1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. Dağlar, insanlar hatta ölüm bile yorulduysa…
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

Yazarın Tüm Yazıları >

Dağlar, insanlar hatta ölüm bile yorulduysa…

A+A-

Dün bütün gün Diyarbakır’da çokça konuşulan bir iddiaya göre Öcalan, dün Newroz meydanında okunan mektubunu son anda değiştirmişti.

40 yıllık bir hareketin lideri olarak yaptığı “Kırk yıllık hareketimizin acılarla dolu geçen bu mücadelesi boşa gitmediği gibi aynen sürdürülemez bir aşamaya da varmış bulunmaktadır” gibi geri dönülmez tespitlerden sonra çağırdığı kongreden de talebini “Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak”  diye üzerinde hermönetik okumalar yaparak arkasından dolaşılamayacak açılıkta  ifade ettikten sonra beklenen o kongre için bir de zaman aralığı bildirmesi ya da hızla yapılmasını istemesiydi.
İddiaya göre bunu da yapmıştı. Ama iddia o ki daha sonra Erdoğan’ın sözleri, Arınç’ın çıkışıyla ortaya çıkan devlet içindeki çözüm yöntemleri üzerindeki tartışmadan devlet heyetiyle yürüttüğü görüşmeler sırasında bir biçimde haberdar olup bu satırları mektubundan çıkardı.
O yüzden kongre çağrısının önüne “Dolmabahçe’deki 10 maddelik deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte”yi koyup  sonra da şöyle dedi: “Umarım ilkesel mutabakata en kısa sürede varıp Parlamento üyeleri ve İzleme Heyetinden teşkil edilen bir Hakikat ve Yüzleşme komisyonundan geçerek bu kongreyi başarıyla realize etme durumunu yaşarız.”
Tamamının hayata geçirilmesi 50 yılı bulabilecek 10 maddelik demokrasi ütopyasının bir ön şart olması zor. Ama eğer Kandil isterse veda selfieleri çekilen Meclis’ten bir Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu çıkması şartının arkasına saklanıp kongre toplamayı erteleyebilir.
Tabii dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dolmabahçe buluşmasını ve izleme komitesini doğru bulmadığını söyleyerek bastığı fren Kandil için daha iyi pazarlanacak bir kongre erteleme gerekçesi olacaktır.
Ama tam da Erdoğan’ın bu freni zaten, bu kongre toplamamak için bahane arama arzusunun, 2013 Newroz’undan beri süren barış isteksizliğinin, ayak sürme pratiklerinin, son Dolmabahçe Zirvesi’nde sonra bile “AKP’ye güvenmiyoruzlar”, “seni başkan yaptırmayacağızlar”, “IŞİD’in halifesi Erdoğanlar”ın bir sonucu.
30 yıllık bir çatışmayı bitirirken herkesin en iyi koşullarda ve hesap vereceği kitleye en yakışıklı pozu vererek bunu yapmak istemesi doğal bulunabilir. Ama ne yazık ki bu barış süreci doğal koşullarda yapılmıyor.
Öncelikle devlet PKK ile görüşmelere toplumun büyük desteğiyle ve rızasıyla oturmadı. Demokratik açılımdan, Habur’a, İmralı görüşmelerinden, Dolmabahçe zirvesine kadar söylenenin aksine devlet toplumun önünde durdu, o yüzden dengeleri gözetme, ikna faaliyetleri hep sürdü.
Genel olarak barışa verilen destek, barış için kullanılan bütün yöntemlerin de onaylandığı anlamına gelmedi. O yüzden çözüm sürecine destek verenlerin en az yarısı bunun için Öcalan’la yürütülen temaslara destek vermedi hâlâ da vermiyor.  Ama iktidar önüne gelen bu anketlere rağmen inandığı yöntemde 10 yıldır ısrar ediyor.
Bu rakamlar Türkler açısından böyleyken Kürtlerse çözüm sürecine, tabii ki bunun için Öcalan’la görüşmeye ezici çoğunlukta evet dediler. Fakat orada esas ikna edilmesi gerekenler PKK’nın 30 yıldır mücadele eden militanları ve tabanıydı. Genel olarak Kürt kamuoyunda 30 yıllık kavganın teslimiyet olmadan, onurlu bir şekilde, kimseye zarar gelmeden  bitirilmesi gibi hassasiyetler varken,  PKK’nın üzerine oturduğu  esas çelik çekirdek içinse çözüm süreci PKK’nın yeni bir kazanımı ve sürekli kazanımlar elde edeceği yeni bir zafer alanı olarak tasdik gördü.
Yani hem Erdoğan hem de Öcalan bu süreçte ellerinin altında sonsuz kredilerle masaya oturmadılar. Erdoğan Türkiye’yi, Öcalan PKK’yı barışa ikna ederek/etmeye çalışarak yaptı bunu.  Ancak onlara açılabilecek düşük faizli ve uzun vadeli bir krediyle, ama mutlaka gözetilmesi gereken bir denge hesabıyla.
Çözüm sürecinin talihsizliği benzer süreçlerin de gözetmesi gereken bu dengecilik değildi elbette…Bu dengeciliği, satrancı tehlikeli kılan esas faktörler ise daha dışsaldı.
Birincisi, son barış süreci Türkiye’de iktidar mücadelesinin, kutuplaşmanın, çatışmanın  en hararetli yıllarına yakalandı. 21 Mart 2013 Newroz’undan üç ay sonra Gezi olaylarıyla başlayan bu hararette AK Parti’ye karşı varoluşsal bir öfkeyle direnişe geçenler, yıllarca destek verdikleri ya da aynı yaşam tarzını paylaştıkları Kürt siyasi hareketini de direnişe çağırdılar. Hatta çağırmakla kalmayıp bunu bir teste dönüştürdüler. Yetmedi,  demokrasi olmadan barış olmazlarla başlayan homurtu sesleri,  hızla “sakın silah bırakma, silah senin tek kozun”, “AKP’ye güvenme, masadan kalk” noktasına ulaştı.  Barış süreci hızlanınca “Kürtler bizi sattı mı”ya kadar vardı bu savrulmalar..
Kürt hareketi çözüm masasında üzerinde bu mahalle baskısıyla oturdu hâlâ oturuyor. Barış onlar için o yüzden artık utanılacak, saklanması gereken bir şey… Çünkü Merkez medya, entelektüel ve sivil toplum hayatını elinde tutan figürler, sanatçıların oluşturduğu içeride ve dışarıda etkili bu kitle için PKK, HDP ve Kürtler hem kalabalıkları, çapları yüzünden mutlaka kazanılması gereken bir siyasi müttefik hem de yine kalabalıkları, silahlarıyla çarşıyı karıştırabilecek, AKP’nin başını ağırtacak en ciddi problem kaynağı olarak kıymetliydi.
O yüzden Öcalan’ın son mektubunda PKK’nın silahlı mücadelesi için söylediği “aynen sürdürülemez bir aşamaya geldiği” tespitine bugüne kadar bırakın pozitif bir katkı yapmayı, omuz vermeyi, PKK’yı mevcut haliyle bağırlarına basıp, meşru, haklı, ne derse, ne yaparsa doğru olarak tescil ederek, tam karşıt “silah bırakmaya ne gerek var” çizgisine erzak taşıdılar. Batıda böylesine bir kabul gören Kandil için hayatın, yöntemlerin Öcalan’ın söylediğinin aksine aynen devam etmemesi için ortada bir neden de kalmadı.
Sonra bu siyasi çatlağa cemaat de ortak oldu. Onlar da AKP’nin başını nasıl yakarız arayışıyla CHP’den, ABD Kongresiyle birlikte PKK’nın kapılarını çaldılar. Ellerindeki polis, asker gücü, istihbarat kaynaklarıyla yapıp ettiklerinin bir kısmını sadece tahmin edebiliyoruz, kapalı kapılar arkasında daha fazlasını yapacak beceride olduklarını ise biliyoruz.
Bütün bunları son olarak ise AK Parti’de 12 yıl sonra en radikal değişimin de çözüm süreci zamanlarına denk gelmesi eklendi. 12 yıldır sistemin üzerine kurulduğu Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması, Davutoğlu’nun ikinci genel başkan ve Başbakanlığa gelmesinden kaynaklanan yeni duruma uyum sorunları, 12 yıllık alışkanlıklardan sonra ister istemez sistemden kaynaklanan hiyerarşi, iletişim problemleri de çözüm sürecinin aleyhte koşullar listesine ekleniverdi.
Şimdiden, yorulup, sıkılmak, olmaz bu iş demek yok. Daha sadece içeriden bahsettik çünkü.
Çözüm sürecinin en büyük bahtsızlığı tabii ki Ortadoğu’da bir yangın yerinin ortasında yapılmaya çalışılması oldu. Her yerde elinde benzin bidonu olan adamların dolaşıp yangın çıkardığı bir yerde bu küçük adada 30 yıllık bir yangın söndürülmeye çalışıldı. Hem de etrafta yananlar arasında buradaki yangının mağdurlarının akrabaları da varken…
2011’de Öcalan’ın barış konseyinde anlaştık açıklamasının ardından gelen Silvan baskınından itibaren çözüm sürecinin tepesinde sallanan en büyük tehdit Suriye meselesi oldu. Burada silahın devrinin geçtiği konuşulurken birkaç kilometre öteye silahını kapan savaşmaya gidiyor,  tepeden silahlar atılıyor, bütün dünya desteklediği insanları silahlandırmaya çalışıyordu. Savaşın sürdüğü iki ülkede de faaliyette olan bir örgüt olarak PKK için de silahın  yükselen değer olması mevcut statükonun sürdürülmesi fikrini pekiştirmeye yaradı. Ayrıca 30 yıl sonra ilk kez PKK’nın elinde tuttuğu için terörist listesine alındığı silahına, dünyadan sempatiyle bakılmaktaydı. Ayrıca PKK, bu silahlı kavgada 40 yıl sonra ilk kez elinde şehirler buldu.
Bu kadar da değil maalesef. Barış süreci Arap Baharı’na da denk geldi. Daha da büyük talihsizlik, Arap Baharı’yla birlikte Suriye’de, Gazze’de, Mısır’da Türkiye’nin Batı’yla arasındaki mesafenin açılmasına, çatışmaların, istihbarat savaşlarının ortasına denk gelmesiydi. Gezi ve 17 Aralık’la bu makas iyice açıldı. Bu açılan makasların arasına sıkışanlardan  biri de çözüm süreci oldu. Bölgede Türkiye’yi sıkıştırmak isteyen  rakiplerinin istihbarat savaşlarında ilk akla  gelen Türkiye’nin zayıf karnı olan Kürt meselesinde, çözüm sürecinde negatif bir tavır almak oldu. PKK’yla görüşmeler, Kürt siyasetçilerle temasların hiçbirinin çözümü cesaretlendirmek için olmadığını tahmin etmek güç değil.
Daha fazla uzatıp umutsuzluğu artırmayalım. Aslında bu hikaye ümit verici de bir hikaye olarak okunabilir. Bunca kavga dövüş yangın arasında Türkiye’nin 2 yıldır yapmaya çalıştığı tam anlamıyla olağanüstü bir başarı....
Bu büyük başarıyı iki kişiye ve bir duyguya borçluyuz.
Daha üç yıl önce bebek katili denen biriyle görüşmelere Türkiye’yi ikna eden Erdoğan’a ve hâlâ silah bırakmamak için direnen örgütüne, tabanında yükselen Kürt milliyetçiliği dalgasına karşı ortak vatanı savunan Öcalan’a.
O yüzden her ikisinin güçlendirilmesi, kendi kamuoylarında itibarsızlaştırılmaması gerekir.
Erdoğan’ın karşı çıktığı, İzleme komitesi, tam da ortak vatanı savunan Öcalan’ın elini güçlendirmek, sesini duyurmak için, PKK’nın çekilme ve kongre toplamada sözünden yeniden caymamasını denetlemek için kullanılabilirse çözüm sürecine çok büyük bir katkı verebilir.
Ama Dolmabahçe Buluşması, izleme komitesiyle ortaya çıkacak resmin özellikle Türk kamuoyu açısından çözüm sürecinin tamamıyla ilgili bir bulantıya neden olması bütün süreci tehlikeye atabilir. O yüzden bu adımları atarken Türkiye kamuoyunun çözüm sürecinde rızasını teslim ettiği Erdoğan’ın toplumun nabzını tutma kabiliyeti hafife alınmamalıdır.
Ama bu yapılırken, çözüm sürecinin başından  beri hassasiyetleri artıracak hiçbir talebi dillendirmemeye özen gösteren Öcalan’ın kendi kamuoyu ve örgütü karşısında sonsuz olmayan kredisini ve itibarını da tüketmemek, onun önünü de açmak önemlidir.
Bu hassas dengeyi gözetmek de hükümetin ve çözüm sürecini yürütenlerin birinci işi. Kürtlerde Türkiye cumhuriyetiyle görüşmelerle ilgili aldatılma, kandırılma, tasfiye duygusunun haklı bir tarihi var. Ö yüzden müzakerelerde söz verilen ve ona göre cevaplar alınan konulardan geri dönüşler zor sağlanan güven ilişkisini zedeleyebilir. Türklerde de taviz veriliyor hissi, elindeki kaybetme korkusu hortlatılmamalıdır.
Liderler ne yaparsa yapsın toplum bu işin arkasında diskuru da yanıltıcı olabilir.  Türkler ve Kürtler çözüm sürecinin yönteminden, içeriğinden tam olarak memnun olmasalar da sonuçlarından gayet memnunlar. Hatta barış sanki hep böyleymiş gibi bir statüko haline bile geldi. Ama liderler bu havayı çok çabuk değiştirebilir. 6-7 ekim bunun en somut örneği.
O halde bu olağanüstü başarıyı borçlu olduğumuz duygudan bahsederek mutlu sonla bitirelim.
Bu duygu tabii ki kitabi, şiirsel bir barış tutkusu değil, her zamanki gibi çatışmaya, savaşa, ölümlere karşı bıkkınlık duygusudur. Çözüm sürecinin, yeniden silahlara dönüşün önündeki en büyük engel bu bıkkınlık, yorgunluk duygusu, çatışmanın anlam zeminin ortadan kalkmasıdır. Bu arada siz de boşu boşuna bu 10 bin vuruşluk yazıyı okumuş oldunuz.  Halbuki önceki günkü Diyarbakır Newroz’unda bir genç  mukavva kutusunun üstüne yazının muradını tek cümleyle yazmıştı: ''Dağlar, insanlar hatta ölüm bile yorulduysa şimdi en güzel şiir barıştır...''

TÜRKİYE

 

YAZIYA YORUM KAT