1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Cumhûr’u Zincirleyen Cumhuriyet’i Tartışmak
Cumhûr’u Zincirleyen Cumhuriyet’i Tartışmak

Cumhûr’u Zincirleyen Cumhuriyet’i Tartışmak

Generaller, kemalistler kendilerini vatanın sahibi olarak bildiklerinden, onlar her şeyde kendilerini haklı ve kanunen yetkili biliyorlardı.. Şimdilerde bu durumları zayıfladıkça, tepiniyorlar, ama, yine Cumhûr adına, Cumhûriyet adına..

A+A-

Selahaddin E. ÇAKIRGİL

Cumhûr’a zincir vuran bir Cumhuriyet’i tartışmak etrafında..

Cumhuriyet Bayramı yaklaşırken, bu konuyla ilgili tartışmalar bu günlerde daha bir yoğunlaştı..

Bu cümleden olmak üzere, önce ünlü oyunculardan Engin Günaydın’ın 26 Ekim günü, bir tv. proğramında dile getirdiği tesbitlere bakmak gerekiyor.

Şöyle diyor: 

’…1985'ler falan galiba. Bütün Anadolu'da bir değişim, bir dönüşüm başladı. Darbeden sonra başladı bu değişim. (…)

O dönemde herkes bir dönüşüm içerisine girdi. Benim annem de öyle. Hâlâ kara çarşaflıdır. (…)Yengemler de  kapandı. 3 yengem bir de annem. Ama, abimler istemedi. Yani istemeyince bizimkiler hemen geri çıkardılar. Ama, annemde kaldı. (…) Hiçbir zaman ben bu ülkenin vatandaşı olarak göremedim kendimi. Böyle dışlanmış biri gibiyim. Öyle düşünüyorum ama hiçbir zaman bu ülkeliyim demek içimden geçmiyor. Sanki bir süre sonra kovulacağım. ''Hadi sen burda ne duruyosun, toparlan git!.'' dediklerinde şaşırmayacağım gibi geliyor bana. Belki de çocukluğumdan beri rahatsız eden bir ülke olduğu için halde vakti geldi gitmenin diye düşünüyorum. Çünkü (…) kimse kimseye tahammül edemez durumda. Birbirleriyle anlaşamıyor. Her an kavga edebilir. Kimsenin gözünün içine bakılmıyor, herkes önüne bakıyor. (…) İletişim kopuk olduğu için herkes yalnızlaşıyor ve yalnızlaştığı için korku belasının içine düşüyor.’

Bu sözlerde herbirimizin çıkarabileceği bir takım mesajlar yok mudur?

*

Yine bu günlerde, Cumhuriyet dönemiyle ilgili bir diğer değerlendirme de üzerinde durulmayı hak ediyordu..

Bütün hayatım Avrupa kıtasının içinde, Avrupa'nın sınırında, evimin ya da yazıhanemin penceresinden, Boğaz'ın öteki yakasını, Asya'yı seyrederek ve modernlik ve Avrupa hakkında düşünerek ve dünyanın geri kalanı gibi kendimi taşralı hissederek geçti.

…Batı dışında yaşayan milyarlarca insan gibi, hayatım boyunca zaman zaman hem uzaktan Avrupa'ya bakarak kendi kimliğimin ne olduğunu düşündüm, hem de kendi kimliğimi düşünürken uzaktan Avrupa'nın benim için, hepimiz için ne olabileceğini hayal ettim. Yani bu konularda dünya nüfusunun çoğunluğunun davrandığı gibi davrandım.’

Bu sözler, romancı Orhan Pamuk'a aid.. Kopenhag Üni.’de, 27 Ekim günü, kendisine verilen bir ödül dolayısiyle yaptığı konuşmadan..

Bu konuşmadan bazı bölümlere daha kulak verelim:

’…Kemal Atatürk'ün 1920 ve 30'lardaki batılılaşmacı ve laik reformlarına kalben inanmış yukarı orta sınıf bir İstanbul ailesindenim. Yalnız babam değil, lise tarih öğretmenliği eğitimi almış 1898 doğumlu babaannem de evde Kemal Atatürk gibi "muasır medeniyet" sözünü kullanır, bununla da gene Kemal Atatürk gibi "Avrupa"yı kasdederdi. Evde, çocukluğumda, 1950'lerde, 60'larda Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularının bu fikirlerinden kimse şüphelenmezdi. 20'nci yüzyılın ortasında, İstanbul'da yukarı sınıf hayatı süren bizler için Avrupa iş bulmak için gideceğimiz, mal alıp satacağımız, ya da sermayedarlarıyla işbirliği yapacağımız bir yer olmaktan çok; medeniyetini örnek alacağımız bir kültürdü. Bu şimdi biraz safiyane bir düşünce gibi gözükebilir. Ama ta 1970'lerde bile Türkiye'nin okumuş yazmış orta sınıfları, Batı dışı ülkelerin iyi eğitim almış bütün orta sınıfları gibi Avrupa'nın harekete geçirdiği düşüncelerden etkilenmeyi, Avrupa'yı kendi ülkelerinin geleceği için bir örnek olarak görmeyi bir saflık olarak görmezdi.

Bu ödülü Ekim 2012'de değil de yedi yıl önce Ekim 2004'te almış olsaydım burada Avrupa konusunda aynı saflık ile konuşmaya özen gösterir, belki de bu törende Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin hepimiz için ne kadar harika olacağını sizlere anlatmaya girişirdim. Ekim 2004'te Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişki en yüksek noktasındaydı. (…) Hepimiz istediğimiz Avrupa  ülkesinde istediğimiz işe girip çalışabilecektik; Avrupa'ya yolculuk edebilmek için konsolosluk kapılarında uzun kuyruklarda çektiğimiz çileler ve aşağılanmalar da artık kimse bizden vize sormayacağı için bitecekti. Ve en önemlisi tıpkı Yunanistan'a olduğu gibi Türkiye'ye de Avrupa Birliği fonlarından büyük paralar geleceği, yatırımlar yapılacağı için bizler-hepimiz kısa sürede sınıf atlayıp tıpkı Avrupalılar gibi yaşamaya başlayacaktık.

Gazetelerde bu tür şekerli, abartılı haberleri okuduğumda ya da benzeri konuşmalara kulak kesildiğimde arkadaşlarımla birlikte benim de dudaklarımın kenarında bir gülümseme belirirdi. Bu gülümsemede, hem bu palavraları sıkan aşırı iyimserlerin pervasızlığına bir tepki vardı, hem de bu pembe hayallere kısmen de olsa inanmanın verdiği mutluluk vardı. (…)’

Evet, bu değerlendirmeler de üzerinde durulmayı gerektiriyor..

Bir de, şu prof.ların tartışmasına bakalım..

26 / 27 Ekim gecesi, bir tv. kanalında, Ali Murad Daryal, M. Nurdoğan ve Zekeriya B. isimli prof.ların kurban konusu ve mes’elesi etrafında saatlerce süren bir proğramı vardı.. Proğramın sunucusu da, bu gibi konularda hemen hiçbir ilgisi - bilgisi olmayan ve ’ömrüm boyunca hiç oruç tutmadım..’ gibi cümleleriyle değil, 28 Şubat 1997 Zorbalığı ve sonrasındaki dönemde, İslamî örtüye riayet ettikleri için ağır baskılara, zulümlere mâruz kalan müslüman kızlara en terbiyesiz hakaretlerle saldırmasıyla da bilinen ve sözkonusu tv. kanalının başında bulunan F. A. isimli kişi..

Daryal, İslamî sahalardaki ’hoca’lığı ile bilinen bir isim..

Daryal, ileri yaşın içinde, konuları takib etmekte ve zorlanıyor ve başkaları başka şeyleri tartışırken, dönüp dolaşıp, önce bıraktığı yere dönüyordu..

Keşke yakın çevresi, ona bu gibi proğramlara katılmamasını tavsiye etselerdi.. F.A.’nın, rüşvet-i kelâm kabilinden‚ ’Efendim, bu konuları sizin gibi, konunun ehli olan kişi kimselerle tartışalım, istedik..’ gibi cümleleri karşısında mest olup, onun, ona tekrar tekrar övgülere yağdırması ise, çoğu kimsenin içini acıtan bir tablo idi, herhalde..

M. Nurdoğan, edebiyatçı bir prof., ama, son yıllarda, özellikle de İslam sözkonusu olunca cür’etkâr çıkışlarıyla göze batmaya başlamış.. Bir çok konuda, Zekeriya B.’le paralel düşünüyor, ama, Z. B.’nin fren tutmak bilmez saçmaları ve bazı tuhaf iddiaları karşısında; o bile gerçekte kendi durumunu  kurtarmak için, ona yalvarırcasına, ’Hocam ben sizi kurtarmaya çalışıyorum, siz ise, her şeyi mahvediyorsunuz..’  kabilinden serzenişlerde bulunuyordu..

O proğramı ve o uzuuun saatleri, en seçme saçmalarını saatlerce tekrarlayıp durarak zehirleyen kişi ise, tahmin edilebileceği gibi, Z. B. isimli, kapkaranlık ruhlu kişi idi..

Onun ne dediği bazan hiç anlaşılmıyor, bağırıyor-köpürüyor, tamamen kontrolden çıkıyor; sözünün başı ve sonunda söyledikleri arasında birbiriyle çelişen görüşleri dile getiriyordu..  Bu arada, onun sözleri, (Muhteşem Yüzyıl  isimli tv. dizisindeki saçmalıklara, ahlâksızlıklara, uzman olarak, tarihî gerçeklere uygunluk görüşü açıklamak gibi bir talihsizliğe de bir süre bulaşmış olan) tarihçi Doç. Erhan Afyoncu’yu bile çileden çıkarmıştı ki, onun telefonla bağlanıp, kendisine, ’Bu mübarek günlerde,  milletin kurbanıyla, bayramıyla niye uğraşıyorsunuz? Ayıp değil mi bu yaptığınız? Bırakınız, millet inandıklarını huzur içinde yerine getirsin..’  kabilinden eleştiride bulunması üzerine, Z.B.’ın ağzından köpükler saçarak, ne dediğini kulaklarının bile duymadığı bir ’akıl ve lisan frensizliği’  ile, ona ve onun şahsında, hemen her mütedeyyin insana karşı sarfettiği çirkin sözleri burada tekrara gerek yok.. Esasen, bu kişinin hiçbir terbiye sınırı tanımayan bir şekilde, ağzına geleni söyleyerek konuşması, toplumun geniş kesimleri tarafından da biliniyordur..

*

Ama, asıl değinilmesi gereken bir diğer tartışma daha vardı ki, akıllara ziyan idi.

Yazının Devamı…

HABERE YORUM KAT