başkanı’ndan bu konuda gerekli tedbirleri almasını talep ederiz.

Bir teklifi, bir tasarıyı beğenmeyebilirsiniz. Gelir tartışırsınız, konuşursunuz. Kimsenin konuşmayı engellemek gibi bir düşüncesi olmaz. Biz Ankara’dan ayrılmadan önce Sayın Mustafa Şentop ve ilgili arkadaşlarla bir toplantı yaptım. ‘İsteyen herkes istediği kadar konuşsun, bir sınır olmasın ama kesinlikle Meclis kuralları konusunda taviz vermeyeceksiniz’ dedim. Burada da söz talep eden hiç kimse engellen mi? Hayır. Kim ne istiyorsa Meclis’te konuşsun. Ama şiddet uygulamaya kalkarsa buna izin verilmez. Burası rastgele bir mekân değil, burası Meclis. Meclis’te şiddet görüntülerine izin verilirse bunun sonu gelmez. Dokunulmazlık meselesi ise; bakın biz çok ilkeli bir tavır sergiledik. Onlar dediler ki dokunulmazlıkların tümü kalksın. 25. dönemde kendileri dilekçe verdiler, bizim dokunulmazlığımız kalksın diye. Şimdi sanki kendilerine baskı uygulanıyormuş, siyasetten soyutlanacaklarmış gibi bir intiba vermeye çalışıyorlar. Bizim milletvekillerimizin de var fezlekesi olan, ama çekinen kimse var mı? İsmet Bey’in fezlekesi varmış mesela. Fezlekesi olmak mutlaka suçlu olmak anlamına gelmiyor. Meclis’in yaptığı da kimse hakkında hüküm vermek değil. Meclis, yargı sürecinin işlemesi için izin veriyor. O süreç sonunda beraat edebilir, suçlu bulunabilir veya yargı süreci içinde Meclis çalışmalarına yine katılabilir eğer yargının başka bir kanaati yoksa, yargı başka bir karar vermezse. Dolayısıyla kimsenin bu süreçten çekinmemesi gerekir. Ama zannettiler ki biz kaçınacağız. Biz kaçınmayınca şimdi hepsi telaşa düştü. CHP ne yapacağını şaşırdı. Bir destek vereceklerini söylediler, bir vermeyeceklerini söylediler. MHP de aynı şekilde. HDP ise dışarıdaki şiddet kültürlerini Meclis’e yansıtmaya çalışıyor. Buna izin verilmez. Burası onların at oynatabileceği mekân değil. Ne söylemek istiyorlarsa söylerler. Ama komisyon çalışmalarını kararlılıkla sürdürecek, bundan kimsenin şüphesi olmasın."

"ABD ve koalisyon tarafıyla ortak bir çalışma"

Kilis’e roketler düştü. Türkiye ne yapacak? Silahlı İHA’ların kullanılacağı söyleniyor...

"Bu konuda pazartesi bir güvenlik toplantısı yaptık. Bu hafta Genelkurmay Başkanımızla olağan görüşme yapamayacağımız için salı günü bir toplantı gerçekleştirdik. Pazartesi verdiğimiz talimatların nasıl uygulanacağı konusunda fikir teatisinde bulunduk. İstihbarat birimlerimiz, askeri birimlerimiz alınacak ek tedbirlerle ilgili geniş çerçeveli çalışma yürütüyorlar. Bu ABD ve koalisyon tarafıyla da ortak bir çalışmadır. Güvenlik gerekçesiyle detayına girmem mümkün değil. Saldırıların durdurulması ve gerekli cevabın verilmesi için gerekli talimatlar verildi.

Buna kara harekâtı dâhil mi?

"Detaylara girmek doğru olmaz. Askeri gereklilik olarak alınacak her türlü tedbir alındı."

Obama ile görüşecek mi?

Önümüzdeki hafta ABD’ye gezi yapacağınıza dâir haberler yer aldı basında. Bu konu netleşti mi? 

"Bu yeni bir konu değil, 1 Kasım seçimleri sonrası gündemdeydi. Seçim sonrası müteakip karşılıklı temaslar olmuştu ama G-20 Zirvesi ve arkasından Nükleer Zirve oldu ve Sayın Cumhurbaşkanımız Nükleer Zirve’ye katıldı. Şu anda da mutlak anlamda bir tarih tespiti yapılmış değil. Arkadaşlar çalışıyorlar. Netleşince kamuoyuna duyururuz. Daha önce olacaktı. Sayın Cumhurbaşkanımızın Nükleer Zirve'ye katılmasından dolayı ertelendi. Hem benim hem Sayın Obama’nın yoğun bir gündemi var. Arkadaşlar üzerinde çalışıyor."

"Bu yetki bizim elimizde değil"

Muhalefet, 'Eğer Anayasa değişikliği geçerse polis her an bir milletvekilini gözaltına alabilir' diyor. Bununla ilgili bir önlem düşünüyor musunuz?

"Herkes güçler ayrılığı prensibinden bahsediyor. Hepimizin benimsediği prensip. Güçler ayrılığı prensibi, yürütmenin yargıya herhangi bir telkinde bulunmasına karşıdır. Öyle veya böyle. Güçler ayrıldığı prensibi yargının yasamaya tahakkümü ve yasamanın da yargıya tahakkümüne karşıdır. Burada olan ne? Yasama diyor ki, ‘Şu anda bekleyen bütün fezlekelerle ilgili yargı süreci işleyebilir.’ Şunu demiyor; ‘Şu şu şu milletvekilleri suçludur, tutuklayın.' Yasama, sadece dokunulmazlığı kaldırıyor ve yargı sürecinin işlemesine izin veriyor, hüküm vermiyor. Bu yargıyı ilgilendiren bir husus. Yürütmenin başında olan Başbakan olarak ben, açık veya gizli, yargıya şöyle veya böyle yapın diye bir görüş beyan etmem. Ama Türkiye’de daha önce yaşanan tecrübeler de göz önünde bulundurularak, yargımızın daha önce de yaşanan süreçleri dikkate alarak, ortaya çıkacak tabloya karşı en doğra yöntemi benimseyeceğine inanıyorum. Bununla ilgili herhangi bir yönlendirmede bulunmam doğru değil. Bu işin böyle kapsamlı bir boyuta gelmesini muhalefet de istedi. Biz de evet dedik. Dolayısıyla kimse AK Parti’nin, hükümetin bu konuda hesabı vardı diye bir beklenti içinde olmasın. Hangi partiden hangi milletvekili olursa olsun, aynı usûl uygulanacaktır. Bu da yargının elindedir, bu yetki bizim elimizde değil."

"Filistinli kardeşlerimizle ilişkileri müzakere masasında pazarlık konusu yapmayız"

İsrail ile yürütülen görüşmelerde hangi noktadayız? Gazze ve Hamas konusunda nasıl mesafe alındı?

"Biz bu konuda da son derece açık bir tavır sergiledik. Sayın Halid Meşal ile de burada görüştük. Bütün bu adımları en geniş kapsamlı istişarelerle atıyoruz. Türkiye’nin özür şartı 2013’te Mart ayında gerçekleşmişti. O zaman ben Dışişleri Bakanıydım, Sayın Cumhurbaşkanımız da Başbakandı. Sayın Obama’nın İsrail ziyareti esnasında telefonla temas kuruldu. Bir özür aşamasına gelindi. Sonra tazminat konusunda görüşmeler devam etti. 3 yılı buldu bu süreç. Özür metni İsrail’in Başbakanlık sitesinde hâlâ duruyor. Dolayısıyla tazminatta da bir aşamaya gelinmişti. Fakat bölgedeki rüzgârlar farklı yönden esince süreç biraz durakladı. Dikkatinizi çekerim, özellikle de 1 Kasım sonrası bir hareketlenme oldu. 1 Kasım seçiminin, dünyada ve bölgede çok değişik doğal yansımaları oldu. Bu yansımalardan biri de Türkiye’de artık AK Parti iktidarlarının kalıcı olduğu ve yeni bir dönemde bu iktidarla görüşüleceği. Bunun da getirdiği psikoloji ile görüşmeler Aralık-Ocak ayında biraz daha hızlandı. Bizim Gazze ile ilgili bir takım temel taleplerimiz vardı. Bu da Filistinli kardeşlerimizle görüşerek dile getirdiğimiz taleplerdir. Sayın Abbas ile İslâm İşbirliği Zirvesi’nde de görüştük. Gazze’nin elektrik, su, inşaat ve temel ihtiyaçları konusunda ve diğer konularda sağlanacak ilerleme ile birlikte anlaşma neticeye varabilir. Çok ileri bir aşamaya gelmiş durumda. Bu anlaşmanın Gazzeli, Filistinli kardeşlerimize olumlu sonuç doğurması için bazı ince işler kaldı. İnşallah hayırlısı ile çözülür. Bu yolla Filistin’e yardım elimizi uzatmak istiyoruz. Filistin barışı başta olmak üzere bölgedeki gelişmelerde daha aktif rol oynamak istiyoruz."

İsrail tarafının Hamas ile ilgili doğrudan talepleri var mı?

"Bunlar ayrı konulardır. Biz Filistinli gruplarla ve kardeşlerimizle ilişkileri müzakere masasında pazarlık konusu yapmayız. Her halükârda ve her şartta Filistinlilerin yanındayız. Hamas, El Fetih bütün Filistinli kardeşlerimizin yanındayız. Öyle veya böyle, hangi dönemde ve hangi şartlarda olursa olsun, Türkiye hep Filistinlilerin yanında olacaktır. Bunun da sınırlarını, hedeflerini ve karakterini sadece Türkiye belirler."

Bursa'daki patlama

Bursa’da patlama oldu, Soma’da da benzer bir girişim söz konusuydu.

"Konuyla ilgili tespitler devam ediyor. Tam tablo ortaya çıkmadan söylenmesi erken olabilir. Ama terör tehdidi her ülke için geçerli. Bu konuda güvenlik birimlerinin yerinde ve doğru müdahaleleri oldu. Hem Bursa’da hem de Konya’da. Dolayısıyla olağanüstü bir çaba içindeyiz. Gereğini yapıyoruz. Türkiye terör tehdidi karşısında her türlü tedbiri almaktadır."

"Kut-ül Amare benim için Ortadoğu’nun Çanakkale Savaşıdır"

Birinci Dünya Savaşı'nın ortaya koyduğu o Sykes Picot düzeninin yüzüncü yılındayız. Yeni bir düzen arayışı var. Bölge başkentlerinde dolaşıyorsunuz. Bölgenin liderlerinde, politik hareketlerinde buna dönük bir idrak, bir anlayış, destek görüyor musunuz? Yoksa kendinizi çok mu yalnız hissediyorsunuz? Ayrıca Türkiye’nin Ortadoğu politikasını yürütürken bir Başbakan olarak en çok nerede zorlanıyorsunuz? Askeri kapasite sorunu mu, ekonomik kapasitesi mi, entelektüel dünyanın desteği mi, en çok nerede sıkıntı yaşıyorsunuz? 

"Bu konuda çok çalışmış birisi olarak söylüyorum: Yüzyılın parantezi bir yerlerde kapanmak durumunda. Onun için Kut-ül Amare geçen sene Genelkurmay Başkanımıza da söyledim, bir tek Askeriye’de kutlanıyordu. Benim içimde de bir ukdeydi. Bütün hazırlıklar eski YÖK başkanımız Gökhan Çetinsaya’nın emeğiyle tamamlandı. Sayın Cumhurbaşkanımızın himayesinde ilk kez kutlanmış oluyor. Kut-ül Amare Savaşı benim için Ortadoğu’nun Çanakkale Savaşıdır. Çanakkale’de İstanbul savunuldu. İstanbul’a ulaşmak istiyordu işgâl orduları. Kut-ül Amare’de de Bağdat savunuldu ve muhteşem bir zafer kazanıldı. Beni Kut’tü’l Amare Savaşı'nda etkileyen yön; Türk, Kürt, Arap, Müslüman, gayrimüslim, Keldani, Suryani, Sünni, Şii… Herkesin bir arada olduğu bir savaştı. Beni Temim’in, Şeyh Temim’in (Katar Emiri) kabilesi de oradaydılar, onlar da orada savaştı. Basra’da hâlâ bütün Şii aşiretlerinin aşiret sembolü ay yıldızdır, taa Osmanlıdan beri. Hepsi Kut-ül Amare’de savaştılar. Hep söylüyorum; ya Kut-ül Amare kazanacak ya Sykes Picot. Sykes Picot, Kut-ül Amare’den bir süre sonra yapıldı."

"Gün gelir Kut-ül Amare ruhu kazanır"

"Bizim bütün meselemiz, emin olun Arap Baharı’nın öncesinde de sonrasında da olabilecek her aktörle konuşup bölgeyi bütünleştirmek, bölgede bir ortak kader birliği oluşturmak. Hiçbir zaman etnik temelli, mezhepçi politika takip etmedik. Etnik temelli politika takip etsek Irak Kürt bölgesiyle aramız bu kadar iyi olmazdı. Mezhepçi politika izlesek Allavi ile aramız bu kadar iyi olmazdı. Böyle bir şey yok. Arap Baharı büyük bir şans doğurmuştu. O şans maalesef Esed rejiminin gayri insani suçlarının mukabele görmemesi ve Mısır darbesiyle rüzgâr değişti. O büyük ümitler sarsıldı. ‘One Minute’ ile Sayın Cumhurbaşkanımızın nasıl ses getirdiğini düşünün. Türkiye’den gelen sese bir ilgi vardı. Arap Baharı’nın yok edilmesinin gerekçesi de bence bu ilgiydi. Türkiye gibi bir başarı hikâyesinin tekrar etmesinden korktular. Bunu bölgedeki tutucu, statükocu unsurları, aktörleri güçlendirerek yaptılar, bu bazen Esed oldu, bazen Sisi. Bu çelişki hâlâ yaşanıyor. Ben tarihin akışının geciktirilebileceğini ama durdurulamayacağını düşünüyorum. Gün gelir Kut-ül Amare ruhu kazanır.

"Dışarıdaki düşmanlar değil içerideki hâinler zorladı"

Bizi en çok zorlayan, bütün bu tarihi ve insani boyutu Türkiye’de anlayamayan muhalif çevreler oldu. Dışarıdaki zorluktan daha çok içerideki zorluğu görüyorum. Türkiye’nin askeri kapasitesi çok sınırlı değil. Ama o askeri kapasiteyi kullanmak istediğinizde yaptığınız her hamleyi teröre destek gibi yansıtan bir muhalefetiniz varsa veya o askeri kapasiteyi milli stratejinin parçası olarak görmeyip dünyaya şikâyet eden bir muhalefetiniz varsa, paralel devlet yapısı diye bir çete varsa ve bütün dünyada Türkiye’nin yaptığı her hamleyi kötüleyen, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan ihanet çetesi varsa, işte zorlandığınız yer odur. Türkiye’nin bu kadar büyük insani destan yazdığı bir dönemde, Türkiye hakkındaki olumsuz algının sebebi dışarıdaki düşman değil ki, içerideki hâinler. MİT tırları operasyonunun nelere yol açtığını bilmiyor musunuz? Askeri kapasite dediğiniz kapasiteyi kullandığınızda, o kapasiteyi milli bir kapasite olarak görmeyip hâince tuzaklar kuranlar, esas bizi zorlayan bu hâinler oldu. Yoksa Arap halkları bizim yanımızda."

"Bizim için hoş olmayan Rusya ile olan"

Sayın Dışişleri Bakanı BAE’deydi. Büyükelçilerinin Ankara’ya gelmesi bekleniyor.

"Dikkat ederseniz, 1 Kasım sonrası dış politikada kademeli bir şekilde ciddi bir toparlanma var. Mesela Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz çok daha iyi bir aşamada. Sayın Cumhurbaşkanımızın Suudi Arabistan ziyareti sonrasında ilişkilerimiz son derece doğru bir eksende ilerliyor. Sonra ben de gittim. Suudi Arabistan ile Mısır’daki darbe sonrası yaşadığımız şey düştü. İran’a önce ben gittim, sonra Sayın Ruhani Cumhurbaşkanımızın davetlisi olarak ülkemize geldi. İran ile ilişkilerde de karşılıklı diyalog içinde istişare başladı. Ürdün’e ziyaretimiz oldu. Yunanistan’la yüksek düzeyli işbirliği konferansı yaptık. Baktığınızda Libya önemli. Libya’da ulusal birlik hükümetinin kurulmasını sağlayan aktörlerdeniz. Bizim için hoş olmayan Rusya ile olan. Bu da siyasi iradeden çok Rusya’nın hava sahamızı ihlâl etmesinden kaynaklanan doğrudan bir ihlâl. BAE ile Mısır darbesi sonrası ciddi gerginlikler yaşadık doğru ama Dışişleri Bakanımızın Sayın Çavuşoğlu’nun çok güzel bir ziyareti oldu. Bu anlamda bütün tablo önemli bir alan açıyor. İsrail ve Filistin ayağında da olumlu gelişmeler var."

Karaman'daki istismar

Karaman’daki cinsel istirmar davası... Barınma sorunu da ortaya çıktı. Evlerde barınmanın yol açtığı sorunlar var. Köylerde... Açık alan var... Bununla ilgili bir eylem planınız var mı?

"Karaman'daki olay konusunda sanki bizim taraftan bir sükûnetle karşılanmış gibi bir algı oluşturulması son derece yanlış. Bu konuda tavrımız hiçbir zaman tolere edici olmadı. Hukuki olarak takipçisi olduğumuzu, verilebilecek en ağır cezanın verilmesi gerektiğini de söyledim. Yargı da caydırıcı nitelikte bir ceza verdi. İkinci konu eğer bir yurt ve barınma ihtiyacı varsa devlet bunun gereğini yapar. O dağlar, Karaman’ın dağları, okuma şartları açısından Türkiye’nin en zor ve çileli yerlerinden biridir. Çocuklarımızın ihtiyaçları neyse karşılarız. Genelde de bu bir sıkıntı ise gerekli tedbirleri alırız. Bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayız."

 

 

"Laiklik tartışması: Devletin temel nitelikleri konusunda bir husus gündeme gelmedi"

Laiklik meselesindeki tartışma sonlanmış gibi görünüyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve sizin de yaptığınız açıklamalar var. Fakat son 24 saatte yansıyan haberler var. Sayın Cumhurbaşkanı en son bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada 'İslâm vurgusuna gerek yok' dedi. Acaba bu konuda beyin jimnastiği mi yapıldı?

"Biz günlerdir son derece önü açık şekilde farklı görüşlere sahip akademisyenlerin katıldığı, benim de kimine katıldığım fikri egzersizler yapıyoruz. Daha önce hazırlanmış metinler var, çalışmalar var. Şimdi açıkçası bir müzakere metni hazırlamaktan daha çok, bir Anayasa Komisyonu olmadığı için, en iyi metni nasıl çıkarırız diye tartışıyoruz. Olsun mu, olmasın mı noktasında çok fikirler ifade ediliyor. Bu konularda dile getirilebilecek hususlarda, fikir özgürlüğü çerçevesinde görüşler dile getirilebilmeli. Nihayetinde çıkan metne bakmak lâzım.

Bütün bunlardan hareketle AK Parti’nin anayasa konusunda şöyle bir husus var: Dışarıya yansıyan yorumlar üzerinden değerlendirmelerde bulunuluyor. Bu yorumlar ve haberlerde bazen manşetten veriliyor. Bu toplantılarda her görüşten akademisyen var ve en liberalinden en formel hukuku savunana kadar herkes görüş sergiliyor. Anayasa uzun olsun diyen de var, kısa olsun diyen de var. 

Nihayetinde metin çıktığı zaman bu AK Parti’nin metnidir der ve bunu eleştirebilirsiniz. Bu görüşmelerin hiçbirinde devletin temel nitelikleri konusunda bir husus gündeme gelmedi. Böyle bir şey söz konusu dahi değil.

Anayasada değiştirilemez madde olsun mu olmasın mı bu tartışıldı. Açık anayasa ve kapalı anayasa kavramları kapsamında gündeme gelen konular oldu.

Bazı manevi değerlere atıf olsun mu diye görüş belirten akademisyenler oldu, olmasın diyenler de oldu. Birçok çağdaş anayasada böyle atıflar var. Dolayısıyla bunları da müthiş tansiyonu artırıcı hususlar olarak görmemek lâzım.

Biraz rahat olalım. Anayasa tansiyonla yazılmaz, sükûnetle ve suhûletle rahat olarak yazılır. Her kelimeden, her kavramdan ürkecek olursak çağdaş bir anayasa yazma şansımızı kaybederiz.

"Din-devlet ilişkisinin ekseninden kayması durumunda nelerle karşılaşılacağını en iyi biz tayin ederiz"

Dediğim gibi devletin nitelikleri konusu gündeme gelmedi fakat bunun nitelikleri konusu ayrı bir meseledir. Laiklik ilkesi yıllardır geçerli olmasına rağmen 28 Şubat’taki laiklik yorumuyla, herhangi bir başörtülünün bırakın kamu görevini okula gitmesi mümkün değildi. Gayrimüslimlerin mülkleri ile tasarrufta bulunmalarında zorluklar vardı. Şimdi aynı prensip orada fakat özgürlükçü bir yorumla böyle bir uygulama yok.

Şunu da ifade edeyim; biz nihayetinde bir boşlukta yaşamıyoruz. Son 6 yıldır bölgemizde yaşanan hususları, hatta Türkiye içinde bu paralel çete ile yaşanan sorunları göz ardı eden bir tutum sergileyebilir miyiz? Bunların hepsini biz yaşıyoruz. Din-devlet ilişkisinin ekseninden kayması durumunda nelerle karşılaşılacağını en iyi biz tayin ederiz. Bu paralel çetenin rasyonel olması gereken bir hukuk alanını nasıl metafizik, mehdi yani dini görünümlü ama din dışı yorumlarla tahakküm altına almak istediğini biz yaşadık. Benim odam dinlenildi. Sayın Cumhurbaşkanımızın odası dinlenildi. Belki bu dinleme aletini yerleştiren dini bir vecibe yaptığını zannediyordu.

Şimdi bunlara baktığınızda, bütün bu tecrübeleri yaşayarak metnin en özgürlükçü olmasını arzu ediyoruz. Laiklikte ne 28 Şubat ne Ergenekon ne ondan önceki şeyler gibi otoriter yorumlarla değil, din istismarına ilişkin bir yorumu da önleyecek ortak bir mutabakata varmamız gerekiyor.

Dolayısıyla bunların hepsini yaşayan ve aklıselim sahibi bir heyetin bu anayasa üzerine çalıştığını hiç kimse unutmasın. Fakat çağdaş anayasalarda olan bazı hususlar da burada tartışıldı diye kimse ortalığı kasıp kavurmasın. Herkes sakin olsun.

Türkiye’nin neye ihtiyacı var diye bana sorarsanız önce sükûnete ihtiyacı var. Sakin ve rasyonel düşünmeye ihtiyaç var. Birbirimizi dinleyerek yol almaya ihtiyacımız var."

Katar ile ilişkilerde somut gelişmeler var mı? Dünya Kupası organizasyonunda 20 milyar dolarlık yatırım söz konusu. Türkiye olarak buradan ne kadar pay alabileceğiz?

"Katar'ın ev sahipliğini yapacağı 2020 Dünya Kupası ve 2030 Katar vizyonu çok büyük bir yatırım potansiyeli barındırıyor. Katarlılar da bu potansiyelin en iyi Türk müteahhitler tarafından değerlendirilebileceğini düşünüyor. Sayın Emir görüşmelerimizde Türk müteahhitlerine güvenini açıkça ifade etti ve Türk müteahhitlerin öncelikli olacağının güvencesini aldık.

Ayrıca sadece müteahhitlik hizmeti değil, Dünya Kupası'nın güvenlik hizmeti başta olmak üzere diğer servislerini de Türk firmalarının yapabilmesi için de görüşmeler sürdürülüyor.

Genelde Türkler gelir, binayı yapar, hizmeti başkası verir anlayışı vardı, hayır binayı da hizmeti de biz yapabiliriz. Katar gibi bir ülkede çok farklı sektörlerdeyiz.

Gıda güvenliği de önemli bir konu. Türkiye’den Katar’a tarım ürünü ihracı da mükemmel bir alan. İkili ilişkilerimizde ciddi bir momentum var. İnşallah Katarlıların yatırımları da artarak devam edecek."

Başkanlık tartışması: Öyle bir ifadem yok. Bulsun birisi çıkarsın, özür dilemeye hazırım

Cumhurbaşkanımız Zagreb’de yaptığı açıklamada partili cumhurbaşkanlığı ve benzeri alternatiflerin de olabileceğini söyledi. Sizin bu farklı alternatifler konusunda çalışmalarınız var mı? Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanının AB ile ilişkiler konusunda eleştirileri oldu. Bu iki konu hakkında yorumlarınız nelerdir?

"Öncelikle dünkü röportajın bugün yansıyan kısmını gördüm. Bir gazeteci arkadaş tarafından beni hayrete düşüren bir soru sorulmuş. Galiba O da sonra bu konuyla ilgili bir açıklama yapacağını söylemiş. Güya ben demişim ki 'Başkanlık sistemini savunursam kendimi inkâr etmiş olurum.' Bu varsayım üzerine Cumhurbaşkanımıza bir soru yöneltmiş bir gazeteci. Böyle bir şey kesinlikle yok. Böyle bir ifadem olduğunu bulsun birisi çıkarsın, ben özür dilemeye hazırım. Olsaydı da hiç çekinmeden söylerdim.

İfademin tam doğrusunu söyleyeyim; ağzımdan çıkan şeyi elhamdülillah unutmam. Şanlıurfa’da gençlerle buluştuğum zaman, gençler 'Siz başkanlık olursa kendiniz ile ilgili kaygı duyuyor musunuz?' diye bir soru sordular. Ben de şunu söyledim; 'Ben 12 Eylül Anayasayası'na hayır oyu vermiş biri olarak bu anayasayı savunmam halinde kendimi reddetmiş olurum. Aksine başkanlık da dâhil bu anayasanın tümden değişmesinin gerekli olduğuna inanıyorum' dedim. Söylediğim şey budur. Savunduğum şeyi açık ve net savunurum. Bunun için hiçbir izahate gerek kalmayacak şekilde de net konuşurum. 

Başkanlık sistemi konusunda, Türkiye’nin yaşadığı süreçler de göz önüne alınmalıdır. İşte 27 Nisan e-muhtırası başkanlık ile ilgili en önemli süreçlerden birisi olmuştur çünkü Türkiye’de eşi başörtülü birinin Cumhurbaşkanı olmayacağı gibi bir varsayım bir kriz yaratmış ve bu kriz Türkiye’de cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin önünü açmıştır. Geçmişte yaşananları unutmamak lâzım. Sayın Abdullah Gül’ün seçilmemesi için ne uğraşlar verdiklerini unutmamak lâzım.

"Türkiye’nin ihtiyaç hissettiği başkanlık sistemine dayalı bir anayasa için çalışıyoruz"

Dolayısıyla bu o dönemki Başbakanlık makamını sınırlamak için yapılmıştı. Bu süreç sonucunda AK Parti olarak başkanlık sistemini savunduk ve savunuyoruz. Bir sistem çarpık deniyorsa, ilk yapılması gereken şey revize edilmesi değil tümden değişilmesidir.

1 Kasım seçimlerinden sonra geçmişte anayasa çalışmalarına katılan bütün arkadaşlarımızla bir araya geldik. Cumhurbaşkanımızla da bu toplantıları değerlendirdik. Revizyona dayalı bir anayasa yerine kendi içinde tutarlı bir anayasa yapma kararı aldık.

Partili Cumhurbaşkanı nihayetinde bir revizyondur. Var olan sistemi bir unsurla revize etmektir. Bizim öncelikli hedefimiz revizyon değil, çarpık bir sistem olduğunu söyleyegeldiğimiz bir yapı üzerinde yeni bir adım atmaktansa anayasayı başkanlık sistemi etrafında kurgulamaktır. O sistemi kendi iç dengeleri içinde, güçler ayrımı, özgürlükçülük vesaire ile pür başkanlık sistemi olarak kurgulamaktır. Bunun hepsini deneriz, olmuyorsa başka seçeneklere bakarız. Bir şeyin olmayacağı varsayımı ile yola çıkmayız. Biz müzakere marjı olmayan, Türkiye’nin ihtiyaç hissettiği başkanlık sistemine dayalı bir anayasa için çalışıyoruz.

Bu anayasa çalışmalarımız içinde Cumhurbaşkanlığı başdanışmanları var, geçmişte AK Parti anayasa süreçlerinde olan arkadaşlar var. Yani çok ehil bir kadro ile bunların hepsini çalışıyoruz. Şu anki tek hedefimiz çağdaş, evrensel değerleri barındıran, milli bünyeye uygun, başkanlık sistemine dayanan bir anayasayı yazmak.

"Mülteci geçişi azaldı"

AB ile ilişkilere gelince... AB ile ilişkilerimizin geçmişinde karşılıklı güven sorunu yaşadığımız çok süreçler yaşadık. Bize 'Kıbrıs’ta müzakereler olumlu neticelensin, ambargoları kaldıracağız' diye 2004’te söz verdiler; gerçekleşmedi. Daha sonra birçok süreçte benzer şeyleri yaşadık. Sayın Cumhurbaşkanımızın kaygılarının bu anlamda olması doğal. Biz de bu kaygıyla süreçleri dikkat ve teenni ile yürütürüz. Dolayısıyla AB veya herhangi bir tarafla müzakere yürütürken olabilecek olumsuzlukları da hesap ederek yürütüyoruz.

Ancak 29 Kasım zirvesinden ve 18 Mart anlaşmasından bu yana tabloya baktığımızda; birinci amacımız AB’ye iyi görünmekten öte, insani bir amaçtı. Eğe’de Aylan bebeklerin cesetlerinin sahile vurmaması ve insani dramların yaşanmamasıydı bu amaç.

Bu 3 milyar ilk olarak kasım zirvesinde zikredildi. Biz Suriye dışından gelenlere vize uygulaması başlatacağız dedik, Suriyelilere çalışma izni vereceğiz dedik. Böylelikle bir paket oluştu. Ekim ayında 6800 günde mülteci geçiyordu. 29 Kasım zirvesi kararlarını uyguladıktan sonra ocak ayında 3 bine düştü. Bu da az bir rakam değil. Baktık halen çözülmüyor. 18 Mart’ta oyun değiştirici hamle ile mültecilere net bir mesaj verdik. Mültecilere Türkiye’ye gelmeyin, Türkiye’den geçmeyin, mesajı verdik. Avrupalılara da biz şunları yaparsak siz de bunları yapacaksınız diye bir çerçeve verdik.

Dikkat edin o zaman muhalefet Türkiye mülteci çöplüğüne dönüşecek dediler. Şu anda rakam 90’a, 25’e düştü ve sonra 10 Nisan da 22 Nisan’da filan hiç mülteci geçişi olmamaya başladı.

Siz 4 Nisan’dan bu yana hiçbir mültecinin Ege’de öldüğünü duydunuz mu? Bizim birinci hedefimiz buydu. Avrupa Birliği'nden önce insani olarak, nisan ayının ortalaması 130’du, son hafta yüzün altına düştü ve sıfır olan günler var. Biz zirveyi yaptığımızda 6800 kişi geçiyordu günde ve şimdi 80, 90 civarında. Şimdi geri kabul anlaşmasını yaptığımızda bunun külfetini paylaşmayı AB’den istememizden daha doğal bir şey yok. 

"Hayâl kırıklıkları olursa tepki veririz"

Merkel Gaziantep’e gelerek, yiyecek kartlarını dağıtarak bizim üzerimizden yiyecek yükünü almaya başladı. Temmuz sonuna kadar 1 milyar euro'luk yatırım yapılacak. Bakacağız yaparlar mı yapmazlar mı... Geçmiş tecrübelere dayalı hayâl kırıklıkları olursa tepki veririz.

Vize muafiyetini uygulamazlarsa biz de geri kabul anlaşmasını uygulamayız. Bunlar birbiri ile irtibatlı. Bu bir sınavdır herkes için. Biz kendi sınavamızı çok iyi geçtiğimizi düşünüyoruz. Bundan sonra Avrupa Parlamentosu vize muafiyeti konusunda gerekli adımları atacak. Martin Schulz ile görüşmemde çok net bir şekilde bu süreçte herkesin açıklamalarına çok dikkat etmesi gerektiğini söyledim.

Arkadaşlar devasa meselelerle uğraşıyoruz. Başkaları saygı bekliyorsa biz de onlardan saygı göstermelerini bekleriz. AB veya hangi konu olursa olsun; her şeyi hesap eden, vakur, ortak hedefler konusunda adım atan, istismar edildiğinde de net tavır koymaktan asla çekinmeyiz."

Hırvatistan ziyaretinde beraberindeki gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a, "Başbakan, 'Tam başkanlığı benimsiyorum dersem, kendimi inkâr etmiş olurum' anlamında bir cümle kullandı. Siz de, 'Eğer tam başkanlık sistemi benimsenmiyorsa, partili cumhurbaşkanlığı da olabilir' demiştiniz" denilmişti. Bunun üzerine Erdoğan, "Onu bana değil, Ahmet Bey’e sormanız lâzım. Benim kendi Meşveret Meclisimdeki danışmanlarımla bu konuda çalışmalar yapıyorum. Anayasacı arkadaşlarım tüm dünyayı tarıyorlar, araştırıyorlar. Amacımız alternatifleri de değerlendirebilmek" demişti.

"Bazı baykuşlar var..."

Merkez Bankası’na yeni başkan geldi ve indirim ile başladı. Yeni dönemde Merkez Bankası’nın durumu hükümet ile uyumu ve bunun ekonomiye yansıması nasıl olacak? TTIP anlaşmasına dâhil olmamız için neler yapacaksınız?

"Bir kere, bazı baykuşlar var. Merkez Bankası ataması üzerinden bir kriz çıkacağı beklentisi yayanlar oldu. Felaket tellalları çok ama Merkez Bankası atamasının nasıl rasyonel, ehliyet esasına dayalı olarak gerçekleştirildiğini gördünüz. Sayın Cumhurbaşkanımız ile istişare ettik, olabilecek alternatifleri gözden geçirdik. Murat Bey'i 90’lı yıllardan beri tanırım. Son derece iyi bir bankacıdır, dürüsttür, ehliyetlidir. Erdem Bey de aynı şekilde akademik hayatımdan tanıdığım bir isimdi ve görevini onurla yerine getirdi. Murat Bey, özel sektördeki bankacılık görevlerinden sonra Merkez Bankası’ndaki tecrübeleri ile birleştirip hak etmiş bir şekilde bu göreve geldi. Bu açıdan bakıldığında piyasalara son derece olumlu bir hava verdi. Piyasalarda dalgalanmalar kontrol edilebilir düzeyde.

"Merkez Bankası rasyonel kendi kuralları içinde işler ve biz müdahil olmayız"

Pazartesi günü Murat Bey ile yeni dönemde çalışma çerçevemiz konusunda istişarelerde bulunduk. Merkez Bankası Başkanı, kabineye de 6 ayda bir sunum yapar. Başbakanın da bir nebze danışmanı hüviyetindedir. Birbirinden kopuk, birbirinden gizli görüşmesi gereken insanlar değiliz. Merkez Bankası rasyonel kendi kuralları içinde işler ve o anlamda biz ona müdahil olmayız.

Nitekim alınan faiz kararları doğru kararlardır. Bandın aşağıya çekilmesi bizim de savunduğumuz görüşlerdi çünkü Türkiye’de ekonomide en temel mesele fiyat istikrarıdır. Bir de piyasadaki kredilendirmeyle ilgili bir boyut var. Burada bizim için önemli olan, faizler öyle bir yerde olmalı ki, mevduatı caydırmasın ve krediyi de pahalılandırmasın.

Ve nitekim alt bandın sabit tutulması mevduatların tutulmasına katkı sağlamıştır. Üst bandın aşağıya çekilmesi de kredi maliyetlerinde düşme sağlamıştır. Bu koridor kapandıkça da daha öngürülebilir bir tablo ortaya çıkacak. Böylece hem portföy hem de doğrudan yatırımları daha fazla çekeceğimize inanıyorum. 

Gıda fiyatları konusunda da son Bakanlar Kurulu toplantısında et fiyatlarıyla ilgili ek tedbirler alma konusunu ele aldık ve bazı tedbirler de alıyoruz. Et fiyatları başta olmak üzere Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanımız bir sunum yaptı. Burada çok net tavır alacağız. Tüketicimizin üzerinden herhangi bir aracı grubun kâr elde etmesine izin vermeyeceğiz.

TTIP konusunda ise son günlerin en önemli konulardan biri Binali Bey, Mehmet Bey’in ve Mustafa Bey’in katıldığı İstanbul’daki AB-Türkiye Ekonomik Zirvedir. Bu da AB paketinin bir parçası. Orada da Gümrük Birliği'ni update etme yani güncelleme konusunda prensip kararına vardık. Bu toplantılarda da TTIP ve Türkiye-AB ilişkilerini doğru zeminde tutmayı amaçlıyoruz. Türkiye bu kervanın dışında kalamaz."

"Ya biz bunları yaşadık"

Ergenekon davasında Yargıtay karar verdi, bu karar içinize sindi mi, adalet yerini buldu mu?

"Belki o, zaman içinde kalması halinde Türkiye'nin kendi ayıklayacağı, temizleyeceği bir süreç yaşanacakken, o kadar gereksiz insanlar, yani suçlu-suçluluk anlamında ve o kadar insan haklarına aykırı yöntemlerle bu işin içine sokuldu ki bir anda bütün dava özünü kaybedip bir zulüm aracına dönüştü. İfrat da orada ortaya çıktı. Şimdi şöyle deniyor, bu ifrat var ya hani, bazıları haksız muamele gördü; bu sefer de şöyle bir yere gidiliyor; 'Ergenekon diye bir şey yoktur', yani böyle bir şey yoktur. Ya biz bunları yaşadık. Hukuki süreçlere ben müdahale etmedim, etmem. O kendi doğası içinde seyreder. Bundan sonra da bu bitmiş bir dava değil, devam eder. Ama haksızlıklar yapıldığı konusunda hepimiz müttefikiz. O haksızlıkları da kim yaptıysa, ki bugün paralel yapının emniyet ve hukuk üzerindeki etkisinin nelere yol açtığını görüyoruz, ona karşı da mücadele etmemiz lâzım ama Ergenekon benzeri ya da paralel yapı benzeri devlet içinde bürokrasiyi kullanarak seçilmiş ve hesap veren iktidara karşı kim harekete geçerse, hepimizin de ona karşı ortak bir tutum benimsemesi lâzım. Paralelin mevcudiyeti Ergenekon'u meşru kılmaz. Ergenekonu'un mevcudiyeti de paraleli meşru kılmaz. İkisi de aynı ölçüde sistem dışı yapılanmalar şeklinde tezahür etti. Burada önemli olan bizim bundan sonra böyle yapıların ortaya çıkmaması ve bir daha hukuku kullanarak kimsenin zulme uğramaması konusunda ortak bir ilkeye varmamız."

Ergenekon davası temyiz duruşması, Yargıtay tarihinde, 17 oturumun yapıldığı Balyoz Planı davasından sonra en uzun süren duruşma olurken, delillerin toplanmasında hukuka aykırılık gören Yargıtay, 274 sanıklı davada yerel mahkemenin kararlarını usûl yönünden bozmuştu. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, "Ergenekon terör örgütü"nün, kim tarafından ne zaman kurulduğunun, suçlarının, hiyerarşik yapısının ortaya konulmaması, liderinin belli olmaması gibi nedenlerle yerel mahkemenin "Ergenekon terör örgütü" kabulünde isabet bulunmadığına hükmetmişti. 

Kaynak: Al Jazeera

HABERE YORUM KAT