1. YAZARLAR

  2. Ümit Kardaş

  3. Cuntalardan özerk bir yapılanmaya
Ümit Kardaş

Ümit Kardaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Cuntalardan özerk bir yapılanmaya

A+A-

Batı Avrupa'da hak ve özgürlüklerin tanınması ve demokrasinin gelişimi açısından feodalite, aristokrasi ve burjuvazinin varlığı önemli olmuş, gelişmeler söz konusu sınıflar aracılığıyla yürütülmüş, dolayısıyla orduya subay verecek sosyal sınıflar her zaman var olmuştur. 19. yüzyılda bile aristokrasi özellikle İngiltere ve Prusya'da orduya subay vermekteydi (Niyazi Berkes-Türkiye'de Çağdaşlaşma).

Osmanlı tarihinde ise bu anlamda bir sosyal sınıf bulunmamaktaydı. Bu durum İngiltere'de kralın baronların baskısıyla vergi koyma yetkisine sınırlar getiren, kişilerin can ve mal güvenliğine ilişkin güvenceler sağlayan 1215 tarihli Magna Carta Libertatum karşısında Osmanlı'yı geriye düşürüyordu. Osmanlı rejiminde padişahın iradesini sınırlayacak, hak ve özgürlükler konusunda açılımlara neden olabilecek baskıyı sağlayacak ve iç dinamizmi harekete geçirecek bir sosyal sınıf bulunmamaktaydı. Bu nedenle Osmanlı'da anayasacılık hareketleri de kendisine bağlı ülkelerden daha sonra başlayabilmiştir. Kamu hukuku alanındaki gelişmeler daha çok dış dinamiğin gayrimüslim tebaa üzerinden merkeze yaptığı baskılarla sağlanabilmiştir. Bu nedenle yapılan değişiklikler ne merkez ne de halk tarafından içselleştirilmiştir. Bu duruma paralel olarak Osmanlı'da subay yetiştirilecek tek kaynak olarak halk bulunmaktadır. Ancak merkez, halka güvenmeyerek subayları kullardan ve kölelerden devşirmiş, halk da askerliğe karşı olumsuz bir tavır sergilemiştir. Kölelerden subay yetiştirme usulüne seçenek olarak 1834 yılında Mekteb-i Ulum-u Harbiye kurulmuş, bu okul ancak Tanzimat döneminde yerleşik modern bir askerî eğitim kurumuna dönüşmüştür. II. Abdülhamit döneminde de askerî eğitim alanında önemli reformlar yapılmıştır. Askerî idadi ve rüştiyeler açılmış ve halk çocukları bu okullara alınmaya başlanmıştır. Liyakat, başarı, teknik gibi modern kavramlarla askerî alan rasyonelleşmeye başlamış, bu gelişme alaylı-mektepli subaylar çatışmasının da temelini atmıştır. Ordunun siyasete müdahalesi bu çatışma üzerinden yürümüş, I. ve II. Meşrutiyet, ordunun siyaset üzerindeki rolünü güçlendirmiştir (Şerif Mardin-Türkiye'de Toplum ve Siyaset, Makaleler I). Genç subaylar bir taraftan İttihat ve Terakki üzerinden siyasallaşırken diğer taraftan imparatorluğun son döneminde Balkanlar'da meydana gelen olayları bastırırken hukuk dışına çıkıp radikalleşmişlerdir.Bu gelişme aynı zamanda Balkan savaşının kaybedilmesine neden olmuştur. Bu yenilgi 1913 yılında ordunun üst kademelerinin tasfiyesine ve subayların genç yaşta üst mevkilere gelmesine yol açmıştır.

Ne zaman siyaset dışı kaldı ki!

1923-1938 arası ordunun siyaset dışında kaldığına ilişkin izlenim kabul görmemektedir. Ordunun aktif görünmeyişi, bu dönemde gerçekleştirilen devrimleri desteklemesinden ileri gelmektedir. Ordunun bu dönemin en güçlü dayanağı olması aslında belirleyici bir siyasî tavır olarak algılanmıştır. 1923'te Harbiye Mektebi ve Mekteb-i Ali-i Askeri (Harp Akademisi) faaliyete geçmiştir. 1942 yılına kadar akademide Alman subaylar aracılığıyla Alman askerî sistemi geçerli olmuş, bu tarihten sonra İngiliz subaylar görev almıştır. II. Dünya Savaşı'nın sürdüğü dönemde özellikle ordunun yetersizliği ve güçsüzlüğü gibi profesyonel nedenlerle genç subaylar arasında komutanlara ve iktidara karşı başlayan hoşnutsuzluklar 1940'lı yıllardan itibaren genç subayların siyasete müdahale amaçlı cunta ve örgütlenmelerine başlamalarına neden olmuş, 1942-1943 yıllarında İnönü yönetimini devirmek amacıyla girişimde bulunulmuş hatta General Muzaffer Tuğsavul, kendisine yapılan teklifi geri çevirmiştir (Doğan Akyaz-Askerî Müdahalelerin Orduya Etkisi). Siyasal nitelikli cunta örgütlenmeleri çok partili rejime geçişte, 1946'da yapılan ilk seçimlerde ve sonrasında da varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1940-1945 arası kurulan cuntalarda daha sonra önemli görevlere gelecek isimler bulunmaktadır. Yarbay Cemal Turan, Yarbay Memduh Tağmaç, General Cevdet Sunay gibi. Bu cuntalardan bir kısmı İnönü ile, bir kısmı Bayar'la ilişki kurmuş hatta bazı subaylar Demokrat Parti lehine bir girişimi de düşünmüşlerdir. 1950 seçimlerinden birkaç ay önce İsmet İnönü ve Nihat Erim, İstanbul'da I. Ordu Komutanı Asım Tınaztepe ve diğer generallerle toplantı yapmış, Tınaztepe'nin çok partili rejime geçiş ile ilgili endişelerini gidermeye çalışmışlardır. İnönü, generallere değişen dünya koşullarının demokrasiye geçişi zorladığını belirtirken rejimin tehlikeye girmesi durumunda orduyu göreve çağıracağını belirtmeyi de ihmal etmemiştir (Feroz Ahmad-Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980). 1950 seçimlerinden hemen sonra 15 Mayıs akşamı bazı generaller İnönü'ye gidip bir emri olup olmadığını sormuşlar ancak İnönü'nün müdahaleye sıcak bakmaması üzerine girişimlerinden vazgeçmişlerdir. Ordu içinde bazı üst rütbeli subayların demokratik sürecin hemen başında CHP ile temas içinde olması DP'yi rahatsız etmeye başlamış ve 1950 seçimlerinin yapılmasından çok kısa bir süre sonra bir albayın İnönü'ye bağlı generallerin 8-9 Haziran gecesi darbe yapacaklarını Başbakan Menderes'e ihbar etmesi üzerine 6 Haziran 1950'de hükümet tarafından Cumhuriyet tarihinin en geniş ve hızlı tasfiyelerinden biri gerçekleştirilerek 16 general ve 150 albay emekliye sevk edilmiştir (Ümit Özdağ-Menderes Döneminde Ordu-Siyaset İlişkisi ve 27 Mayıs İhtilali). Generallerin genç subayların önünü tıkaması ve ordudaki genç subayların orduya ilişkin reform isteklerinin artması DP'yi bu kuruma ilişkin bir reform programı uygulaması konusunda sıkıştırmıştır. Bu reform isteği NATO generallerinden de gelmekteydi. Ancak DP bu konuda üst komuta kademelerinden ve CHP'den destek görmemiş, üst konumdaki generallerin desteğini önemseyerek onlarla anlaşma yolunu seçmiştir. İşte bu uzlaşma ve DP'nin bazı icraatları genç subaylarda hem iktidara hem demokrasiye karşı inançsızlık yaratmıştır. 1954 yılından itibaren ordu içindeki cuntalaşma faaliyetleri artmıştır. Hiyerarşi dışı bu örgütlenmelerin birden çok olduğu ve bazılarının birleşik olarak davrandıkları saptanmıştır. "Tuzla Uçaksavar Okulu Örgütü", "Sezai Okan-Talat Aydemir Örgütü", "Harp Akademisi Örgütü", "Koçaş Örgütü" gibi. 1957'de ortaya çıkan 9 subay olayı da gizli örgütlerden biri olan birleşik bir örgütün deşifre olmasıdır. Ancak askerî yargılama süreci sonunda 9 subay beraat etmiş, ihbarda bulunan Samet Kuşçu ise mahkum edilmiştir. Bu karardan sonra rahatlayan cunta örgütlenmeleri, çalışmalarını tedbirli bir şekilde yürütmeye başlamışlardır. Celal Bayar'ın ısrarına rağmen Adnan Menderes iki tuğgenerali emekli etmekle yetinmiş ve ordu üst yönetimi ile uzlaşarak olayı kapatmıştır. Menderes tüm gelişmelere rağmen kimi generallerin verdiği güvenceye inanmak istemiştir.

Generallere Gizli Örgüt Üyeliği Teklifinin Sırrı

27 Mayıs askerî müdahalesi emir-komuta zinciri dışında, askerî hiyerarşiden bağımsız ve generaller dışında kalan subaylar tarafından gerçekleştirilmiştir. Askerî müdahale öncesi gizli örgüt generallerle de temas kurmuş ve bazılarına cunta üyeliği önerisi de götürmüştür. Bu nedenle generallerin cuntalardan ve kaydettikleri aşamalardan haberdar olmadıkları düşünülemez. Ancak generaller bu gelişmelere karşı adeta seyirci kalmışlar ve söz konusu cuntalara ilişkin yargısal ve idari süreci başlatacak girişimlerde bulunmaktan kaçınmışlardır. Bu ikircikli tavır, pozisyon, statü kaybetmek korkusundan kaynaklanan bir tavırdır. Doğan Akyaz'ın yerinde tespitiyle müdahale anında karşı çıkmayı öngörmemekte, girişim başarılı olduğu takdirde saf değiştirip, pozisyonu korumayı hedeflemektedir (Akyaz-a.g.e). Generallerin yaklaşımını anlayan darbeci subaylar işte bu nedenle generallere gizli örgüt üyeliği önerisini götürebilmişlerdir. 60 kadar gizli örgüt üyesi subayın uzun süredir devam eden faaliyetleri 4 saatlik bir askerî müdahale ile sonlanmış, DP-CHP ve generallerin aymazlığı sonucu demokrasi süreci izleri silinemeyecek derecede yaralar almış, bireysel-toplumsal trajediler yaşanmıştır. Ayrıca ordunun bozulan hiyerarşik yapısını onarma imkanı olmamış, darbe yeni hiyerarşi dışı örgütlenmelerin oluşmasına neden olmuştur. Nitekim Albay Talat Aydemir 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde iki kez darbe teşebbüsünde bulunmuş, ancak ordunun üst yönetimiyle siyasiler arasındaki anlaşma sonucu her ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. İlk darbe girişimi sonucunda Talat Aydemir emekliye sevk edilmiş ancak yargısal süreç işletilmemiştir. Ordu içinde cuntacılık devam etmiş, bu arada Hava Kuvvetleri'nde görevli üçü general 11 subay emekliye sevk edilmiştir. 21 Mayıs 1963'e kadarki süreç içerisinde ordu içindeki gizli örgütler kendi aralarında bir ittifaka yönelmek için toplantılar yapmışlar ve bu toplantılara CHP milletvekilleri, akademisyenler, emekli subaylar katılmıştır. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın 21 Mayıs'ta başlattıkları darbe girişimi siyasilerle anlaşan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın ve I. Ordu Komutanı Korgeneral Refik Yılmaz'ın karşı çıkmasıyla bastırılmıştır. Aydemir ve Gürcan sıkıyönetim mahkemesince yargılanıp idama mahkum edilmiş olup cezaları infaz edilmiştir. 27 Mayıs'tan sonra birçok subayın emekli edilmesinde (Eminsu'lar) olduğu gibi bu iki darbe girişiminden sonra da birçok subay emekli edilmiş, ayrıca harp okulu öğrencileri de okuldan çıkarılmışlardır. Bu darbe girişimlerinin bastırılmasından sonra bir süre yavaşlayan cunta faaliyetleri 1967 yılından itibaren yeniden hız kazanmaya başlamış, 1969 yılında hakkında darbe yapacağı söylentileri çıkan Genelkurmay Başkanı Cemal Tural emekli edilmiş, yerine Memduh Tağmaç getirilmiştir. Bu iki generalin de 1960 askerî müdahalesinden önce cuntalar içinde önemli konumlarda oldukları unutulmamalıdır.

12 Mart 1971'e gelinen süreçte ordunun özellikle alt kademelerindeki cuntalaşmalar ve çözüm farklılıkları bölünmelere neden olmuş, ideolojik akımlar ordu içinde de etkili olmaya başlamışlardı. Ancak bu kez askerî müdahalenin, 27 Mayıs'la başlayan emir-komuta hiyerarşisi dışında kalan örgütlenmiş alt rütbeli subaylarca yapılmasına engel olunmuştur. 9 Mart'ta yapılan toplantıda askerî müdahalenin şekli üst rütbeli komutanlarca muhtıra vermek şeklinde belirlenmiş ve inisiyatif üst askerî bürokrasinin eline geçmiştir. Muhtıra alt kademeleri tatmin etmemiş ancak 15 Mart'ta 5 generalle 8 albay emekliye sevk edilerek sol darbe yanlısı subayların tasfiyesine gidilmiştir. Demirel hükümeti muhtıra verenleri değil darbe hazırladıkları iddia edilenleri emekli ederek muhtıra veren generallerle birlikte hareket etmiş, alt rütbeli subaylardan oluşan cuntaların hiyerarşi dışı darbe girişimlerini muhtıra niteliğinde bir askerî müdahale ile önlemiştir. Bunun hükümeti ve siyasetçileri rahatlattığı açıktır. Ancak 12 Mart askerî müdahalesi ordunun demokratik bir çizgiye çekilmesini sağlamamış, aksine ordunun genelkurmay düzeyinde kurumsal özerkliğinin yanı sıra siyasî özerkliğe de sahip olmasına neden olmuştur. Nitekim 12 Eylül 1980 askerî müdahalesi emir-komuta zinciri içinde sert bir hiyerarşik müdahale olarak gerçekleşecektir.

Sadece İç Hizmet Kanunu'nda yapılacak değişiklikle ordunun darbe girişimlerinden uzak tutulacağı düşüncesi yanıltıcıdır. Anayasa'nın 6. maddesindeki "Egemenliğin yetkili organlar eliyle" kullanılması düzenlemesinden Genelkurmay Başkanlığı'nın anayasal yetkileri bulunduğu yanlış kanısını da ortadan kaldırmak için bu maddede kastedilen yetkili organların açıkça yasama-yürütme-yargı olduğu belirtilmelidir. Ordunun parlamenter gözetim ve denetiminin esasları Anayasa'da ve kanunlarda belirtilmeli, kurumun şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir olması MSB üzerinden sağlanmalıdır...

1949 yılında çıkarılan 5398 sayılı kanunla Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmış, barışta ve savaşta ordunun hazırlanması ve idaresi görevi MSB'ye verilmiş, genelkurmay başkanının da MSB'nin teklifiyle Bakanlar Kurulu'nca atanması öngörülmüştür. Düzenleme DP döneminde ordu içinde rahatsızlıklar yaratmasına rağmen 27 Mayıs askerî müdahalesine kadar uygulanmıştır. 1961 Anayasası ile bu uygulamaya son verilmiştir. Anayasa'nın 110. maddesiyle barış ve savaş ayırımı yapılmaksızın genelkurmay başkanı Silahlı Kuvvetler'in komutanı kabul edilmiş, görev ve yetkilerinden dolayı başbakana karşı sorumlu kılınmıştır. Maddede ayrıca atanma usulü de değiştirilerek genelkurmay başkanının Bakanlar Kurulu'nun teklifi üzerine cumhurbaşkanınca atanması öngörülmüştür. Bu düzenleme karşısında 5398 sayılı MSB'nin Kuruluş ve Görevlerine Dair Kanun uygulanabilir olmaktan çıkmış, 1966 yılında ise Anayasa Mahkemesi bu kanunun 1, 2 ve 3. maddelerini Anayasa'nın 110. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Bu konuda yaşanan boşluk 1970 yılında çıkarılan 1324 ve 1325 sayılı kanunlarla doldurulmuştur. 1324 sayılı Genelkurmay Başkanı'nın Görev ve Yetkilerine Ait Kanun'la genelkurmay başkanı tanınan yetkilerle kurum üzerinden özerklik kazanmıştır. Bu kanunla verilen yetkilerle genelkurmay başkanı savunma politikalarını belirlemekte, askerî bütçe hazırlamada, istihbarat toplamada, iç güvenlikte ve terfilerde bağımsız ve özerk davranma durumuna kavuşmuştur. Ayrıca genelkurmay başkanına devletin diğer kurumlarıyla doğrudan yazışma yetkisi de verilmiştir. Genelkurmay başkanının görev ve yetkileri ve atanma şekli onu ve genelkurmay başkanlığı kurumunu Anayasal parlamenter sistemin dışına ve üç erkten daha üstün bir konuma yerleştirmiştir. Böylece askerî vesayete giden yol da açılmıştır. 1325 sayılı MSB Görev ve Teşkilatı Hakkında Kanun'la da yukarıda sözünü ettiğimiz yetkiler bakanlıktan alınıp genelkurmay başkanına verilmiş, bakanlık sadece asker alma ve lojistik destek sağlama ile görevlendirilerek içi boşaltılmıştır. Zaten bu kanunun ismindeki yetki kelimesi kaldırılmış, böylece bakanlık göstermelik bir siyasî organ haline getirilmiştir. Bunun 38 yıllık bir düzenleme ve uygulama olduğu unutulmamalıdır.

Cuntalar Ve Hiyerarşinin Etkisi

1961 Anayasası'yla 1949 yılında bir kanunla kurulan ve kuruluşunda asker olarak sadece genelkurmay başkanının bulunduğu "Milli Savunma Yüksek Kurulu" Milli Güvenlik Kurulu adı altında Anayasal bir organ haline dönüşmüştür. Bu kurum ordunun siyasî özerkliğini artıracağı ve rejim üzerinde vesayetini oluşturacağı bir zemin yaratmıştır. Yine 1961 Anayasası askerî mahkemeleri, disiplin mahkemelerini ve Askerî Yargıtay'ı anayasal organlar haline getirerek ordunun çift başlı yargı yoluyla kendisine çok geniş bir yargı alanı yaratmasını sağlamıştır. Tabii hakim ve yargılama birliği ilkelerine ve adil yargılanma hakkına tamamen aykırı olan bu düzenleme bugüne kadar bir imtiyaz olarak gelmiş ve Genelkurmay'ın siyasî özerk yapısını güçlendirmiştir. 12 Mart muhtırasından sonra ise Anayasa'nın MGK'yı düzenleyen 111. maddesinde değişiklik yapılarak kurulda kuvvet komutanlıkları temsilcileri yerine kuvvet komutanlarının doğrudan temsili sağlanmış, ayrıca kurul milli güvenlikle ilgili görüşleri "iletme" konumundan "tavsiye etme" konumuna getirilmiştir. 1971'de Anayasa'da yapılan en önemli değişiklik Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'nin (Askerî Danıştay) kurulması olmuştur. Böylece ister askerî makamlar ister sivil makamlar tarafından ortaya konulmuş olsun askerleri ilgilendiren tüm idari işlem ve eylemlerden dolayı açılacak davalarda idari yargı yolu kapatılmıştır. Ordu demokratik hukuk devleti sistemi içinde kendine ait özerk bir sistem yaratarak siyasetin ve yargının içini boşaltmıştır. 1960 askerî müdahalesinden sonra sosyo-ekonomik bir araç olarak düşünülen Ordu Yardımlaşma Kurumu ordunun statükoya ve sisteme entegre olması ve ordu içindeki radikal unsurların etkisizleştirilmesi amacına uygun olarak kurulmuştur. Sosyal güvenlik kurumu olarak kurulan OYAK her türlü vergiden muaf olmasının da avantajıyla kaynaklarının bir bölümünü yatırımlara yönlendirmiştir. Bu durum onu sistemle bir çıkar birliği ekseninde birleştirmiştir. Bu nedenle OYAK kurum olarak orduya siyasete müdahale konusunda etkinlik kazandırmış, 1960'tan önce ekonomik yetersizlikleri nedeniyle sol söylem üzerinden siyaset yapan subayların ayrıcalıklarını ve ekonomik güçlerini koruma refleksini de güçlendirmiştir.

Buraya kadar yaptığımız tespit ve analiz 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinin neden emir-komuta zinciri içinde yapıldığını açıklamaktadır. Siyasî iktidarlar 1960, 1962, 1963 ve 1971 cunta örgütlenmeleri ve darbe girişimlerinden ürkerek ordunun emir-komuta ilişkisini güçlendirmeye yönelik düzenlemelere destek vermişler ve özellikle genelkurmay başkanının şahsında Genelkurmay'ın ve üst komutanların güçlenmelerini sağlamışlardır. Burada ordunun kurum olarak siyasetle ilgilenmekten vazgeçip asli görevine dönmesi beklentisi de bulunmaktadır. Ancak gelişmeler ordunun Genelkurmay aracılığıyla siyaset kurumu üzerinde etkisinin artmasına, Genelkurmay'ın siyasî özerk bir yapı olarak rejim üzerinde vesayetini sürdürmesine neden olmuştur. Nitekim 12 Eylül 1980 askerî darbesi siyasetçilerin bu yanlış kanısı sayesinde gerçekleşmiş, demokratik rejim, siyasî kadro ve toplum bu kez emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen çok sert bir askerî müdahaleye muhatap olmuştur. Kuşkusuz siyasi iktidarlar üst düzey komutanların terfi ve atamalarında birbirlerine karşı hizip oluşturan generallerden kendilerine yakın olanlarıyla temaslar sonucu bazı müdahalelerde bulunarak 27 Mayıs ve 12 Mart'a destek olan bazı generalleri tasfiye etmişseler de bu tasfiyeler objektif ve ilkesel bir ölçüte dayanmadığından başarılı olamamış ve Genelkurmay'ın özerkliğini etkilememiştir. Güçlenen hiyerarşinin tepesinde bulunanların aralarındaki mücadele siyasî alandaki mücadelenin bir yansıması şeklinde cereyan etmiştir. (Akyaz-a.g.e) Orgeneral Namık Kemal Ersun'un emekli edilmesiyle yaşanan krizde 3 ordu komutanının görev sürelerini doldurmaları nedeniyle emekli olmaları sonucu kendi emekliliğini bekleyen Kenan Evren hiyerarşinin tepesine gelmiştir. 12 Eylül 1980'den sonra yaşanan süreçte Genelkurmay kurumsal ve siyasî özerk yapısını güçlendirerek bugüne kadar gelmiştir. Bu süreçte genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanları hem MGK zemininde hem de bu zemin dışında fiili (de facto) olarak siyasete müdahale etmişler, siyasî demeç verip, siyasî telkinlerde bulunmuşlardır. Genelkurmay başkanlığı bir siyasî parti gibi çalışmış, siyaset üreterek ya da siyaseti bloke ederek siyaset alanını sınırlamış, üst yargı bürokrasisini de yanına alarak önemli sorunların siyasî ve hukuki çözümünü engellemiştir. Bugüne kadar gelen süreçte 28 Şubat postmodern darbesi, 27 Nisan internet darbesi, 2003-2004 darbe teşebbüsleri ve son olarak 2009 darbe teşebbüsü yaşanmıştır. Bu girişimlerin arasında da siyasî ve toplumsal alana ve medyaya ilişkin birçok andıç faaliyeti de kamuoyuna yansımıştır. Bu süreçlerde de özellikle Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde alt rütbelerde cuntalaşma faaliyetleri olmuşsa da güçlü olan ve sürekli olarak siyaseti denetim altında tutan Genelkurmay siyasî özerk yapısıyla daima ön alma durumunda olduğu için bu cuntalaşmalar hiyerarşiyi aşacak güçte olmamıştır. Alt rütbelerdeki cuntalaşmalar Genelkurmay'ın politikasını etkilemekte ancak Genelkurmay siyasî özerk yapısıyla bu faaliyetleri dengelemeye çalışmaktadır.

Sonuç ve öneriler

Ordu tarihsel olarak ama özellikle çok partili hayata geçildiğinden bu yana demokratik siyasî hayatı ve toplumu kendi istek ve ideolojisi doğrultusunda yapılandırma, değiştirme ya da koruma yetkisini kendinde görmüş ve askerî okullardaki (askerî lise, harp okulu, harp akademileri) eğitim program ve müfredatını da buna göre düzenlemiştir. 1940'lı yıllardan bu yana sürekli cuntalar, darbeler, darbe girişimleri üreten bir kurumun yapısal bir sorun içinde olduğu açıktır. Genç subaylardaki cuntalaşma eğiliminin hiç değişmemesi, bu tecrübelerden geçip yüksek rütbe ve görevlere gelenlerin de bizzat darbeleri gerçekleştirmeleri veya darbe girişiminde bulunmaları bunun kanıtıdır. O halde kurumun eğitim programının demokrat, hukuka saygılı ve sivil siyasî otoriteye tabi olduğunun bilincinde olan demokratik bir eğitim ve terbiye almış subay yetiştirecek tarzda yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Genelkurmay başkanını güçlendiren ve Genelkurmay Başkanlığı'nın kurumsal ve siyasal özerkliğini sağlayan 31/07/1970 tarihli 1324 ve 1325 sayılı kanunların öncelikle değiştirilmesi gerekmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi 1324 sayılı kanunla genelkurmay başkanına savunma politikasının belirlenmesi, askerî bütçe hazırlama, istihbarat toplama, iç güvenlik ve terfi konularında daha önce MSB'ye ait olan yetkiler tanınmıştır. 1325 sayılı kanun ile de MSB'nin yetkileri alınmış, bakanlık sadece lojistik destekle görevlendirilmiştir. MSB'de bürokrasi askerlerden oluşmaktadır. Oysa demokratik bir rejimde söz konusu yetkiler MSB'ye ait olup bakan sivil teknik bir kadroyla çalışır. Askerî bütçeyi de bu sivil teknik kadro hazırlar. Genelkurmay başkanı MSB'ye bağlıdır. Tüm bu faaliyetlerin sorumluluğu siyasî otoriteye aittir. Askerî konularla ilgili her türlü açıklamayı da siyasî otorite olarak MSB yapar. Demokratik bir rejimde her hafta açıklama yapan askerler görülmez. Bu nedenlerle öncelikle bu kanunların kaldırılarak yeni bir kanunla içi boşaltılan MSB'nin yetkilendirilmesi, genelkurmay başkanıyla birlikte kuvvet komutanlarının da doğrudan yatay bir şekilde MSB'ye bağlanılarak siyasî otoriteyle ilişkilendirilmesi gerekir.

MGK, askerî mahkemeler, disiplin mahkemeleri, Askerî Yargıtay ve AYİM'in anayasal organlar olmaktan çıkarılması zorunludur. Kanunla kurulacak ve kuruluşunda sadece genelkurmay başkanının bulunduğu bir dış güvenlik kurulu yeterlidir. Hukuki bir güvence sunmayan disiplin mahkemeleri kaldırılarak askerî mahkemelerin görev alanı askerlerin sadece askerî suçlarını yargılayacak şekilde düzenlenmeli, bu mahkemelerin işleyişine sivil hâkimler katılmalı, temyiz denetimini ise mutlaka sivil Yargıtay yapmalıdır. Askerleri ilgilendiren idari işlem ve eylemlerin sivil yargısal denetimini engelleyen ve kurum içinde bu işlemleri adil yargılanma hakkına aykırı bir şekilde denetleyen AYİM kaldırılmalı, ayrıcalık oluşturan bu duruma son verilerek görev idari yargıya bırakılmalıdır.

Ordunun hareket yeteneği ve teknolojik imkânı yüksek profesyonel bir güce dönüştürülmesi zorunludur. Askerlik her aşamada ve düzeyde profesyonel bir meslek olmalıdır. Barış zamanında az sayıda profesyonel asker barındıran ordunun savaş durumunda seferberlik planlamalarıyla hızlı bir şekilde desteklenmesi mümkündür. Asker sayısının azalmasıyla birlikte çok fazla sayıda olan general sayısının da azaltılması gerekmektedir. Tuğgenerallikten orgeneralliğe kadar aşama aşama artan imtiyazların emeklilikte de devam ettiği düşünüldüğünde halkın vergileriyle oluşan bütçeye bir yük oluşturduğu ve terfiler sırasında yaşanan gerilim ve çatışmaların hizipleşmelere neden olduğu açıktır.

Ordunun parlamenter gözetim ve denetiminin esasları Anayasa'da ve kanunlarda belirtilmeli, kurumun şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir olması MSB üzerinden sağlanmalıdır (kuşkusuz polis, jandarma, sahil güvenlik, MİT gibi diğer kurumlar için de geçerli).

OYAK gerçek bir sosyal güvenlik kurumuna dönüştürülmeli, askerin ekonomi üzerinden siyasî bir güç haline dönüşmesi önlenmelidir.

Sadece İç Hizmet Kanunu'nda yapılacak değişiklikle ordunun darbe girişimlerinden uzak tutulacağı düşüncesi yanıltıcıdır. Yukarıda belirtilenleri yaparak önemli bir sistem değişikliğine gitmeden sadece bir kanunda değişiklik yaparak sonuç almak mümkün değildir. Kuşkusuz sözü geçen önerilerle birlikte İç Hizmet Kanunu'nda da TSK'nın dış güvenlik görevine vurgu yapan bir düzenleme yapılması sistemde öngörülen köklü değişikliğin bir icabıdır. Ayrıca Anayasa'nın 6. maddesindeki "Egemenliğin yetkili organlar eliyle" kullanılması düzenlemesinden Genelkurmay Başkanlığı'nın anayasal yetkileri bulunduğu yanlış kanısını da ortadan kaldırmak için bu maddede kastedilen yetkili organların açıkça yasama-yürütme-yargı olduğu belirtilmelidir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT