Darbecilerimiz neden haksız?

17.07.2009 16:48

Atilla Yayla

Demokrasiye karşı ilk isyan olan 1960 darbesinin üzerinden geçen 60 senede askerî vesayet bütün ayaklarıyla tesis edildi. Bu vesayet,militarizmi devlet içinde kurumsallaştırdı ve kendine toplum içinde azınlık da olsa bir destek tabanı oluşturdu.

Toplumdaki darbe destekçisi kesim genel nüfusa oranla ciddi bir azınlık teşkil etmekle beraber, bu azınlığın devlet katları içindeki bürokratik gücü ve "saray aydınları" ve "saray medyası" üzerindeki hakimiyeti ihmal edilemeyecek ölçüde büyük.

Dünyanın şu çağında, AB üyeliği sürecinde yer alan ve kendisinden demokrasi standartlarını kabullenmesi ve tesis etmesi beklenen bir ülkede darbeci zihniyetin utanmadan ve toplum tarafından kahredici şekilde kınanmadan hâlâ boy gösterebilmesi bu gücün ve ideolojik gözü dönmüşlüğün bir yansımasıdır. Daha geçenlerde silahlandırılmış bürokrasiye eklemli bir "gazeteci", hepimizin bildiğinin herkesin bildiği olmadığını, yani darbelerin darbe olmayıp TSK'nın emir-komuta zinciri içinde yönetime el koyması olduğunu, sanki böyle bile olsa bu marifetmiş gibi, yazabilmiştir.

Darbeci zihniyetin iki tezi bilhassa dikkat çekmektedir. Bir: Darbeler fraksiyonlar tarafından yapılmamış, emir-komuta zinciri içinde bütün TSK tarafından gerçekleştirilmiştir. İki: Türkiye'nin ordusu ve darbeleri Latin Amerika ordu ve darbelerine benzemez, çünkü bizde ordu gitmemek üzere darbe yapmaz ve iktidarda çok uzun kalmaz, "gereken"i yapıp kışlasına döner. Bu iddianın sahipleri, bir anlamda, Türkiye'nin "darbeler bakımından dahi bir muz cumhuriyeti olmadığı"nı söyleyerek tuhaf bir övünme gerçekleştirmektedir. Birinci tez darbeler tarihimizin gerçekleri tarafından yalanlanmaktadır. Kötülüğün başı 1960 darbesi emir komuta zinciri içinde yapılmamış, bir cunta tarafından pişirilmiştir. Dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun hukuka riayeti ve siyasî otoriteye itaati yüzünden aşağılanmış ve yargılanmıştır. Aynı akıbete başka üst rütbeli subaylar da düçar olmuşlardır. 1960 darbesi adeta bir "albaylar cuntası"nın eseridir. Nitekim, izleyen Talat Aydemir-Fethi Gürcan darbe teşebbüslerinden sonra albayların üst kademeliler tarafından daha iyi kontrol edilmesini sağlamak için tedbirler alınmıştır. 1960 darbesi ve Aydemir-Gürcan kalkışmaları, emir-komuta zincirinin parçalanmasıdır. Bu, hiç şüphe yok ki, 12 Mart darbesi için de geçerlidir. 12 Eylül'ün emir komuta zinciri içinde vuku bulduğu söylenebilir ama 28 Şubat da hiyerarşiyi parçalamış ve büyük gayretlerle ordu hiyerarşik düzene geri sokulabilmiştir. Şu halde darbelerin cuntacı fraksiyonlar tarafından yapılmadığı, emir-komuta zincirinin içinde tüm TSK tarafından gerçekleştirildiği iddiası hakikatle örtüşmektedir.

Kaldı ki, emir-komuta zinciri içinde yapılması da bir darbeyi meşrulaştıramaz. Bu söylenen doğru bile olsa tuhaf ve acı bir gerçeği yansıtmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. 1960 ve 1971 darbelerinden sonra, orduda, bünyeye sızan darbecilik virüsünü tedavi edilecek yerde virüsün bütün bünyeye yayılması yoluna gidilmiştir. Askerî yetkililerin bile ifade ettiği üzere, cuntacılığı önlemek yerine, cuntalara fırsat vermemek için, bütün TSK cuntacı zihniyete teslim edilmek istenmiştir. Yani "Tandoğan mantığı" işlenmiş, "darbe yapılacaksa biz yaparız" denmiştir. Darbecilik ve cuntacılık bir grup subay için yanlışsa bütün ordu için nasıl doğru olmaktadır? Burada aklım ünlü liberal filozof Bastiat'ın yağmayla ilgili söyledikleriyle bu yaklaşım arasında bir paralellik kuruyor. Bastiat, devlet üzerinden yağma yapanların, yağmaları fark edildiğinde, yağmadan vazgeçmek yerine, fark edenleriyağmaya ortak ettiklerini ve böylece sistemin sürüp gittiğini söyler. Cuntacılık da bizde aynı yolu izlemişe benziyor. Cuntacı zihniyetin kökünü budamak yerine cuntacılık neredeyse bütün bünyeye yayılıyor.

İkinci tezin de övünç yerine utanca sebep teşkil etmesi gerekir. Resmî üniformayla iktidarda oturma süreleri açısından karşılaştırıldığında bizdeki darbecilerin daha kısa kaldığı doğrudur. Latin Amerika'da askerî cunta rejimlerinin ömrü yirmi yıla kadar çıkarken bizde en fazla "üç yıl" sürmüştür. Ancak, bu aldatıcı bir görüntüdür. Türkiye'de darbeciler iki üç yıl sonra görünürde kışlaya dönmekle beraber, aslında dönmemektedir. İzlerini kalıcılaştırmayı garanti altına almadan darbeyi bitirmemektedir. Siyasî sistemi yeniden dizayn etme planlarını yapmakta, uygulamaya koymakta ve ancak ondan sonra güya kışlaya dönmektedir.

İşte bu yüzden siyasî sistemimiz askerî vesayet altındadır. Bu sistemde ülkedeki her problemin sorumluluğu sivillere, siyasilere aittir, sistemi dizayn eden askerlerin hiçbir sorumluluğu yoktur. Askerlerin sorumluluğuyla yetkileri ters oranlıdır. Bu zemberek askerin doğrudan sorumlu olduğu güvenlik alanında bile işlemektedir. Güneydoğu'da bir karakolda göz göre göre yaşanan bir ihmalin yarattığı facianın sorumluluğu mahalli komutana, bölge komutanına, kuvvet komutanına ve genelkurmay başkanına değil başbakan ve cumhurbaşkanına çıkarılmaktadır. Militarist medya seçilmişlere gösterdiği öfke ve sorgulayıcılığın binde birini üniformalı memurlara yöneltmemektedir. Asker bürokratlar çok sıkışıp "cevap vermek" mecburiyeti hissettiklerinde eleştirilere cevap vermek yerine eleştirenleri azarlamakta ve yargı dahil çeşitli yollarla onları taciz etmektedir. Dolayısıyla, bizde darbecilerin kısa kaldığı tezi doğru değildir. Tam tersine, kalıcılıklarını süresiz uzatacak düzenekleri kurarak darbeciler hem risklerini azaltmakta, sorgulanmalarının önüne geçmekte hem de darbe halini olağanlaştırmaktadır. Bizde darbecilerin ana hedefinin demokrasiyi korumak olduğu tezi de gerçekle alâkasızdır. Demokrasiyi yıkarak demokrasiyi kuvvetlendirmek olsa olsa fraksiyon cuntacılığını önlemek için toptan cuntacılaşma mantığına uyar. Darbecilerin ana hedefi, her zaman, kendilerine sistem üzerinde anti demokratik fakat muhkem bir mevki kazandırmak ve sınıfsal-mesleki menfaatlerini pekiştirmektir. Bu hep böyle olmuştur, hep böyle olacaktır; çünkü işin doğası böyledir.

Aslında ülkemizde darbecilerin görünürde nispeten kısa kalması, paradoksal şekilde, darbeciliği zayıflatmamakta, kuvvetlendirmektedir. Ve, bazılarının nezdinde, meşruluğunu artırmaktadır. Darbeciler 1960'tan veya 1980'den sonra 15-20 yıl süreyle iktidarda kalsalardı, muhtemelen, darbecilik bir daha geri gelmemek üzere tarihe gömülürdü. Bu süre toplum tarafından darbecilerin gerçek niyetlerinin ve çaplarının yanlış olmayacak biçimde teşhisine yeterdi. Şüphesiz, işsizlik, enflasyon çözülemezdi. Yolsuzluk ve suistimalde ekorlar kırılırdı. Askerî zihniyetin toplumsal hayata yapacağı akıl dışı ve keyfi müdahaleler toplumsal hafızaya kazınırdı. Askerlerin alanları dışına çıkmalarının topluma çok ağır zararlar verdiği açıkça görülürdü. Bütün bunlar militarizmi geriletirdi. Darbeci zihniyeti zayıflatırdı. Ama böyle olmadı ve darbeciler toplumun en azından bir kesiminin zihninde meşruluk, haklılık izleri bırakmayı başardı. Yani, darbelerden sonra açık askerî yönetimlerin ömrünü nispeten kısa tutmak, sonraki darbeleri hep kolaylaştırdı.

Darbeleri önlemek için önce darbeciliği mahkum etmeliyiz. Bunun ilk adımı olarak da darbeciliğe haklılık ve meşruluk kazandırmak için kullanılan bütün tezleri entelektüel olarak teşhir etmeli ve savunulamaz hale getirmeliyiz. Darbeciler ve onlara alkış tutanlar dahil bütün toplumun iyiliği uzun vadede buna bağlıdır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim