Darbeciler gibi işkenceciler de yargılanmalı

06.04.2012 06:50

Murat Aksoy

Oluşumu uzun bir süreç olan toplumsal kültürde 4 Nisan 2012'nin özel yeri olacağı muhakkak. Toplumsal kültürün bir parçası olarak siyasal kültürümüzde de, "bu tarih" aynı şekilde önemli olacaktır.

4 Nisan 2012, tarihte "bir gün" olarak, 2007'de başlayan ve "bir süreç" olarak devam eden darbe girişimlerinin mahkeme önüne çıkarılmasından farklıdır ve kendine has bir değer ve önemi vardır.

AK Parti'nin tek başına seçim kazanmasından sonra 28 Şubatçıların kurduğu yapısal kurumları dönüştürerek planladıkları darbe girişimleri kesintili olarak 2009, 2010'a kadar sürdü. Bütün bu planlar hayata geçmedi ve plancı oldukları iddia edilenler şimdi yargı önündeler. Bu planları yapanlar, yapılmasına göz yumanlar, görmezden gelen üst rütbeliler de dahil buna. Hatta eski genelkurmay başkanının da bugün tutuklu yargılanıyor olması önemlidir.

Darbe planlarının yargılanma konusu olmasının devam etmesi, demokrasi ve siyasal kültürde önemli bir dönüşümü gösteriyor. Unutmamak gerekiyor ki, darbe kültürü, zihniyet olarak, halka güvenmemek üzerine kuruludur. Tek doğrusu vardır, ona inanır ve onu uygular. Farklılığa tahammülü yoktur, farklı olanı yok sayar, gerekirse "yok eder". Bu zihniyetin değişimi süreçle, eğitimle ilgilidir. Değişim de böyle bir şeydir ve zamana ihtiyaç duyar.

Önceki gün başlayan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanması süreci, süren darbe girişimi davalarından farklı olarak; gerçekleşmiş ve toplumda büyük yara açan, tahribat bırakan darbenin mahkeme önünde çıkarılması sürecidir.

Bu davanın demokrasi ve siyasal kültürde daha etkili olabilmesinin yolu, "geçmişle yüzleşme" konseptine oturtulmasıdır. Evren ve Şahinkaya, mahkemeye getirilmeli hatta tutuklanabilmelidirler. Bunun sembolik önemi çok büyüktür. Evren ve Şahinkaya'nın mahkeme önüne çıkarılmaları, kamu vicdanında mahkûm edilmeleri açısından önemlidir ama yeterli değildir.

Bu davanın, 4 Nisan 2012'nin önemli "bir gün" olarak tarihe geçmesinin koşulu, 12 Eylül Darbesi ile hayat bulan siyasal rejimin izlerinin silinmesidir. Yani 12 Eylül Darbesi ile hayatımıza giren başta "12 Eylül Anayasası" olmak üzere o zihniyeti taşıyan tüm kurum ve yapıların tasfiye edilmesidir. O dönem başta Diyarbakır, Mamak olmak üzere tüm cezaevlerinde, işkencehaneye dönüştürülen askeri birlikte gözaltına alınanlara işkence ve kötü muamele yapanlar, yaptıranlar yargı önüne çıkarılmalıdır. İnsanlığa karşı işlenen tüm suçlar, ülkeyi 12 Eylül'e götüren bütün karanlık olaylar, dosyalar bir bir açılmalıdır.

Bu dava sadece 12 Eylül Darbesi'ni yargılamakla sınırlı kalmamalıdır. Bu dava, 12 Eylül gibi, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971'in, 28 Şubat sürecinin, 27 Nisan 2007'nin de dayandığı zihniyetin tasfiye edilmesine katkı sunmalıdır. Bu dava, Türkiye'yi sarmalayan otoriter zihniyetten, demokrat zihniyete geçiş sürecine katkı sunmalıdır.

DEĞİŞİM SÜRECİNDEKİ ENGEL

Türkiye büyük bir değişim süreci yaşıyor. Bu değişim süreci düz bir çizgi izlemiyor. Aynı anda hem demokratik hamleler hem de anti-demokratik hamleleri de görebiliyoruz. Demokratik adımlar siyasi iktidarın tasarrufu ile atılırken, anti-demokratik uygulamalar kamu kurumlarından geliyor. Bunların da siyaseten sorumluluğunun siyasi iktidara yüklendiği açık. Bu anti-demokratik uygulama örneklerinin "kraldan çok kralcı" olan anlayışa ait. Darbeyi yargılarken, düşünce ve ifade özgürlüğüne sınır koyma girişimleri görebiliyoruz.

Bu süreçte önemli olan değişimi görebilmek, eksikleri eleştirel olarak ifade etmektir. İçinde olduğumuz değişim sürecinin önünde teorik olarak tek bir engel var; bu değişime karşı olanlar. Ancak Türkiye'de değişim sürecinin önünde, değişime karşı olanların yanında iki engel dava var. İlki, değişimi taşıyanların zihinsel sınırları, ikincisi ise bu değişimi meşru olmayan yollarla yönetme, denetim altına alma girişim ve hamleleridir.

Zihinsel sınırlar anlaşılabilir ve yönetilebilir bir süreçtir ve bir yönü ile de normaldir. Zihinsel sınır, süreç içinde genişleyebileceği ve değişim süreci devam ettikçe yeni kadrolarla daha ileri bir noktaya taşınabilir. Bu yönüyle zihinsel sınır, önümüzde bir engelden çok şans olarak da görülebilir. Ancak tehlikeli olan ikincisidir. Yani bu değişimi meşru olmayan yollarla yönetme ve denetleme girişimleri. Siyasal olmayan, siyasal, toplumsal meşruiyete dayanmayan yapı ve güçlerin toplumsal meşruiyeti olanlar üzerinde kurmak istedikleri tahakküm, demokratikleşme süreci için en büyük tehlikedir. Sonuçta, siyasal, toplumsal meşruiyeti olmayan güç, demokrasi va'd etse de tehlikelidir. Çünkü gizlidir ve gizlilik her zaman tehlikedir.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim