Dangalaklık üzerine...

10.11.2009 01:57

Atilla Özdür

Siyah renk, öfkeli gayrimemnunluğunu çelenkler üzerinde sembolize ederken, kadın giyim kuşamı üzerinde ise matem havasını estirir. Resmi devairin frak ve smokinindeki karalığın koyusu bürokratın hiyerarşik pozisyonunu tahkimler...

Kına, sevinci, mutluluğu ve gururu simgeliyor... “Kınalı kuzu” sahipliği ebeveynlere bir ayrıcalık... Kına geceleri de, gelin kızın muradına erme sevinciyle hanımlar taifesine kurtlarını döktürtür... “Kıçına kına yak”a gelince, mayasıldan kurtuluşta son çarenin fonetik izdüşümü olsa gerek...

Hukuk ahlakında müstantikler çekicin izdüşümünü ararlar. Çekiç var mı, varsa ele alınmış ve parmaklar da sapını kavramış mı. Bunlar da yetmez, kafalara indirilmiş mi?.. İnmiş ise kazaen mi, kasden mi?..

Abdurrahman Dilipak, almış eline kalemini ve demiş ki, “kına yakabilirsiniz...” Eli kitaplı kızlar için başörtüsünün bir problem yumağı halini almasında etkin kişi olarak gördüğü Ahmet Necdet Sezer için kullanmış bu geleneksel temenniyi.

Kutlama ve tebrik yerine kaim bu temenninin devlet başkanına hakaret telakki edilmesiyle açılan kamu davası, kanun yolunun zincir mahkemelerinde beraatle neticelenmesine rağmen, teamüllere aykırı yol üzerinden Ceza Genel Kurulu’nda hapse mahkûmiyet biçiminde tecelli ediyor...

Ediyor mu, ettiriliyor mu?..

Gerekçesi, tebrik ve kutlama mesajı yerine kaim bu temenninin niyette “kıçına kına yak” anlamıyla yazılıp söylenmiş olduğu yorumu...

Sivil yargıda, beşeri yargıda ve adil yargıda çekicin izdüşümü aranılır. Allah ise, kullarını niyetleriyle yargılar... İki dünya arasındaki bu paradoks, armudun dibine düşeceği gerçeğini bir kez daha gösteriyor...

Demokrasi her ne kadar, söylendiğine göre tabiî, güçler ayrılığı prensibine oturtulmuş olsa da, politik fıtrat bu ayrılığı sözde bırakıp özde İngiliz sicimiyle birbirlerine kenetliyor... Yasama ile icra da, derin devlet brifinglerinin güdümüne kapılarak, eli kitaplıların başlarındaki örtüyü Cumhuriyet’e karşı isyankâr bir kalkışmanın ortak simgesi niyetiyle kullandıkları yorumunu yapmıyor mu idiler...

İlginçlikler ülkesidir Türkiye...

Vatandaşın irisi Sabancı-Fransız ortaklığının büyük bakkaliye mağazalarından birisine gidiyor, farzedelim ki bendeniz... “Bakkaliye” dil alışkanlığından. Yoksa züccaciyeden attariyeye, yarınki günlerde zincir eczaneciliğin ispenciyarisine de birer köşe ayrılacak bu mağazalarda sakatatçılıktan oto parçacılığına kadar ne ararsan hepsi mevcut... Maksat, küçük burjuva proleterleşsin...

Bu vatandaşın satın aldığı ıvırat zıvıratın arasında bir porsiyon da “otlu peynir” bulunuyor. Eve gelip kahvaltıya oturduğunda bakıyor ki bu peynir, tuz küpü, aşırı derecede tuzlu... Bunun için ödediği para da sadece üç liracık... İyi de, ne paketinin üzerinde ne de açık sergilenen emtia sınıfındaki bu malın vitrininde “aşırı tuzluluğuna” dair bir bilgi kırıntısı mevcut... Tüketici hakları denilen izafî değerler ne olacak?..

Açarsın telefonu onun adına Carrefoursa’ya, “üç lira dört kuruşluk” iade mükellefiyetlerini nasıl yerine getireceklerini sorarsın... Derler ki, “gel getir buraya, al paranı geriye”...

Ya pire için yorganı yakacaksın üç liracık için onüç lira masrafı göze alarak; ya da, ağır tuzluyu çöpe atarak oturacaksın, tüketici haklarının Türkiye’de nasıl çıkmaza girdiğini görerek...

‘Arkadaş’ dedik kendilerine, “Benim sizlerden üç liracık alacağım bulunuyor. Lütfen evimde tediyede bulunun.” Öyle ya canımın içi, müşterinin bir dahli bulunmayan iade işlemlerinde, çözüm masraflarının yine mağdura yüklenmesi satıcının velinimetlik yorumuyla örtüşür mü?..

Konu “üç liracıktan” açılmışken devamında “hayır” vardır inşallah diyelim... “Anlayabildiğim kadarıyla düzen böyle kurulmuş, onlar da buna uymuş olsunlar. Amma düzenin bir başka kurgusu daha var. Kayıt içilik... Türkiye’deki çarşı-pazar ve düzen-sistem bakımından yabancı sermayenin kayıtlılığa nisbî riayet ve düşkünlüğü... Kendimi bu toprakların insanı ve bu insanların kardeşi saydığımda, kahrü perişanlığıma sebep, bizim yerlilerin kayıt dışılığı ile kaçakçılığa tersinden düşkünlüğü.

Türkiye’de bu atmosfer altında yaşıyor olmaktan utancımın kaynağı da, işte burası... Memleketimizde, Atatürk Türkiyesi’nde tabii, alımda olduğu gibi satımda ve dahi istihdamda tek dereceli bir tedavül, sisteme egemen. Hemen bütün çalışanlar asgari ücretli... Haydi bunu bırakınız, bunların da bir kısmı, ayda on gün onbeş günlük parçalı bulutlu istihdam.

Kayıt dışının kayıt içi GDO’larıyla melezleştirilmiş birikimleri kimilerinin eliyle Mekke Medine seyahatlerine, kimilerinin eliyle de Kanarya Adaları’na yapılan turalamalara fon yaratırken, demokrasinin sermayeye tanıdığı garsoniyer açma hak ve imtiyazı, karşı yakada da artık değerler, üçe dörde kadarını kendilerine meşru saydıklarının yatak odalarına tefrişat harcaması...

Türkiye, kim ne derse desin, acaib bir memleket... Allah’ın belâ ve musibetini adeta celbetmeye can atan insanların kamplar halinde bir arada yaşadıkları ahlaken erozyona uğramış bir ülke...

Mesela, bakabilir mi dersiniz. RTÜK Başkanı Prof. Davut Dursun kardeşimiz ATV’nin “Bir Şarkısın Sen”ine...

Biz de kalkmış ‘üç liracık’ın peşine düşmüşüz, dangalaklığın dik alâsı...

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim