Darbe değilmiş gibi bir darbe

08.04.2008 06:19

Ayşe Kadıoğlu

Siyasetçiyi eleştirmekle siyasal alanı devreden çıkarmanın arasındaki farkı görmek ve siyasetçiyi eleştirirken bile siyasal alandan vazgeçmemek gerektiğini vurgulamak gerekiyor. Çünkü siyaset olmadan demokrasi olmuyor. Parlamentoma dokunma

Siyasal yapıların tahlili, genellikle olan bitene karşı mesafeli olmayı gerektirir. Ancak mesafeli olmak için, ille de "haydi herkes uzlaşsın", "herkes bir adım geri atsın" gibi siyaseti yok etmeye yarayan dileklerde bulunmak ve siyaset-üstü bir dille konuşmak gerekmez. Siyasi tahlilin gerektirdiği mesafe ise insanın siyasal alanı yaşatmaktan vazgeçmesi anlamına hiç gelmez. Siyasal alanı yok ettiğinizde zaten artık onun tahlilini de yapamazsınız. Mesafeli olmakla kastedilen davranış biçimi insanın, yaşanan siyasal olaylar karşısında, kendi düşünme yetisini kullanmasına engel olabilecek olguların dışında kalmaya çalışması, aklını başkalarına teslim etmemesidir.

Hannah Arendt, ll. Dünya Savaşı sonrasında yargılanan ve Nazi katliamlarının mimarlarından olan Adolf Eichmann ile ilgili son derece önemli tahliller yapmıştı. Bu tahlillerin belki de en önemlisi Eichmann'ın aslında "kötü" ya da "şeytani" bir şahsiyet olmadığından ve savunmasında sadece emirlere itaat ettiğini söylemesinden yola çıkıyordu. Arendt'a göre, Eichmann'ı yaptığı korkunç eylemlere yönelten şey insan olarak "kötü" olmasından değil, aklını kullanmayı terk etmiş olmasından kaynaklanıyordu. Totaliter toplumların en önemli özelliği de zaten buydu. Totaliter toplumlar, yığınların demir bir mengene ile "aynı" hale gelene kadar sıkıldıkları toplumlardı. Aynı olan insanlar artık düşünme yetilerini terk ediyorlar ve böylece "kötü" olmaya yatkın bir hale geliyorlardı. Kötülük bizim dışımızdakilere, başka insanlara özgü bir aşırılık değildi, aksine "kötülük" herkesin içinde idi, sıradan bir olgu idi. Ortaya çıkması için aklı kullanmayı ya da olaylara mesafeli bakmayı terk etmiş olmak gerekiyordu.

İncelikli darbe

Buradan yola çıkınca, insanın tahlil yaparken kendisine sık sık Immanuel Kant'ın aydınlanma olgusunu tanımlarken kullandığı ve insanın kendi düşüncesini/anlayışını kullanma cesaretine işaret eden "Sapere aude!" ifadesini hatırlatması gerektiği sonucuna varmak mümkün. Ancak bu noktada bilginin nereden alındığı olgusu büyük önem kazanıyor. Bir kere insanın kendi anlayışını kullanması için sadece cesur olması yetmiyor. Cesur olmaya ek olarak, çeşitli bilgi kaynaklarından beslenmesi, bunu yapabilmek için de ciddi bir çaba içine girmesi gerek. Bugün Türkiye'de bunu yapmak ve böylece kendi anlayışını kullanmak hiç de öyle zannedildiği kadar kolay değil. Bir kere bunu yapmak için olan biteni sahiden merak etmek ve çeşitli kaynaklardan araştırıp okumaya çalışmak gerekiyor. Dizi ve yarışma bombardımanı altındaki vatandaşların, siyaset-devlet alanında olan biteni takip etmesi hayli zor. Böyle durumlarda avantaj her zaman siyaset karşıtlığı yapan gruplarda oluyor. Vatandaşlar işin içinden çıkamadıkları vakit, "bu siyasetçilerin de hepsi böyle zaten, al birini vur ötekine" gibi bir söyleme başvurmaya başlıyorlar. Oysa bugün yaşanan sorunların kaynağında, parlamentonun değil, derin devletin kirli çamaşırları var.

Askeri darbeler geçmişi oldukça kabarık olan ülkemizde, bu darbelerin en önemli sonucu insanların siyasal alana "zanlı" gözüyle bakması oldu. Vatandaşlar gündelik yaşamlarını olumsuz olarak etkileyen meselelerin sorumlusu olarak her zaman parlamento içindeki siyasal partileri, özellikle de iktidarda olan partileri görmeye eğilimli oldular. Oysa siyasetçiyi eleştirmekle siyasal alanı devreden çıkarmanın arasındaki farkı görmek ve siyasetçiyi eleştirirken bile siyasal alandan vazgeçmemek gerektiğini vurgulamak gerekiyor. Çünkü siyaset olmadan demokrasi olmuyor. Vatandaşların parlamentoya sahip çıkmadıkları bağlamlarda demokrasi yolundan sapma tehlikesi ihtimali oldukça yüksek. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan, AKP'nin kapatılması yönündeki davanın Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle bu tehlike çok ciddi bir boyut kazandı.

Yargının siyasete müdahalesinin yanı sıra bugün artık Türkiye'nin uzun zamandır bir "söylenti" olduğu varsayılan askeri bir darbe sürecine maruz kaldığı gerçeği kesinlik kazandı. Yakın bir geçmişte eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in darbe günlükleri ortaya çıkmıştı. Buna göre 2004 yılında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı, "Sarıkız" ve "Ayışığı" kod adları verilen darbeler planlıyorlardı. Bu günlüklerin Örnek'e ait olup olmadığı kesinlik kazanmamıştı. Oysa geçtiğimiz günlerde, İstanbul Emniyeti bu günlüklerin gerçekten Örnek'in bilgisayarından çıktığını kanıtladı. Demek ki darbe hazırlıkları sadece bir söylenti değildi. Bugün Türkiye'de bu durumun öneminin kaç kişi farkına vardı sizce? Benim izlediğim kadarıyla, bu kanıt üzerine Taraf gazetesi, 26 Mart 2008'de "Darbe Belgelendi" manşeti ile çıktı. İki gün sonra da aynı gazetenin yazarı Yasemin Çongar bence son derece önemli olan yazısında şu noktaya dikkat çekti: "Birkaç onurlu istisnayı bir yana bırakırsak gazete ve televizyonların çoğunluğu, dört yıl önce ordunun tepesinde darbe planladığının kesinleşmesine bu tepkiyi verdi: Tıs. Kısa, yalın, tüyler ürpertici". Evet, ülkemizde darbe planlarına itiraz etmektense her fırsatta siyasete yüklenmek çok daha yaygın.

"Parlamentoma dokunma!"

Bugün aklını başkalarına teslim etmeyenler açısından siyasetin, darbeler gölgesi altında can çekiştiği gerçeği son derece açık. Bugün Türkiye'de adına darbe denilmeyen, darbe değilmiş gibi yapan bir darbe sürecinin içindeyiz. Bu "incelikli darbe"nin taşıyıcıları arasında siyasal alanı kapatmaya girişen herkes var. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

Birincisi, hükümetin Ergenekon davasındaki gelişmeleri parti kapatma davasına bir misilleme olarak hızlandırdığı düşüncesine ağırlık vererek bu davayı önemsizleştirenler ve dikkatleri bu davadan öteye çekenler. İkincisi 2004'teki darbe hazırlıklarının belgelenmiş olması karşısında suskun kalanlar, üçüncüsü genel geçer "uzlaşma" çağrılarıyla ortamı kimin gerdiği konusunda kafa karışıklığı yaratanlar, dördüncüsü de parlamentoya sahip çıkmanın önemini "ama onlar da ortamı çok gerdiler" gibi ifadelerle bulanıklaştıranlar.

Bugün Türkiye'de siyasal alan can çekişiyor. AKP'yi eleştirmek, onu bir siyasal parti olarak demokratikleşme çizgisinde kalmaya davet etmek elbette son derece gerekliydi. Türkiye'de bu gerekliliğin farkında olan birçok kişi geçmişte AKP icraatlarına yönelik eleştiri ve geri beslemeyi demokrasiyi derinleştirmek adına yaptı. Ancak bugün siyasetin bittiği noktada, artık siyaset varmış gibi konuşmanın anlamı kalmadı. Bugün Türkiye bir darbe süreci, AKP de bir yaşam mücadelesi içindedir. Bugün AKP'ye yöneltilen eleştirilerin siyaset karşıtlarının ekmeğine yağ sürmenin ötesinde bir anlamı yok. Bugün demokratikleşme yoluna baş koyanların, ölmekte/öldürülmekte olan bir siyasal sürece (AKP'ye yönelik eleştirilerini şimdilik kendilerinde saklı tutarak) yaşam desteği sağlamaları gerekir. H. Gökhan Özgün'ün belirttiği gibi, içinde bulunduğumuz "tanksız, tüfeksiz darbe" sürecinde "siyaseten 'tercih ettiğimiz' noktaya çekilmek, AKP'den uzaklaşabilmek için demokrasiye ihtiyacımız var". (Radikal, 30 Mart 2008). Darbe sürecinin işlediği bir dönemde, parlamentoya sahip çıkmak ve bu sürece dahil olanlardan hesap sorulmasını talep etmek gerekiyor. Hiç öyle suları bulanıklaştırmadan "parlamentoma dokunma" demek gerekiyor. Toplumun demir bir mengene ile aynılaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde bu demokrasi çağrısını yapmak, bu sesi çıkartmak, en azından aklını başkalarına teslim etmeyenler ve kendi düşüncesini, anlayışını kullanma cesareti olanlar açısından bir sorumluluktur. Siyaset yok ise eğer demokrasi de yoktur.

Radikal gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim