Darbeli demokrasiden güvenliğin demokratikleşmesine

15.02.2010 00:01

Ümit Cizre

AK Parti hükümetinin siyasal sistemde askeri vesayeti sona erdirme yolundaki niyet belirtileri ve girişimleri, iktidarların “muktedir” olmayı değil devlet nezdinde “kabul edilebilir” olmayı seçme geleneğinden büyük bir kopuşu temsil etmesi bakımından fevkalade önemli.  Çünkü, seçilmiş sivil hükümetlerin askeri bürokrasi ile hep uzlaşarak, alttan alarak, dengeleri bozmayarak, popülist icraata önem ve öncelik vererek, özgürlükleri sınırlayıcı ve milliyetçi bir diskuru yedeğinde tutarak sürdürdüğü iktidar anlayışı büyük bir dönüşüm geçirmekte. Askeri ve sivil güvenlik bürokrasisi üzerinde sivil demokratik denetim sistematiğini kararlı bir biçimde yerleştirmeyi  “muktedir olmanın” yöntemi olarak görmeyi reddeden “iktidar hali” ve “alışkanlığı” şiddetle sarsılmakta.  Kısacası, bıçak-sırtı demokrasisinin geçerli koşulu olan titrek ve zayıf iktidarlar modelinin yerini, EMASYA protokolünün kaldırılmasını, milli güvenlik siyaset belgesinin değiştirilmesini, askeri yargının sivil suçlara ilişkin yetkisinin lağvedilmesini ve askeri harcamalara Sayıştay denetiminin getirilmesini düşünebilen bir iktidar kavrayışı almakta.

Geçiş süreci yaşanıyor

Bütün bunların tamamının gerçekleşmesi konusunda zihnimizde süregelen kaygılara rağmen, TSK’nın siyasal özerkliğini sona erdirmeye yönelik yeni bir evrenin eşiğinde olduğumuz ortada. Tehditlerin değerlendirilmesinde, savunma ve güvenlik politikalarının oluşturulmasında askeri perspektiflerin önemini yadsımayan yeni bir düşünce sistematiğine geçiş süreci içindeyiz. Bu süreç, parlamenter siyasal sistemin üstünlüğü ilkesine öncelik vermekte. Yaşanan dönüşüm, hükümetin direnen odaklara karşı kararlı duruşundan çok silahlı kuvvetler içinden bilgi sızdıran “muhbir”lerin yarattığı çığ gibi büyüyen toplumsal bir itişle gerçekleşmekte. Yine de, hükümetler açısından eskisinden farklı yeni bir “iktidar olma” biçimi ile karşı karşıyayız. 

Benzer biçimde düşünmeyi sürdürürsek, TSK da, 2002’den bu yana, kendi iktidarını yeniden kurarken hükümetle ve toplumla tuttura geldiği ilişki modelini değiştirmekte. Askeri bürokrasinin süreklilik kazanmış darbeci geleneği ve bu geleneğin toplumu şiddete, sindirmeye, korkutup dışlamaya dayanan muhtevası giderek açıklığa kavuşurken ve tartışılırken, yaşanan kopuşları gözden kaçırmamak son derece önemli.

Darbe geleneğinde kopuşlar

1. Silahlı Kuvvetlerin bütününü kapsayan ve bağlayan müdahale geleneği, yerini çeşitli general-altı rütbedeki subayların ve generallerin “kendi” darbelerini planlama eğilimine bırakmış görünüyor. Genelkurmay Başkanlarından en az bir tanesinin (Hilmi Özkök) darbe planlayıcıları tarafından uygunsuz ifadelerle tanımlanması, diğerlerinin kendi astları tarafından töhmet altında bırakılması, bu darbe planlarının bazı genelkurmay başkanlarının bilgisi dâhilinde olsa bile onlar tarafından desteklenmediğini ve ordu içi hiyerarşinin korkutucu bir biçimde sarsıldığını göstermektedir. 

2. 1960, 1971 ve 1980 müdahaleleri, TSK’nın var olan asayişsizliği yok ederek istikrarlı bir düzeni geri getirme taahhüdü üzerinden iktidarını kurduğu müdahalelerdir. 28 Şubattan bu yana giderek kuvvet kazanan yeni gelenekte ise toplumsal iktidarın “asayişsizlik” oluşturularak tasarlandığı anlaşılıyor.

2. Siyasete müdahaleler, tarihsel olarak,  silahlı kuvvetlerin siyasal sistemde işgal ettiği yeri, oynadığı rolü, psikolojik ve nesnel çıkarlarını korumaya yönelik operasyonlardı.  21. Yüzyılda ise, öncelikli olarak, iktidar partisinin varlığına kastederek kendi mevcut konumunu güvence altına almaya yönelik komplolar niteliğini taşımaktadırlar.

Darbelerin paradoksu

3.  En yeni ve korkutucu hususlardan birisi de bu planların topluma yönelik görülmemiş bir şiddet ve acımasızlık içermesi. Bunun temel nedeni AK Partinin siyasetin temel kurallarını yeniden oluşturma “potansiyeline” sahip bir rakip iktidar odağı olarak görülmesidir. Daha da önemlisi, askeri bürokrasi, kendi iktidarını laik-İslamcı karşıtlığı söylemi üzerinden yeniden kurmaktadır. Bunu yaparken “İslamcı” addettiği aktörleri ötekileştirmeyi aşırılaştırmakta ve bölünmeyi radikalleştirmektedir. Bu konuda öylesine ileriye gidilmiştir ki laik-İslamcı/dinci kutuplarını aşırı basit bulanlar bile aynı tuzağa düşmüştür. “Laik” ve “dinci” tarafların birbirini etkileyerek dönüştüren iç dinamiğini gözden kaçırarak kutupların içinden konuşuyor olmuşlardır.

4. Ancak, bu yüksek yoğunluklu savaş, aynı zamanda, görülmemiş ölçüde bir demokrasi, çoğulculuk ve hukuk devleti talebi ile birlikte yürütülmüştür.  AKP’li yıllar, AB’ne giriş fırtınası nedeniyle ulusal güvenliğe ve tehditlere dair tabuların kırılmaya başlandığı yıllar olmuştur.

Toplumsal iktidarı kurmak

Güvenlik bürokrasisinin şeffaflaşmasına ve parlamenter denetimine dek uzanan reform ihtiyaçları dillendirilmiş ve dolayısıyla silahlı kuvvetlerin iç tehditler ve güvenlik üzerinden kurduğu toplumsal iktidar sarsılmıştır. Askeri kesimin toplumsal meşruiyeti konusunda ciddi bir sıkıntı yaşamasının bir temel nedeni de demokratik bir dil kullanmaktan iyice vazgeçmesidir. 

Çarpıcı olan husus sudur: Geniş kitlelerle empati bağı kurulamamasının sonucu olarak, 21. Yüzyıl Türkiye’sinde TSK mensubu bazı subay ve generaller sürekli bir darbe sendromu yaşamaktadırlar. Paradoksal olarak, darbelerin arkasında bir halk desteğinin olmayışı nedeniyle bu destek zora dayanarak yaratılmak istenmektedir.

‘Halk ihtilali istemelidir’

Darbe furyasının öncülleri olan “Ayışığı” ve “Sarıkız”ın planlayıcılarından olan ve günlük tutan komutan, bu meşruiyet sıkıntısını bugüne de ışık tutacak şekilde veciz bir biçimde dile getirmekteydi: “Halk ihtilali istemelidir. 12 Eylülde olduğu gibi ordu niye duruyor, ne zaman müdahale edecek gibi başlıklar basında yer almalıdır.”

Üstelik aynı komutan, “ikinci tezkereden sonra ve bilhassa Ağustos 2004’teki MGK yasasının çıkmasından sonra halkın TSK’ne karşı olan inancı zayıflamıştır” ve “... Aleyhimizde dinsizler propagandası yapılmaktadır” diyerek başka bir sıkıntıyı, kendi kesimi tarafından yükseltilen laik-İslamcı kutuplaşmasının askeriyeye karşı geri tepen etkisini de gözlemlemektedir.

TSK’nın cevabi stratejisi 28 Şubat müdahalesinden bu yana sürdürdüğü yeni bir toplumla ilişkiler modelini iyice yükseltmeye çalışmak oldu.

Resmi ideolojinin bekçisi/hamisi sıfatıyla iç tehditler ve güven(siz)lik üzerinden ürettiği negatif meşruluğun yerine toplumla daha pozitif bir ilişki bicimi geliştirmeye geçiş yapmaya ve dost ve müttefik sivil toplum kuruluşları, medya, üniversite rektörleri ve yargı vasıtasıyla geniş bir blok oluşturmaya başladı.

Toplumsal meşruiyetin yeniden kurulması için “platonik” bağlar ve pasif destekler yerine emek yoğun çabalar sarf edilerek aktif rıza ve onay istendi.  

5. Ordu hiyerarşisi, siyasal müdahalelerini, en azından İç Hizmet Yasası’nın 35. Maddesi’ne dayandırma konusunda tutarlı davrana gelmiştir.

Bu durum darbelerin hukuksuzluğunu ortadan kaldırmasa da en azından “yasal” davranıyor görünmeyi tercih etme anlamında bir önem taşımaktadır. İçinde bulunduğumuz şu son durumda, 2002’den bu yana,  bazı subay ve üst komutanların sürekli darbe hazırlıkları içinde olduğu, illegal gruplarla işbirliği yaptığı, toplumda anarşi yaratarak AK Partiye karşı geliştirilecek darbelere zemin hazırlamak için akıl almaz kötülükler planladıkları ortaya çıkmıştır. Kısacası “yasal görünme” arzusundan radikal bir sapma söz konusudur.

6. 28 Şubatı yapan kadroların ve onların takipçilerinin Kemalizm’e bağlılıklarının yanı sıra  “anti-laik” addettikleri güçler karşısındaki özgüvenleri yüksekti. Hâlbuki bugün gelinen noktada, “laik ittifak”, içindeki bölünmelerden ve darbe planlarının ilkelliğinden mahcubiyet duymakta. Ek olarak, yok etmek istedikleri siyasi partinin kapatma davasından zaferle çıkması bir yana, selefi Refah Partisinin aksine kapatılarak güç kaybetmesinin de mümkün görünmemesi bu cephede önemli bir zafiyet ve özgüvensizlik kaynağıdır.  

Vatandaşın “iktidarına” geçiş

Türkiye’nin de üye olduğu Cenevre Orduların Demokratik Kontrol Merkezinin en son yayınlarından birisi Hans Born ve Albrecht Schnabel’ın editörlüğünde hazırlanan “Zorlu Ortamlarda Güvenlik Sektörü Reformu” (Security Sector Reform in Challenging Environments) başlığını taşımakta. Kolombiya, Fas, Gürcistan, Sri Lanka gibi iç-savaş yaşamış ve yaşamakta olup asker ve sivil güvenlik kuvvetlerini reforme etmeye çalışan ürkek ülke örneklerinden yola çıkarak belirlenen dersler var.

Bu ülkeler, birçok bakımdan belki Türkiye’nin siyasal birikiminin gerisinde. Ancak, kitapta geliştirilen öneriler çok sayıda ülke örneklerinden yola çıkılarak geliştirilmiş. Bu önerilerin en önemlileri şunlar: “Güvenlik kurumları üzerinde demokratik sivil denetim esaslarını yerleştirecek otorite, bu kurumları tam olarak siyasal denetimi altında tutabilmeli ve bu reformlardan etkilenen ya da uygulanmasına yardımcı olması gerekli olan kurumların “tam sadakatini” garanti etmelidir. Ayrıca, güvenliğin reformu, ülkenin siyasal öncelikleri ile uyumlu olmalı ve jeopolitik konumunu güçlendiren ve bölgesel ittifaklar kurmasına ya da güvenilir ve tutarlı bir ülke olarak algılanmasına yardımcı olmalı. Reform talepleri toplumun birçok kesiminden gelmeli ve desteklenmeli.”

Eşit bilgiye dayalı diyalog

Bu hususların titizlikle gözetilmesinin anlamı ve önemi şu noktada yatmakta: Güvenlik bürokrasisini sivil demokratik denetime sokmanın amacı soyut bir demokratikleşmeye ya da Avrupa Birliğinin giriş koşullarını mekanik ve ruhsuz bir biçimde yerine getirmeye hizmet etmek değildir. Daha da anlamlı olan, sivil siyaset erbabı ile güvenlik bürokrasisi arasında eşit bilgiye dayanan bir diyalog, işbirliği ve müzakere modelinin doğmasına yol açmaktır.

Özlediğimiz sonuç, güvenliği, kavramı, bilgisi ve kurumlarının işleyişi ile yeni demokrasi anlayışının şifrelerine dönüşen “şeffaflık,” “hesap verebilirlik” ve “anayasal düzenin üstünlüğü” ilkeleri doğrultusunda sivillerin bilgisine, katılımına, denetimine ve gözetimine açmaktır. Bu üç ilkenin güvenliğin demokratikleştirilmesi adına hayata geçirilmesi “vatandaşın iktidarına” yani “değerinin” yükseltilerek yeniden ayarlanmasına hizmet edecektir.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim