1. YAZARLAR

  2. Mustafa Şentop

  3. Darbecilik suçlarını kim yargılasın: Bir samimiyet testi
Mustafa Şentop

Mustafa Şentop

Yazarın Tüm Yazıları >

Darbecilik suçlarını kim yargılasın: Bir samimiyet testi

A+A-

Ergenekon davasının ilk iddianamesinden bu yana, sürekli dile getirdiğimiz, son olarak da geçtiğimiz Cuma (26 Haziran) günü burada zaruri olduğunu belirtmiş olduğumuz hukukî düzenleme nihayet gerçekleşti.

Darbecilik suçlarına sadece (sivil) adlî yargı bakacak; askerî yargının bu suçlarla ilgili yetki iddiası imkânı ortadan kalkmıştır. Uzun zamandır yargıçların ve savcıların omuzlamış olduğu darbecilik suçuyla mücadele yükünün taşınmasına TBMM de çok önemli bir katkıda bulunmuştur.

Darbecilik suçları, Türk Ceza Kanunu'nun Beşinci Bölümü'nde, "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" başlığı ile düzenlenmektedir. Bu bölümde, "darbecilik suçu" diye bir ifade bulunmamakla birlikte, anayasa ile belirlenen devletin temel düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmeye teşebbüs (md. 309), cebir ve şiddet kullanarak TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs (md. 311), yine cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini kısmen de olsa yapmasını engellemeye teşebbüs (md. 312), hükümete karşı silahlı isyan ve bu isyana tahrik (md. 313) suçları düzenlenmektedir. Bu suçları işlemek amacıyla oluşturulan örgütler için de ayrı düzenlemeler getirilmektedir. Dikkat edilirse, Türkiye'de yaşanan askerî müdahale süreçlerindeki fiiller bu maddelerde tanımlanmakta ve suç olarak belirlenmektedir. Darbecilik derken kastedilen de bu fiillerdir; kelime üzerinden hareket ederek darbeciliğin suç olmadığını söylemek tamamen bir mürekkep cehaletten ibarettir.

ASKERİ YARGI GERÇEKTEN BAĞIMSIZ MIDIR?

Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş olan bu suçlar aslında bir askerî suç değildir. Askerî mahkemelerin görev alanı, "asker kişilerin askerî olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlar" olarak kanunla belirlenmiştir. Askerî yargının görev alanıyla ilgili olarak, Anayasa'da da bulunan bu hüküm, dört kriter getirmektedir: 1) Asker kişilerin askerî suçları, 2) Asker kişilerin asker kişiler aleyhine işlediği suçlar, 3) Asker kişilerin askerî mahallerde işlemiş olduğu suçlar, 4) Asker kişilerin askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlar.

Askerî suçlar, Askeri Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş suçlardır. Bu suçlar arasında, Anayasa'yla belirlenmiş devlet düzenini cebren değiştirmeye teşebbüs, TBMM'nin ve hükümetin faaliyetlerini cebir ve şiddet kullanarak engellemeye teşebbüs fiilleri görülmemektedir. Bu sebeple, bu fiilleri kapsayan darbecilik suçu askerî bir suç değildir. Darbecilik suçları, asker kişilere karşı işlenen ya da askerlik hizmet ve görevi ile ilgili olarak işlenen suçlar cümlesinden de addedilemez. O zaman, karşımızda sadece, asker kişilerin askerî mahallerde işlediği suç olarak nitelendirilme ihtimali kalmaktadır.

Genelkurmay belgesi çerçevesinde yapılan tartışmalarda, askerî savcılığın görevi meselesi işte bu noktaya dayandırılabilmektedir. Netice itibarıyla belge, gerçekliği kabul edildiği takdirde bile, askerî mahalde hazırlanmış bir belge olması hasebiyle, askerî mahalde işlenmiş bir suç addedilip askerî yargının görev alanına sokulabilecekti. İkinci Ergenekon iddianamesinde, savcıların uzun uzun darbecilik suçunun askerî yargının görev alanında bulunmadığını açıklamaya çalışması, bu şekildeki bir yorumun önünü kesmek içindi. Emekli orgeneraller Eruygur ve Tolon, iddianamede dile getirilen suçlamaların bir kısmını muvazzaf oldukları dönemlerde, dolayısıyla askerî mahallerde işlemişlerdir. Bir yorumla, bu suçlar askerî yargının görev alanına ithal edilebilir. Savcılar, bütün bu açıklamalarına rağmen Türkiye'deki uygulamalara tam güvenemedikleri için olsa gerek, iddianamede, emekli orgenerallerin sadece muvazzaflıktan ayrıldıktan sonraki eylemlerine yer vermişler, bir devamlılık taşıdığı halde, muvazzaflık dönemlerini ayırmışlardır. Aynı yaklaşımla, emekli Oramiral Örnek günlüklerindeki suç konusu fiilleri de, muvazzaflık döneminde ve askerî mahallerde yazılmış metinlerde yer aldıkları için, iddianame dışında tutmuşlardır. Hâlbuki tahmin edilebileceği üzere, "darbe" hazırlıklarıyla ilgili fiillerin ve bunlara dair belgelerin önemli bir kısmı bu dönemlere ait olabilir. Savcılar, Ergenekon davasının bir şekilde askerî yargı kapsamına girmesini önleyebilmek için azami hassasiyet göstermeye mecbur kalmaktadırlar.

Şemdinli davası sürecinde yaşananlar da bu endişeyi haklı kılmaktadır. Şemdinli olaylarının aktörü olan muvazzaf kişilerin suç konusu eylemleri "askerlik hizmet ve görevi ile ilgili" kabul edilmiş ve askerî yargının görev alanına intikal ettirilmiştir. Bu yorumu yapan, ne yazık, askerî yargı değil, "sivil" Yargıtay'dır. Kendi yetkileri konusunda, her zaman kıskanç davranan yargı kurumlarının, bu yetkilerin genişletilmesi yönünde kararlar vermesi beklenirken, Yargıtay'ın kendi yetki alanını askerî yargı lehine daraltma yolunu seçmesi, çok tartışılması gereken bir husustur. Bu yaklaşım ve yorumun, kritik davalarda her zaman bir endişeye yol açmasını tabii karşılamak gerekir.

Darbecilik suçlarıyla ilgili davaların askerî yargıda görülmesi niçin yanlıştır? Bu soruya da kısaca cevap vermek gerekir. Askerî yargı, gerçekten bağımsız değildir. Bunun hem hukuk kurallarıyla ilgili hem de uygulamaya bakan yönleri vardır. Askerî mahkemelerdeki subay üyelerin çıkartılmış olmasına rağmen hâlâ tam bağımsızlık gerçekleştirilebilmiş değildir. Askerî yargıda hâkimler, idarî makamlarca göreve atanmakta, yine idarî makamlarca görevden alınabilmektedir. Askerî hâkimlerin sicil ve terfilerinde "subay sicili"ni düzenleyen bir idarî makam olarak birlik komutanlarının çok büyük bir etkisi vardır. Basit davalarda etki altında kalmadan ve tarafsız davranabilseler de, askerî hâkimlerin, komutanlarınca işlenecek darbeye teşebbüs suçlarını yargılamakta "bağımsız ve tarafsız" olabileceklerini kabul etmek mümkün değildir.

MİADI DOLMUŞ DARBELERLE HESAPLAŞMANIN ZARARSIZLIĞI

İşte bu tablo karşısında, Türk Ceza Kanunu'nun Beşinci Bölümü'nde, "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" başlığı altında düzenlenmiş olan darbecilik suçlarının, kesin bir ifade ile askerî yargının görev alanı dışında tutulması bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktaydı. TBMM, yapmış olduğu düzenleme ile çok ciddi bir hukukî karmaşanın önüne geçmiş olmaktadır. Artık darbecilik suçunu işleyenleri yargı önünden "kaçırmak" ihtimali ortadan kalkmıştır.

Bu kadar önemli ve zaruri bir hukukî düzenleme karşısında, Taraf'ın şık ifadesiyle, "ertesi gün muhalefeti" yapan anamuhalefet partisi, Anayasa'nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasını teklif eden partiyle aynı parti midir? Bu, birbiriyle tamamen zıt iki tutumun aynı partiye ait olması nasıl mümkündür? Geçici 15. maddenin kaldırılması teklifi, sadece iktidar partisini köşeye sıkıştırmak amacına matuf, nasıl olsa iktidar partisinin kabul etmeyeceği bir teklif olarak düşünülmüş ve gerçekleşeceğine inanılmayan bir proje midir? Bir taraftan miadı dolmuş darbelerle hesaplaşmanın zararsızlığı ve kolaylığından istifade ile darbe karşıtlığı vasfını sahiplenmek, diğer taraftan güncel darbelerin muhtemel semerelerinden mahrum kalmamaya çalışmak nasıl izah edilebilir? Bu ne perhizdir, bu ne turşudur?

Darbecilik suçlarını askerî yargının görev alanından kesin olarak çıkartan ve bu konudaki tartışmalara son verebilecek düzenleme, siyaset için bir turnusol kâğıdıdır; geçici 15. madde değişikliğindeki samimiyet dahi bu konudaki tutumla ortaya çıkacaktır. Darbecilik suçuna askerî yargının bakma ihtimali ortadan kalkınca buna itiraz etmek, darbecileri askerler yargılasın demek ne siyasetle, ne hukukla ne de mantıkla savunulabilir. Hem geçici 15. madde kalksın hem darbeciler sivil mahkemede yargılansın; doğrusu budur.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT