1. YAZARLAR

  2. BAHADIR KURBANOĞLU

  3. Davos’u Tartışırken Vasatı Yakalama Çabası
BAHADIR KURBANOĞLU

BAHADIR KURBANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Davos’u Tartışırken Vasatı Yakalama Çabası

A+A-

Erdoğan’ın Davos’taki çıkışına ilişkin pekçok tahlil/analiz şu günlerde hem medyada hem de Haksöz sayfalarında yapılagelmekte. Davos’ta takınılan tutum ile TC politikalarının izdüştüğü varsayımından hareketle, Erdoğan’ın fevri-kişisel bir tutumdan ziyade son dönemlerde çizilen dış politika unsurlarına uygun davrandığı, tutumunun Kürt sorunu, AB-ABD ile ilişkiler ve TC’nin değişme istidadı gösteren politikalarıyla ilgisi olduğu; dolayısıyla bir takım çevrelere mesaj göndermeye matuf olduğuna dair pekçok yorum yapılageldi.

Şüphesiz soğukkanlı değerlendirmeler eşliğinde bu türden yaklaşımların tartışılabilir yönleri olmakla birlikte, yabana atılır cinsten olmadıklarının da altını çizmek gerekiyor. Bundan sonraki süreçte de “Biz dememiş miydik!” türünden tespitlerin altını doldurabilecek ya da beklentileri tersi istikamete sürükleyecek gelişmeler hiç şüphesiz yaşanabilir. Tıpkı Ergenekon davasında “Hah işte buraya kadarmış” dedirten türden gelişmelerin ardından yeni dalgaların oluşması ve kamuoyundaki beklentilerin çıtasının sürekli yenilenmesi örneğinde olduğu gibi, TC-İsrail ilişkileri açısından da rayından çıkma istidadının örselenmesi ile raydan rahatsızlık duyanların çıkışları arasındaki gelgitler sürpriz gelişmelere her zaman gebe. Bu gebeliğin de tıpkı Ergenekon sürecinde olduğu gibi AK Parti’nin hükümet ettiği bir süreçte olması manidar.

Yapılagelen bazı yorumlarda Erdoğan’ın TC politikaları dışına taşmadığı tespitleri yapanları haklı çıkarabilecek gelişmeler yaşandığı gibi, bu tespitlerle birlikte Çiller döneminden bu yana, 28 Şubat’ta da zirve yapan dostluk ilişkilerinin nasıl bir süreçte değişim istidadı gösterdiği, hatta örselendiğini ortaya koymak da önemli.

Özellikle Haksöz sayfalarında bazı kardeşlerin mevcut süreçle alakalı olarak yapageldikleri yorumlarda AK Parti ve Erdoğan’a ilişkin (Konya’daki uçaklardan stratejik antlaşmalara kadar) haklı kuşkular içeren yaklaşımlar olduğu gibi, bazılarında da son tavırdan yola çıkılarak ve olayın sıcaklığının getirdiği aşırı sahiplenici bir tavır gözlenmekte.

Bu yaklaşımlara biraz sonra değinmek kaydıyla, TC'nin politik değişiminin arka planının açıklanmasında eksik kalındığını düşündürten ve Haksöz sayfalarında kendisine yer bulamayan bir noktaya değinmekte fayda var.

TC'nin 28 Şubatla birlikte iyiden iyiye zirveye taşıdığı İsrail yanlısı duruşun belli bir dairede akamete uğratılmasında AK Parti'nin rolüne temas etmek, Haksöz takipçilerinin değinmekten imtina ettikleri bir alan gibi görünmekte. AK Parti’den sadır olan ve olması muhtemel olumlu siyasi tutumları daha baştan bloke eden bu anlayış, parti ve liderinin Genelkurmayın ve geleneksel yaklaşım sahiplerinin oluru olmadan dış politikada iş göremeyeceği anlayışına dayanmakta. Karinelerinin oldukça fazla olduğu bu yaklaşım biçiminin marazlı gibi görünen yönü tersi istikamette hiçbir gelişmeye ve/ya da AK Parti’nin bazı politikalarda TC bürokrasisini ikna etmiş olma olasılığını hesaba katmaya yanaşmama tavrından kaynaklanıyor gibi görünmekte.

Oysa AK Parti’nin birçok konuda TC’nin kırmızı çizgilerine tamamen teslim olmuş olması ve bazen -Kürt sorununda olduğu gibi- bunu bilinçli bir şekilde popülizme dayanarak oya tahvil etmeye çalışması başka bir şey; zaman zaman kırmızı çizgilerin çeperini bölge halkları ve ülkeleri lehine zorlamaya çalışma niyeti ve tavrı sergilemesi başka bir şeydir. AK Parti’nin ilkini tamamen değiştirmeye gücü (ve ideolojisinin çapı) yetmemekle birlikte, bunu zorlayan çıkışlarla hamleler ürettiği ve bunu da “Kasımpaşalılık ruhu” değil, bürokrasinin belli kesimlerini ikna etmişlikle alakalı olduğu aşikar. Ancak yine de böylesi bir yaklaşımı üretmede gösterilen istek ve istikamet altı çizilmesi gereken bir husus. TC politikaları zaten bu istikametteydi, dolayısıyla kim olsa yapardı gibi bir yaklaşımın da bazı gerçeklerin üzerini örtmek anlamına geldiği çok açık.

Bu yaklaşım ister istemez şu soruyu da sordurtuyor: TC devleti daha akıllıca politikalar üretmek istedi ve bunun için de AK Parti'yi mi bekledi? Kanımca süreç tersinden gelişti... Ve AK Parti’nin bu süreçte iktidar olmasının TC politikaları üzerinde -görece- olumlu etkileri söz konusu oldu. Bunun yanında TSK içerisinde de İsrail’le ilişkilerin 28 Şubattaki düzeye ulaşmış olmasından rahatsızlık duyanlar olabilir. Ergenekoncu olduğu iddiasıyla gözaltına alınan ve ardından serbest bırakılan Kılınç paşa mesela. Medya'da boy gösterirken (Uğur Dündar’ın Ana Haber bülteninde) altını çizdiği bazı hususlar gözden kaçmıştı. Neydi bunlar:

“ABD-İsrail eksenli politikaların dar çeperinde kalmaktansa İran ve Rusya'yla yakın ilişkiler içeren politikalara adım atılması gerektiği, bunun Türkiye'nin çıkarlarına daha uygun olduğu.”

Bu bağlamda, TC büroksasisi içerisinde ulusalcı bazda da olsa bölge dengelerini önemseyen, daha güçlü, jeopolitik çıkarlarını daha bir gözeten TC özlemini taşıyanlar olduğu da bilinmeyen bir husus değil.

Ama AK Parti'nin tavrını ulusalcılardan ayıranın daha güçlü saikler olduğuna inandığımızı söylemekten çekinmemek gerekir ki; bu da başını Ahmet Davutoğlu'nun çektiği Osmanlı Hinterlandı arayışları.

Bu arayışın bugün Filistin'e ve Hamas'a yaradığını ve arayışın samimi olduğunu da görmek gerekiyor kanısındayım. Hainlikle-Ortadoğu halkları lehine politikalar arasındaki kalın çizginin TC’ye de yarayan yönlerinin altını çizmek başka bir husus. Ama AK Parti’nin sırf bu yüzden bu politikayı ürettiği tezini işlemek başka… Erdoğan ve Gül’ün başını çektiği bazı AK Parti kurmaylarının da Deniz Baykal kadar belli bir davanın savunucuları olduğuna kanaat getirebilenler açısından bu böyle görülebilmeli diye düşünenlerdenim.

Bu tespitler bizim İsrail'le ilişkilerin kesilmesi noktasındaki taleplerimizin haklılığını daha bir ortaya koymakta…

Nedenine gelince; Hiçbir politik arayış zulme karşı durmanın ve adalet içeren tavırlar takınmanın gerisine düşme hakkına sahip değildir. AK Parti asıl bu süreçten sonra sınavını daha ciddi bir tarzda verecektir.

Buna karşın Erdoğan’ın söylemini “Bebek katili İsrail” ve “Mazlum Filistinliler” eksenine oturtmasının da hafife alınmaması gerektiği kanaatindeyim. Hamas ve diğer direniş gruplarının ellerinin güçlenmesine, AK Parti’nin haklı bir zemin üzerinden politika üretebilmesine yarayan bu düzlemin yetersiz ya da zaaflı olduğunu tartışmak başka bir konu, bu düzlemin politik açılımlarının Filistinlilere sağladığı faydaları görebilmekse ayrı bir konudur. Nitekim Türkiye ziyaretinde Ziyad Ebu Zeyd de şu hususların altını çizmişti:

Biliyoruz, siz tüm ilişkilerinizi birden kesemezsiniz. Bir gün inşallah Siyonistlerle tüm ilişkilerinizi keseceksiniz ama o güne kadar ‘temiz arabulucu’ olun. Mısır gibi işbirliği yapmayın. Yanımızda olun.”

AK Parti’nin şu vaziyette ‘temiz arabulucu’ olmanın gerisine düşmesinden hep birlikte korkmalıyız. Fazlasını talep etmek haktır ama “işbirliğini kökleştireceğiniz süreçler biliyoruz ki yakındır” gibi bir beklenti/yaklaşıma sürüklenmek de bir o kadar haksızlığın sınırlarını zorlar diye düşünüyorum. Bence ilki adil ve hikmetli davranmaya insanı daha fazla yaklaştıran bir yaklaşım.

AK Parti şu anki süreçte bunda ısrarcı olduğu müddetçe, bu ısrarcı tavır ve tutumun desteklenmesi garipsenmemeli; ya da çizgimizden çıkıyor muyuz gibi gereksiz bir komplekse de itmemeli bizi.

Tabii ki geçmiş tecrübelerden kaynaklanan şüpheciliğimizi saklı tutarak, daha fazlasını adım adım talep ederek ve durduğumuz yeri unutmadan!

Ama haksızlık etmeden ve ağızlarıyla kuş tutsalar tevhidi bilinç sahiplerine yaranamazlar tavrını ihsas ettirerek değil. Zira bu tavrın da kendi içinde marazlı olduğunu düşünenlerdenim. Milli Görüş çizgisinin (AK Parti’yi de katarak söylüyorum) geçmişte izlediği şaibeli ve devletin devamlılığı esasına dayanan politikalarına rağmen, Numan Kurtulmuş’un Erdoğan’ı destekleyen ve ardından bir paket halinde İsrail’le ilişkilerin hangi düzlemde seyretmesi gerektiğine ilişkin sunduğu planın arkasında da durmak gibi.

Bizlerin akidemizden südur eden saiklerle oluşturageldiğimiz eylemlilik sürecinin olumlu etkilerini gördüğümüzde bunun arkasında durmak ve söylemlerimizin galat-ı meşhur hale gelmesine önayak olanları desteklememizde bir sakınca görmemekteyim. Aksine bu durum bizleri ziyadesiyle sevindirmeli. Eylemliliklerimizin bir amacı da -görece de olsa- somut karşılıklarını/yansımalarını görmek istemek değil mi? Nasıl ki Erdoğan’ın duruşu ve tavrını olumlamak külliyen bir Erdoğan savunuculuğu anlamına gelmiyorsa, insiyaki de olsa, süreklilik içereceğini umud ederek ahlaki tutum takınan çevre/kişiler desteklenebilir/desteklenmelidir. Filistin halkına nefes aldıracak, onlara moral katacak küçücük kıpırtılar bile -eğer arka planında onları boğacak bariz ihanet senaryoları içermiyorsa- bizleri memnun etmeli değil mi? Onları memnun eden, onların liderliklerinin olumladığı her şey bizler için de mutluluk kaynağı olmalıdır diye düşünüyorum.

Nasıl ki Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’ı köşeye sıkıştırma amaçlı “hadi bakalım AB’ye de, Rumlara da, Ermenilere de böyle kükre! İslamcı tepkiler vermekteki hünerlerini, milliyetçi/ulusalcı tepkiler vermekte de göster” dercesine verdiği desteği(!) ahlaki bulmuyorsak; Erdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi şahsiyetlerin tavrının da TC’ye siyaset üretmekten daha köklü arka planlara sahip olduğunu ortaya koyan pekçok karineye sahibiz.

Hamaset içeren tutumlarla Erdoğan’ı saflarımıza katılmış bir görüntüyle sahiplenmekten ya da “şov yapıyor, gerçek kimliği ve niyeti bu değil, bakalım ardından ne tür hinlikler gelecek?” şeklindeki iki tutumdan birine dayanmak durumunda değiliz. Hele tevhidi bilinç sahiplerinin vasat/dengeli, adil olmak gibi oldukça yüce bir seçenekleri (daha doğrusu zorunlulukları) varken!

Olumlu tavrı takdir, ne beklentilerimizin çıtasının gereksiz yere yükseltilmesini gerektirir; ne de haklı taleplerimizi reel politiğin puslu havasına kurban vermeyi. Aksine zaman vermek, bekleyip görmek, yanlış adımları eleştirmek, olması gerekenin ardında ısrarla durmak, pozitif ve negatif hamaset yüklü fetişist hava/beklentileri de vasata çeken bir haldir. Bu hal, külli kabul ve redlerin ötesinde tahlil etmeyi sürdürme, faydalı olanı zararlı olandan makul düzlemde ayrıştırma; faydalı olanın ardında durup zararlı olandan uzaklaştırmayı bir siyaset dili haline dönüştürmeyi de içerir. Nitekim bizlerin keskin bir uslupla kestirip attığımız süreçlerin Ortadoğu halkları nezdinde farklı anlamlar, kısa ve orta vadeli kazanım ya da sükutu hayaller yüklendiğini unutmamalıyız. Hatta binlerce insan nezdinde bir var ya da yok olma meselesi anlamına geldiğini. Bunca tecrübeden sonra bu vasat tutuma sarılmaya Müslümanlar olarak bugün her zamankinden fazla muhtaç olduğumuzu düşünüyorum.

YAZIYA YORUM KAT

23 Yorum