Darbeliğin miladı: Babıâli Baskını

24.01.2010 19:40

Ayşe Hür

Taraf’ın Balyoz Harekât Planı’nı (siz onu ‘darbe planı’ olarak okuyun) ortaya çıkarması, Osmanlı Devleti’nin tarihi boyunca sayısız örneğini gördüğümüz kazan kaldırmaları, padişah devirmeleri, sadrazam kellesi almaları saymazsak, darbecilik geleneğimizin miladını oluşturan Babıâli Baskını’nın 97. yıldönümüne rastladı. Demek ki bir asırdır darbe ikliminde yaşıyoruz. Bu gidişle çıkacağımız da yok.

23 Ocak 1913’te gerçekleşen bu ilk darbeyi daha iyi anlayabilmek için biraz geriye gitmek gerekir. Bilindiği gibi II. Meşrutiyet’i ilan edildiği 1908’den beri perde arkasından ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), 1909’daki 31 Mart Olayı’nın bastırılmasından ve II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra iktidara yerleşmeye başlamıştı. 30 Ocak 1910’da muhalif Ahrar Fırkası kapatılmış, 9 Haziran 1910’da Sada-yı Millet Başyazarı Ahmet Samim Bey’in, 10 Temmuz 1911’de Şehran Başyazarı Zeki Bey’in öldürülmeleriyle siyasi ortam iyice gerilmişti. Hükümet ortada dolaşan söylentilere dayanarak muhalifleri tutuklamaya başlamıştı.  


Halaskâr Zabitanlar işbaşında


Ancak ordunun içinde İttihatçılarla arası pekiyi olmayan subaylar da boş durmuyorlardı. 1912 yılının haziranında İstanbul’da ‘Halaskâr Zabitan’ (Kurtarıcı Subaylar) adı altında örgütlenen bu subaylar bir muhtıra yayımlayarak ülkenin II. Abdülhamit devrinde olduğu gibi bir buhran geçirmekte olduğunu ve çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve vatanın kurtarılmasının ‘yine en çok askerlere düştüğünü’ ilan etmişlerdi. Muhtırada Meclis’in dağıtılması ve Kıbrıslı Kamil Paşa başkanlığında yeni bir hükümetin kurulması da isteniyordu. Sonunda İttihatçılar razı oldu ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Ancak, Balkanlarda savaş tamtamlarının çaldığı o günlerde yeni hükümet güvenoyu alamadı, Padişah Meclis’i feshetti.  


Balkan hezimeti


Bunlar olurken Birinci Balkan Savaşı patlak vermiş, gırtlağına kadar siyasi çatışmalara gömülmüş olan ordu,1911’de Trablusgarp’ta olduğu gibi bu savaşta da başarısız olmuştu. Doğu Ordusu Bulgarlara yenilip önce Lüleburgaz’a sonra da Çatalca’ya kadar çekilirken, Batı Ordusu Sırplara karşı Kumanova’da yenilgiye uğramış ve Manastır’a çekilmişti. Bu arada İttihatçıların baba ocağı Selanik tek kurşun atılmadan Yunanlılara terk edilmiş, Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz Adaları Yunan Donanması’na teslim olmuştu. Bunlardan cesaret alan Karadağlılar da İşkodra’yı işgal etmişlerdi. Bunun üzerine 29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa, Sadrazamlık (başbakanlık) görevinden istifa etti ve yerine Kamil Paşa Hükümeti kuruldu.

Ülkenin içinde bulunduğu bu kötü durum, İttihatçıların iktidara bütünüyle el koyması için son derece uygun bir atmosfer yaratmıştı. Matbuat ellerindedir zaten, “Hükümet Rumeli’yi düşmana terk etti yaygarası koparılır. Polis teşkilatı ve ordunun kilit mevkilerinde adamları vardır. İttihatçıların yenilginin suçlusu ilan ettikleri bir aylık Kamil Paşa Hükümeti’ne darbe yapma konusu ilk olarak 7 Ocak 1913 gecesi Beşezade Emin Bey’in Vefa’daki evinde yapılan gizli toplantıda ele alındı. Toplantıya Talat Bey, Said Halim Paşa, Mithat Şükrü (Bleda), Binbaşı İsmail Hakkı, Hacı Adil (Arda), Ali Fethi (Okyar), Mustafa Necip, Kara Kemal ve Cemal Bey katılmıştı. X. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey toplantıda yoktu çünkü o sırada komutasındaki birlikleri denetlemek için İzmit’teydi. Toplantıyı duyunca hemen İstanbul’a dönmüş ancak Örfi İdare Komutanlığı akşam ezanından sonra deniz taşıtlarının sefer yapmasına izin vermediği için geceyi Haydarpaşa’daki karakolda geçirmek zorunda kalmıştı.  


Darbe planları yapılıyor


Enver Bey’in yokluğundaki toplantıda Talat Bey’in hükümeti düşürme teklifine, sadece Ali Fethi Bey karşı çıkmış, diğerleri ise ses çıkarmamıştı. Katılımcıların bu gönülsüz tutumu yüzünden darbe girişiminden ‘şimdilik’ vazgeçilmişti. Ertesi gün duruma el koyan Enver Bey, aynı kişileri 10 gün sonra ikinci bir toplantıya çağırmış, katılımcılara “Memleketi bu hükümetin kurtaracağına inanıyorsanız, bu hükümete güveniyorsanız mesele yok” demişti. Kimse “güveniyoruz” demeyince de “Öyleyse ne duruyorsunuz? Yarından tezi yok hükümeti devirmek için çalışmaya başlayalım” demişti. Ve darbeciler çalışmaya başlamışlardı.

İlk iş, Kamil Paşa’nın yerine getirilmesi gereken Mahmut Şevket Paşa’nın iknası olmuştu. Paşa’ya iki kez aracılar gönderilmiş, sonunda gönülsüzce de olsa teklifi kabul etmesi sağlanmıştı. Darbe için, Büyük Devletlerin savaşla ilgili notasının görüşüleceği 22 Ocak 1913 tarihli Meşveret Meclisi toplantısının ertesi günü olan 23 Ocak 1912 gününü seçilmişti. Çünkü İttihatçılara göre, o gün Edirne’nin Bulgarlara bırakıldığı açıklanacaktı. Böylece halkı galeyana getirmek kolay olacaktı. Ama yanılıyorlardı, çünkü Kamil Paşa Hükümeti, Edirne’yi Bulgarlara terk etmemeye karar vermişti. Ama bu durum İttihatçıları ilgilendirmiyordu, çünkü onlar için Edirne meselesi, iktidara el koymak için bir bahaneden başka bir şey değildi. Nitekim darbeden sonra Edirne’yi kendileri Bulgarlara terk edeceklerdi.  


Darbeciler Babıâli yolunda


23 Ocak 1913 günü hava soğuk ve yağışlıydı. Kara Kemal’in adamları sabahtan hükümet merkezi olan Babıâli’nin telefon ve telgraf bağlantısını kesmişlerdi. Babıâli’yi korumakla görevli bölük eğitim bahanesiyle dışarı çıkarılmış, yerlerine Anadolu rediflerinden zayıf bir müfreze yerleştirilmişti. Böylece baskın sırasında ciddi bir direniş ihtimali ortadan kaldırılmıştı. İttihatçıların Alman ve Avusturya elçiliklerini de durumdan haberdar ettikleri anlaşılıyordu, çünkü bu iki ülkenin elçisi de olay yerinde hazırdı.

Saat 15.00 civarında, kır bir ata binmiş Enver Bey, amcası Halil Paşa, İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci, (1915’te Ermeni Kırımı’nın faillerinden olacak olan) Sapancalı Hakkı, İzmitli Mümtaz, Filibeli Hilmi ile İTC’nin esnaf örgütlerinin lideri Kara Kemal’in silahlı adamlarının öncülüğündeki 100 kişilik bir grup, ellerindeki bayrakları sallayarak ve Edirne için sloganlar atarak Babıâli’ye doğru yola koyuldular. Yürüyüş kolu Nafıa Nezareti’nin (bugün İran Konsolosluğu) önünden geçerken Ömer Naci elindeki tabancayı sallayarak “Yaşasın millet! Yaşasın İttihat ve Terakki Cemiyeti!” diye avaz avaz bağırmaya başladı. Halkın şaşkın bakışları ve Ömer Naci’nin bağırışları arasında topluluk Babıâli’nin girişini tuttu. Silah seslerini ve kırılan cam seslerini duyan Kamil Paşa, kapıları kapatma emrini vermiş ama geç kalmıştı. Çünkü girişteki arbedede Sadaret Yaveri Ohrili Nafiz Bey, Harbiye Nazırı Kıbrıslızâde Tevfik Bey, Komiser Celal Bey ile Tevfik Bey’in silahından çıkan kurşunla darbecilerden Mustafa Necip ölmüştü bile.  


Nâzım Bey’in acı sonu


Bunlar olurken kılını kıpırdatmayan Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın darbecilerle karşılaştığında söylediği sözler hakkında iki rivayet vardır. Birincisine göre “Ne var, nedir bu? Haddinizi bilmiyorsunuz, münasebetsizlik ediyorsunuz!” demişti. Diğerine göre ise “Pezevenkler! Siz beni aldattınız, bana verdiğiniz söz böyle miydi?” demişti. İlk cümleler doğruysa, Nâzım Paşa olaydan habersizdi, ikincisi doğruysa olaydan haberdardı. İkinci şık doğru olmalıydı çünkü Nitekim daha sonra, Talat Paşa “Biz ona Sadrazamlık teklif ettik” diyecekti.

Ancak Nâzım Paşa ister haberli olsun, ister habersiz, çok yakında hakkın rahmetine kavuşacaktı. Çünkü Paşa kızgınlıkla söylenirken, İttihat Terakki’nin ünlü tetikçisi Yakup Cemil, silahını çekip kendisini şakağından vurmuştu. Bu olay karşısında Enver’in şoka girdiği söylenir. Çünkü hesapta bu iş yoktu ve Çerkes asıllı olan Paşa’nın öldürülmesinin orduda hep kumanda kademesinde bulunmuş Çerkesleri kızdıracağı açıktı. “Eyvah! Yakup ne yaptın, şimdi ne olacak?” diyen Enver’e “Ne olacağını sen bilirsin. Uzun uzadıya bu adamı mı dinleyecektik yani?” diyen Yakup Cemil tabancasında kalan son kurşunları da yerde can çekişen Nâzım Paşa’ya boşaltmıştı. Enver belki de Yakup Cemil’in de Çerkes olmasına güvenerek, “İnkılâptır! Ne yapalım arkadaşlar? Vazifemize devam edelim!” diyecekti. İddialara göre, Yakup Cemil, hiçbir şey olmamış gibi, ölen arkadaşı Mustafa Necip’in silahını hatıra olarak almış, ayakkabılarını da darbecilerden Cafer’e hediye etmişti.  


“Asker ve milletin isteğiyle”


Ardından, darbeye meşruiyet kılıfını giydirmeye sıra gelmişti. Şakağına silah dayanan 85 yaşındaki Kamil Paşa, titreyen elleriyle Padişah’a hitaben “Askerden gelen teklif üzerine huzur-ı şahanelerine istifaname-i acizanemin arzına mecbur olduğum göz önüne alındıkta bu bakımdan ve her halde emir ve ferman efendimizindir” diye birkaç satır karalamıştı ki, Enver Bey bunu yeterli görmedi ve“askerden gelen teklif üzerine” lafının önüne bir de “ahaliden gelen” ifadesini ekletti. Böylece bir avuç zorbanın silah zoruyla iktidarı ele geçirmesi olayı, halkın ve askerin ortak isteği haline getirildi.

Ardından darbeciler yine Ömer Naci’nin “Yaşasın İttihat ve Terakki, Yaşasın millet!” haykırışları arasında Dolmabahçe Sarayı’na gittiler. Enver Bey, görülmemiş bir cüretle silahlı olarak Sultan V. Reşat’ın karşısına dikildi ve Mahmut Şevket Paşa’yı Sadrazam tayin etmesini istedi. Karşısında silahlı adamları gören Padişah’ın, Nâzım Paşa’nın kaza ile öldüğüne, Sadrazam Kamil Paşa’nın kendi rızasıyla çekildiğine çabucak inanmasına şaşmamak gerekir. Rivayete göre “Allah hayırlı etsin. Allahıma şükür beni o aciz adamlardan kurtardınız” demişti. (Yine rivayete göre, 1918’de İttihatçılar iktidardan düştüğünde de “Çok şükür o ne idüğü belirsiz adamlardan kurtuldum diyecekti.)  


İmparatorluğun sonu


Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığı onaylatıldıktan sonra Talat’ın ilk işi Dahiliye Nazırı imzası ile vilayetlere telgraflar çekmek oldu. Telgraflarda Kamil Paşa Hükümeti’nin Edirne’yi Bulgarlara terk ettiği, bu yüzden de halkın hükümeti devirdiği yazılıydı. Enver Bey, X. Ordu Kurmay Başkanlığı’nı, Cemal Bey İstanbul Muhafızlığını, Cemal Azmi Bey Polis Müdürlüğünü, Halil Bey Merkez Komutanlığını ele geçirirler. Aynı gün Nâzım Paşa’nın cenazesi kalktı. Enver Bey, cenazenin “pek parlak olmasına” özellikle itina etmişti.

Mahmut Şevket Paşa kabinede Talat’a yer vermedi ama İttihatçıların keyfi yerindeydi. Hemen sıkıyönetim ilan ettiler. İstanbul Muhafızlığı hafiye teşkilatına döndürüldü. Muhalifler hapishanelere tıkıldı, sayısı bilinmeyen muhalif darağacında can verdi. Diş geçiremedikleri müstafi Sadrazam Kamil Paşa, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, sabık Maliye Nazırı Abdurrahman Bey ve sabık Dahiliye Nazırı Reşid Bey ülke dışına sürüldüler. Böylece Abdülhamit dönemine taş çıkartan bir baskı dönemi başladı.

Peki, cephedeki durum değişmiş miydi? Hayır, değişmemişti. 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması ile birçok ağır şarta razı olunmuş, daha kötüsü Babıâli Baskını’nın görünüşteki nedeni olan Edirne Bulgaristan’a terk edilmişti. Bu durum İttihatçıların itibarını biraz azalttı ancak, Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te muhaliflerce öldürülmesi üzerine durum tersine döndü. Bu arada İkinci Balkan Savaşı patlak verdi. Edirne’nin bir şans eseri tek kurşun atılmadan geri alınmasıyla İttihatçıların itibarı tazelendi ve bu durum Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Savaşın sonunda İmparatorluk tarihe gömülürken İttihatçıların başlattığı darbeci gelenek günümüze kadar ayakta kalmayı başardı. Bakalım darbeciler Türkiye Cumhuriyeti’ni de tarihe gömmeyi başaracak mı?  


Teşkilatın tetikçisi Yakup Cemil


Bugün pek çok ‘vatansever tetikçi’nin rol modeli olan Yakup Cemil, İstanbullu Çerkes bir aileye mensuptu. 1903'te Harp Okulu’nu bitirmiş, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra parti içinde vali kadar yetkisi bulunan murahhas mesullüklerden birini ele geçirdikten sonra yüzbaşı rütbesindeyken askerlikten istifa etmiş ve o günlerde güçlenmeye başlayan İttihat Terakki’ye katılmıştı. O andan itibaren de öfkesiyle, gaddarlığıyla herkesin korkulu rüyası olmuştu. Makedonya’da tanıştığı Enver Paşa’ya büyük bir sadakatle bağlı idi. Ancak davranışları nedeniyle diğer partililerle uyuşamadı. 1911’de İtalyanların Trablusgarb’a saldırması üzerine Yakup Cemil de gönüllü subay olarak tekrar orduya katıldı ve Trablusgarb’a gitti. Kanun tanımaz davranışları burada da kendini gösterdi ve bir gece Zenci subay Şükrü Efendi’yi sırf farklı renkten olduğu için, casus olduğundan şüphe ederek yatağında uyurken öldürdü. Bu hareketi, kendisini çok seven Enver Bey’i bile kızdırdı ve kendisini İstanbul’a göndermesine neden oldu. Fakat Enver Bey, onu yine de yanından ayırmadı.  


Herkesin baş belası


Babıâli Baskını’nda Nâzım Paşa’yı şakağından vurduktan sonra Yakup Cemil teşkilatın bir numaralı fedaisi olmuştu. İTC kimden rahatsızsa Yakup Cemil’e adının verilmesi yeterliydi. Öyle başına buyruk hale gelmişti ki, Enver bile ondan ürker olmuştu. Çareyi Yakup Cemil’i çoğu hapishanelerden derlenmiş katillerden oluşan iki bin kişilik bir birliğin başında Kafkas Cephesi’ne göndermekte buldu. Yakup Cemil, birliğine Trabzon’dan katılan güçlerle birlikte Ardahan ve Batum’un Ruslardan alınmasına katkıda bulundu ancak, eski huylarından vazgeçmediği için komutanlarına dert olmaya devam etmişti. Ruslar karşısında yaşanan her başarısızlıkta, yanındaki yardımcılarından birini kurşuna dizdiriyordu. Nihayet 3. Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa bunlara dayanamadı ve Yakup Cemil’i Bitlis’e gönderdi. Bitlis’teki alayın başındaki Ali (Çetinkaya) Bey de kısa sürede kendisinden yaka silkti ve Yakup Cemil’i Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’nın bulunduğu Bağdat’a sürdü. Yakup Cemil burada da hızını alamadı ve sağa sola tecavüzlerde bulunması yetmezmiş gibi Enver Paşa’ya, savaşta izlemesi gereken strateji ve taktikler konusunda akıl veren mektuplar yazmaya başladı. Sonunda Halil Paşa Yakup Cemil’i Enver Paşa’nın kendisini İstanbul’a davet ettiği yalanını atarak İstanbul’a postaladı.  


Mustafa Kemal Harbiye Nazırı


İstanbul’a vardığında, Enver Paşa’dan eski sıcaklığı göremedi ama bir gönüllü subayın atanacağı en yüksek rütbe olan binbaşılığa atandı. Fakat Yakup Cemil’e bu yetmedi elbette. Paşalık ve ordu komutanlığı istedi. Hatta bir gün Enver Paşa’yı “benim sayemde bu makamlara ulaştın, geldiğin yerleri bana borçlusun, seni bu makamlara oturtan benim, sen de benim hakkım olan makamları vereceksin” diyerek tehdit etmişti. Yakup Cemil’in dediklerinde gerçek payı vardı çünkü Ali Fethi (Okyar) Bey’e Enver Bey’in Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki yararlılıklarını ileri sürerek iki derece birden terfi ettirilerek mirliva (tümgeneral) ve Harbiye Nazırı olması için baskı yapan ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdeğini oluşturan on kişilik fedai grubunda Yakup Cemil de vardı.

Yakup Cemil’in ölçüsüzlüğünü gösteren bir örnek olayı da Falih Rıfkı Atay anlatmıştı. Mustafa Kemal’in kendisine anlattığına göre, Yakup Cemil, Mustafa Kemal’in Diyarbakır’a tayin olduğu Mart 1916 tarihinden sonraki bir dönemde, ikinci bir Babıâli baskını yapıp Harbiye Nazırı Enver Paşa’yı öldürmeyi, yerine de Mustafa Kemal’i getirmeyi planladığını anlatmıştı. Amacı tek taraflı bir barış yaparak savaştan çekilmekti. Yakup Cemil’in Mustafa Kemal’e duyduğu güvenin temelinde ise, ikilinin Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen dostluğu yatıyordu. Kendisi de örgütün önde gelenlerinden olan Rauf (Orbay) Bey’e göre, Mustafa Kemal Trablusgarp’a Ömer Naci, Yakup Cemil ve Sapancalı Hakkı ile birlikte gitmişti. Nitekim Mustafa Kemal, Yakup Cemil’in bu planı yaptığı günlerde, Sadrazam Talat Paşa’ya ve çevresindeki ordu kumandanlarına, savaştaki kötü durumdan ‘Almanların oyuncağı olan Enver’in sorumlu olduğunu’ belirten telgraflar çekiyordu. Ancak, Yakup Cemil’in bir arkadaşı bu çılgın planı hükümete ihbar edince Yakup Cemil baltayı taşa vurmuştu!  


Tetikçinin sonu


Dahiliye Nazırı Talat Paşa, durumu hemen Enver Paşa’ya bildirmemişti, çünkü Enver’in her şeye rağmen Yakup Cemil’i koruyacağını biliyordu. Bu yüzden Yakup Cemil’in harekete geçmesini bekledi. 13 Temmuz 1916 günü, Yakup Cemil’in darbeye hazırlandığı haber alındığında, kendisine “Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emri ile tutuklusunuz” dendi. Yakup Cemil, “mademki paşa hazretlerinin emri ile o halde baş üstüne” diyerek durumu kabullendi.

Yakup Cemil, o günlerin ünlü tutukevi Bekirağa Bölüğü’ne konmuştu ama kimse silahlarını almaya cesaret edememişti. Yakup Cemil hapishanede sürekli tetikteydi, getirilen yemekleri yemiyor, yatağında yatmıyordu. Böylece iki gün geçti. Sonunda güçlü kuvvetli üç asker, bir punduna getirip silahlarını zorla aldılar. Ertesi gün hâkim karşısına çıkarıldı ve tüm planlarını itiraf etti. Cezası belliydi: Kurşuna dizilecekti.

İdam kararını, Enver Paşa yurtdışı gezide olduğu için Harbiye Nazırı’na vekâleten Talat Paşa imzalamıştı. Hakkında verilen kararı infaz sabahı öğrenen Yakup Cemil’in 11 Eylül 1916 günü kurşuna dizilirken son sözleri “Elleriniz titremesin, iyi nişan alın. Hükümet korkusu olmazsa muvaffak olamayız” oldu. Düdük sesi ile birlikte 14 silah birden patlamıştı. Yakup Cemil yarım saat can çekiştikten sonra öldü. Hüsamettin Ertürk’e göre, Yakup Cemil’den akan kanlar yerde adeta İttihat Terakki yazmıştı!

Bugün bile siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için dayanılmaz bir istek duyanların içlerini çekerek ‘Ahh şimdi Yakup Cemil sağ olacaktı ki!’ demelerine neden olan bu korkunç suç makinesi için İttihatçı Galip Vardar’ın şu sözleri hepimize tanıdık gelecektir: “Onu eli tabancalı, her önüne çıkanı tehdit eden, gangster taslağı saymak da çok büyük haksızlık olmuştur. O bir vatanperver olarak doğmuş, inanıyoruz ki, yine bir vatanperver olarak ölmüştür. İdama mahkûm edilmesi, kurşuna dizilmesi, hakkında verdiğimiz kıymetlere fikrimizce hiçbir zarar getirmeyecektir.”

Özet Kaynakça
: Ahmet Bedevi Kuran, İnkilap Tarihimiz ve Jöntürkler, Kaynak Yayınları, 2000; Galip Vardar, İttihad ve Terakki İçinde Dönenler, İnkilâp Kitabevi, 1960; Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1949; Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Sebil Yayınevi, 1996; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Yayınları, 1969; Hasan Amca-Alpay Kabacalı, Bir İhtilalci’nin Serüvenleri, Cem Yayınevi, 1989.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim