Darbe(ci)severlik ve Referandum Üzerine Bir Hasbihal

31.07.2010 17:56

Bahadır Kurbanoğlu

Referandum Bahane, Her Zaman ve Her Yerde İlle de Hayır!

Referandum, hepimizin malumu olduğu üzere, sadece anayasada yapılması önerilen değişikliklerle ilgili bir husus olmanın ötesinde anlamlar ihtiva etmekte. İslami kesimden de bazı kalemlerin halen yapageldikleri hatalar arasında muhteva tartışmalarını, abartılı bir biçimde mercek altına aldıkları maddeler üzerinden yürütmeleri. Oysa konu muhteva ve şeklin çok ötesinde anlamlar ihtiva etmekte.

İlk elde şunu ifade etmekte fayda var ki, her ne kadar ürkek/çekingen adımlarla da olsa 12 Eylül anayasasına bir şekilde dokunmuş olmanın faydaları hususunda hiç kimsenin şüphesi yok.

Bu anlamıyla yeterlilik yetersizlik meselesi bu çerçevenin periferisinde kalan bir konu. CHP’nin bile 35. Madde üzerinden yapmaya çalıştığı tartışma (DSP lideri Masum Türker’in “Hayır” politikasını zaafa uğratacağı endişesiyle yanlış bulduğu tartışma) aslında halkın lehine olumlu değişimlerin karşısında yer alan görüntüyü bir parça tashih etme ve sandıkta çıtası yükselmiş bir propagandanın altında kalma risklerini bertaraf etmeye dönük denebilir.

Dolayısıyla “Hayırcı” kanattaki resmin arkasındaki gerçek görüntü, dinci bir AKP öncülüğünde başlayan değişim rüzgarının önünü almanın hiç de kolay olmadığını siyaseten fark etmiş olmak ve gidişatı manipüle edebilecek tüm argümanlara sarılmak.

Mesela sendikalar... özellikle de DİSK.  Türk-İş’le beraber referandumda hayır diyecek olan iki büyük sendikadan biri olan DİSK’in başkanı “hayır”ın sebebini “Emeklilerin, gençlerin, ve işsizlerin sendika kurmasını sağlayacak bir değişikliğin olmaması”yla açıklıyor. İnsanın aklına şu geliyor; Eğer bu değişiklikler CHP-MHP koalisyonun olduğu bir ortamda gerçekleşseydi aşağıda belirteceğimiz değişikliklerle ilgili bu sendikalar afişler bastırıp, sokaklara dökülüp Türkiye’nin milleniumda bu kutlu koalisyon sayesinde yeni bir sayfa açtığından bahseder miydi etmez miydi?

- Aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olabilme

- Grevden ötürü ortaya çıkan maddi zarardan sorumlu olmama

- Siyasi amaçlı grev yapabilme, iş yavaşlatma ve verim düşürme gibi direnişlerin yasallaşması

- Memur ve diğer kamu görevlilerine toplusözleşme yapma hakkının verilmesi.

Demek ki ‘Emeklilerin, gençlerin ve işsizlerin sendika kurmasını sağlayacak bir değişiklik de olsaydı DİSK pekala bambaşka bir bahane ile “hayırcılık”a yine soyunacaktı. Her türlü değişimin karşısında yer alma pahasına da olsa, Türkiye’nin kadim sorunlarına el atma cüretini gösteren AKP ya da muhtelif “dinci sivil” çevrelerin karşısında yer almanın her türlü bahanenin üstünde görülmesi gibi.

İlginçtir ki mezkur çevreler, duruşlarındaki bu statikliğin gerek Kürt açılımı, gerek Özgürlükler ve haklar meseleleri, gerekse darbeler ve darbeciler karşısındaki pozisyon alışlarda artık ayan beyan faş olmasına bakmaksızın “takiyye” babında bahaneler öne sürmekten de kendilerini alamıyorlar. Hüseyin Çelik’in karşısına oturtulmuş Cumhuriyet gazetesinin kadın yazarının ortaya koyduğu cesareti bile sergilemekten aciz bir “suyu bulandır” oyunu oynamayı sürdürüyorlar. Hüseyin Çelik’in “AK Parti kendi namına hangi maddeyi geçirmeye çalışıyor?” mealindeki sorusuna karşın ne demişti bayan gazeteci hatırlayalım: “Ben bu oyuna gelmem. Beni oraya çekemezsin…”

Evet, ülke adına gerçekleştirilecek herhangibir değişiklik, tüm olumluluk payelerini içinde barındırsa da, takiyye mantığıyla ya eksik olacaktır (ki anayasa tümden değişmedikçe bu hep olacaktır) ya da “oyun içinde oyun var” taktiğine başvurularak, birileri ağızlarıyla kuş da tutsa, ülkenin ayaklarının altından kayıveriyor olması propagandasına kurban verilecektir. Nitekim DİSK genel başkanı da öyle yapmış, konuyu kendi alanından dışarı taşırarak, yargıdaki değişikliklere getirmiş ve bunların “kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmadığını” öne sürebilmiştir.

Oysa yargının kuşatıldığı ilan edilen bu değişikliklere göre 7 üyesi olan kurul şimdi 22 üyeye çıkarılıyor ve bunların hiçbirini ne Meclis ne de hükümet atayamıyor.  4 tanesini cumhurbaşkanı atıyor. Müsteşarla bakanı sayarsanız 22-6=16. Yani 16’sı yine bürokrasiden. Demek ki bu alana ilişkin olarak suçu AKP’de görmekten ziyade kendilerinde aramalıdırlar. Mesele “7 üyeyi bir araya getirmekte zorlanıyoruz 16’sını nasıl birleştireceğiz” ise, bu kendi bürokrasilerine güvensizliğin bir işaretidir. O halde bunu bir AKP maddesi gibi göstermek, AKP’ye bile haksız bir paye biçmek anlamına gelmiyor mu?

Böyle Buyurdu Darbeci: “CMUK Herkese Uygulanmalı!”

Ama asıl sorun yukarıda çizdiğimiz tablo. Konu yerleşik hiyerarşilerin az da olsa dincilerce bozuma uğratılması, statüko üzerinde pekala oynanabileceğinin halk nezdinde de meşru bir görüntüsünün ortaya çıkması. Bugün bunlar yapılırsa, yarın maazallah anayasa bunlar eliyle tümden değiştirilebilir de.

E peki bunlar arasında 12 Eylül mağduru solcular da yok mu? Bunlar niye bu kadar yaygaraya pirim veriyorlar? Neden bazı eski MHP’li ve eski zindan arkadaşlarının yaptığı gibi hiç olmazsa “Yetmezamaevet”çiler sınıfına sokulmuyorlar. Vicdanları mı kirlenir? Hayır vicdanlarının dinciler eliyle temizlenmesinden korkuyorlar. Nitekim bugün bunlardan bir kısmı (ama medyatik önemli bir kısmı) o dönemdeki cellatlarını savunmakla meşguller.

Balyozculara nasıl da haksızlık edildiğini sendikacı, hukukçu, gazeteci kimlikleriyle hararetle dillendirmekteler. Tutarlılık testini ise, “Madem ki darbeci yargılamaya bu kadar heveslisiniz 12 Eylülcüleri yargılasanıza!” diyerek, hem uzak darbecileri işaretleyip hedef saptırmakta, hem de 30 yıllık süreçte İslam düşmanlığı ve Kemalizm ortak paydasında yollarının bir şekilde kesiştiği Balyozcu, Kafesçi taifeyle aynı yolun yolcusu olduklarını nasıl tarif edeceklerini bir türlü bilememektedirler. Yoksa kendilerine işkence yapmış olanların bugün ne türden bir hukuksuzlukla karşı karşıya olduklarını anlatabilmak için bu kadar çırpınırlar mıydı?

Sahi sırası gelmişken, bu taife ne türden bir hukuksuzlukla karşı karşıya ona da bir bakmakta fayda var…

İlk elde şunu söylemekte fayda var ki, Çetin Doğan’ın avukatının TV ekranlarında “Ben de 68 kuşağıyım, İnsan haklarını ben hep savundum, bugün de bunların arkasındayım; CMUK uygulanmıyor, olmaz böyle şey…” diye yırtınması ibretamiz bir görüntüydü. Darbecilerin de hukuka ne kadar ihtiyaç duyduklarını öğrenmiş olmalarının, en azından kanun önünde herkese eşit muamele yapılmasını talep etmeleri öğreticiydi.

Ama ben burada bir noktaya itiraz edeceğim. Her ne kadar bunlar “hukuk, hukuk” diye avazları çıktığı kadar bağırdıklarında, muhafazakar ve liberal kanattan “tabii ki”, “doğru”, “hukuku herkese eşit düzeyde işletmekle yükümlüyüz” gibi kompleksif edayla desteklemeler -tutarsızlığa düşmemek adına- gelse de ben aynı fikirde değilim. Bunlar tapu kadastroda rüşvet alırken falan görüntülenmiş değiller ki; neden normal vatandaşa uygulanacak olan tedbirler (ki bunların şerefli kahramanlar oldukları dillendirilerek neredeyse kendilerinden özür dilenmesi talep edilmekte) bunlara uygulansın ki! Adamlar kendi yazılı kanunlarında “açık ve yakın tehlike” denilen bütün sularda at oynatmışlar. Aksine kat be kat fazla tedbirler bizzat (icraatlarından kuvvetli suç şüphesi sadır olan) bu güruh için gündeme gelmeli! Adamın emrinde 40-50 bin asker, bilmem şu kadar destroyer, Türkiye’nin en kalabalık şehrinin üzerine çöküp insanları stadlarda toplayıp toplumun önemli bir kısmını kıyımdan geçirip bir bölümünü diğer bölümüne kırdırmayı bir güzel hesaba kitaba vuranların bundan aşağı bir muameleyi hak etmeleri adaletsizliktir!

Bunlar adına yeterli kayırmayı zaten TSK yeterince yerine getirmekte. Gecenin bir vakti Başbakan’dan ricacı olunuyor; Terör örgütü yönetmekten sanık bir ordu komutanına ziyaret gerçekleşiyor; Heron’lar konusunda üç maymun oynanıyor ama sanık generalleri savunmak için halkın karşısına çıkıp terörle mücadeledeki kahramanlıkları anlatılıyor. Üstelik savunma olarak da teatral bir tarzda “Sanık durumunda olan generallerin şu anda birliklerinin başında olduğundan, teröre karşı mücadelede kritik görevler yaptıklarından” dem vuruluyor.

Geçtiğimiz dönemki YAŞ kararlarını hatırlayalım; Darbe planlarında adı geçenlerin tümü terfi ettirilmedi mi? Dursun Çiçek için bile “kadro sorunu” bahane edilerek terfisinin gerçekleştirilemediği kör göze parmağım edilmedi mi? (Yani “Bakın Dursun Çiçek konusunda taviz verdiğimizi falan düşmeyin” pişkinliği ve pervasızlığı içerisinde.)

Haklarında yakalama kararı çıkması ise ayrı bir iç karartıcı tartışmayı beraberinde getirdi. Bunlar kahramanmış, niye kaçsınlarmış!

Kahramanlar Delil Karartmaz mı?..

E peki ya delilleri karartırlarsa? ‘Hadi canım kahramanlar delil de karartmaz’ mı diyeceğiz? Biz demeyeceğiz ama diyen diyor ve üstelik bu ülkenin makus talihinin yakın tarihini unuttururcasına!

Hatırlayalım o zaman…

Bir takım kasetleri kozmik odadan alıp komutanlara arzedildiği asker sanıkların ifadelerinde yok mu?

Ağır ceza yargıcının binbir zorlukla girip sadece kurşun kalemle not tutabildiği Kozmik odanın bilgisayarları daha yeni çalınmadı mı?

Askeri Savcılık’ın iddianamesinde Dursun Çiçek cuntasından bahsettiği halde, Çiçek’in ve bu cunta yapılanmasının görev yaptığı Genelkurmay Bilgi Destek Dairesinde bilgisayarlar silinmedi mi?

Saatler boyunca evrak kırpma makinaları, evrak imha etmedi mi?

O halde Ankara Emniyet müdürü akçalı işler iddialarıyla açığa alınırken, akçeli işlerin esamisinin bile okunmadığı türden eylemler gerçekleştirecek olanlara ne yapılacak? Darbe girişimlerinden ötürü, başarısız bile olmuş olsalar madalya mı takılacak?

Özcesi “Niye 12 Eylülcüleri yargılamıyorsunuz?” sorusunu pişkince soranlara en güzel cevap “O halde sen niye 145. Maddeye hayır diyorsun?” olmalıdır. Bu güruh elbetteki bu cevabı geçiştirecektir. Çünkü yukarıdaki soruyu sorduğu aynı ses tonuyla Balyozcuları savunmaktadır. “Zaten adamlar başarılı olamamışlar” demektedir. Oysa herkes artık çok iyi biliyor ki, bunların Poyrazköy’de de, Amirallere suikast davasında da, Kafeste’de adları geçiyor, hatta Heron’larda; yani aktif darbe teşebbüslerinin tümünde aynı kadroların isimleri var.

Bu yüzden bu Kemalist oligarşik statükocu güruh ve onların zihinleri Aydınlanmayla kararmış destekçilerinin tutarlıymış gibi görünen soruları hiç kimseyi aldatmaya yetmiyor artık!

Şunu iyi kavramak durumundayız. Mesele bu süreci AKP’nin işletiyor olması değil; “Aydınlanmacı İlericiliğin” gereği olarak “İslamcı Gericilerin” demokratikleşme taleplerinin “hayır” kelimesinin arkasında durmak için yeterli sebep olarak görülmesi.

Bu durumu sosyolojik bir analize tabi tutan Etyen Mahçupyan’ın tespitleri oldukça manidar:

“Bu koalisyonun ürettiği en dişe dokunur argüman ise, AKP’nin demokratikleşme çabalarının ve dolayısıyla bu paketin bir tür takiye olduğu, yani paket kabul edildikten sonra bu partinin kendi baskı rejimini kurmaya yelteneceği...

Tabii bu argüman AKP’nin, zaten iktidarda olduğuna göre, kendi muhaliflerinin önünü açacak bir demokratikleşmeyi niçin istediği sorusunu yanıtlamıyor. Ayrıca özgürlüğün giderek arttığı bir toplumun, bu yoldan ilerleyerek nasıl baskı rejimine ulaşacağı konusunda da pek bir şey söylemiyor. Dahası sırf AKP önerdiği için toplumun özgürleşmesine karşı çıkan ‘bizlerin’ bu tutumunun zaten baskı rejimini ifade ettiğini de gözden kaçırıyor. Nihayet aslında ‘karşı tarafı’ baskı altına almak üzere yanıp tutuşan ‘bizlerin’ ille de demokrasi yanlısı gözükme arzumuzun takiyenin ta kendisi olduğuyla da yüzleşmek istemiyor...”

Bu zihniyet, emekli ve muvazzaf 102 kişi hakkındaki tutuklama kararını 65.maddedeki hükmün dışına çıkarmaya çalışırken hukuku lastik gibi esnetiyor. Sadece işleyen bir süreci YAŞ’a indirgemekle kalmıyor, aynı zamanda tartışmaları muhtevaya değil, şekle indirgiyor. Savunma pozisyonuna düşmüş olan tüm çevreler kısaca tüm süreci zamanlama ve şekil tartışmalarıyla boğmayı amaçlıyorlar. Devlet Bahçeli, “Ne aceleniz vardı? 10 Ağustos’tan sonra yapsaydınız ya” diye boşuna gürlemiyor.

Ülkenin Islahı İçin Elbetteki Sadece Kanun Yapmak Yetmez…

Kısacası askerlerin sivil mahkemelerde yargılanacak olması, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanamayacak olması, anayasa mahkemesinin daha çoğulcu bir yapıya büründürülerek oligarşinin elinin bir parça zayıflama ihtimalinin ortaya çıkmış olması, anayasa mahkemesine bireysel başvuruların Batılı ülkelerdeki gibi önünün açılması, fişlemenin anayasal suç haline getirilmesi, milletvekilliklerinin düşürülmesinin yedi üyenin iki dudağının arasından alınmasının muhteva olarak tartışılacak bir yönü olmamakla beraber; Ergenekon yapısının çökertilmesi çabalarıyla Ergenekoncuların nemalandıkları ortamların zaafa uğratılmasının aynı anda gerçekleşiyor olmasıdır bütün bu telaş, fitne, kan ve gözyaşı ortamlarının körüklenmesi…

Aslında bu süreç tağuti rejimin olmazsa olmazlarını ve nelerden hiçbir şekilde vazgeçmeye yanaşmadığını ve her kesimden bu tağuti yapının savunucularının kimler olduğunu göstermesi açısından da bir turnusol işlevi de görmektedir ki bu açıdan da öğreticidir.

Elbette denebilir ki, askeri vesayetten kurtulmak için sadece kanun yapmak, değiştirmek ya da ilga etmek yetmez. Mesela 35. madde, darbelerin ve darbecilerin tek gerekçesi değildir. Darbe teşebbüsünü suç sayan yasalar 27 Mayıs öncesinde de vardı ama darbeciler hakkında uygulanmadı. Ahlak ve maneviyatın yükseltilmesi için itina gösterilmesi görevini veren 39. madde var ama ahlak ve maneviyata önem veren dindar subayların ordudan atılmasına engel olamamakta. Silahlı Kuvvetler mensuplarına siyasi beyanat veremeyeceklerini düzenleyen 43. Madde var, Askeri Ceza Kanunu var, ama Cumhurbaşkanı seçiminden anayasa değişikliklerine kadar hemen her konuda müdahil olan üst düzey asker açıklamaları devam ediyor. Haklarında 5 yıl ve daha yukarı hapis istemiyle dava açılan asker kişilerin görevlerinden açığa alınmalarını öngören 65. madde var ama ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle darbe girişimi suçundan tutuklu veya tutuksuz sanıklar görevlerine devam ediyor. Genelkurmay “görevlerinin başındalar” açıklamalarıyla sanıklara arka çıkıyor.

Sınavımız Kesintisizce Devam Ediyor…

Türkiye’nin vesayet rejiminden kurtulabilmesi için elbette sadece yasaların yeterli olacağını düşünmek hatalıdır. Ama bu böyledir diye de uğranılan hukuksuzlukların, vicdansızlıkların, zulüm ve işkencelerin, gözaltında kayıpların, yargısız infazların kanunlarla garanti altına alındığı ortamlara göz yumulduğu izlenimi tutum ve söylemler konusunda da dikkatli olunmak zorundadır. Tutarlılık arayışlarımızın da hayatın içerisindeki sınav alanlarımızı oluşturduğu unutulmamalıdır. Eğer bugün mezkur konulara ilişkin insiyatifimiz henüz yeterli olgunluğa erişmemişse, bu konuları tartışmanın, olumlu olumsuz yönlerini ifade etmenin “tuzağa düşmek”, “birilerinin dümen suyunda ilerlemek”, “insiyatif kaybetmek”, “sistem içi dalgalarda debelenmek” gibi algılanmaya ve algılatılmaya çalışılması, en hafif tabirle, henüz üzerinde yeterli olgunluğa ulaşılmamış tartışmalarda erken karar vermişlik olarak nitelenebilir, diye düşünmekteyim.

İnancımız ve akidemiz gereği elbette bütün bu meselelerin zeminini oluşturan Kemalizmi teorik düzeyde tartışmaya/tartıştırmaya devam edilmesi kaçınılmazdır. Kemalizm ile yaşanan sorunlar arasında bağ kurulabilmesi, sürecin getirdiklerini eleştirip yetersiz görüp, daha fazlasını ve köklü olanını gündemleştirmenin hak sayılması ama hem söylemlerimizin tağuti sistemin gerçek sahiplerinin ekmeğine sürülecek yağa karışmamasına da dikkat edilmesi; hem de mezkur süreçte halkların hem bu tağuti yapıyı kavramada hem de hak ve sorumluluklarının farkına varmada zamana, eğitime ve müşfik bir ıslah sürecine ihtiyacı olduğunun da kavranabilmesi önemlidir.

“Biz”i “Biz” yapacak siyasi unsurlar da bu sürecin içerisinde yüklenilecek sorumluluklarımız, istişari ortamlarımız, tecrübi birikimlerimiz, örgütlü çabalarımız ve toplumsal-siyasi konulardaki azim ve emeklerimiz sayesinde belirginleşecektir. Yoldaki işaretleri bu türden bir şahitlikle taçlandırdığımızda, kendi siyasamızın niteliği de belirginlik kazanacaktır. Bunun için zamana, olgunlaşmaya, meselelerin içinde pişmeye ve halklar nezdindeki görünürlüğümüzün şahitliğimizi pekiştirecek yegane unsur olduğunu kavramaya ihtiyacımız olduğu ise izahtan varestedir.

  • Yorumlar 29
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim