"Cumhuriyetten Bugüne Kürt Sorunu" Semineri

20.04.2012 22:49
Cumhuriyetten Bugüne Kürt Sorunu Semineri
Özgür-Der Tatvan Şubesinin bu hafta Cumhuriyetten Günümüzde Kürt Sorunu konusu işlendi.

Semineri Batman Özgür-Der Şubesinden Mehmet ŞAT sundu. Seminer her hafta olduğu gibi Cuma akşamı dernek binasında yapıldı.

Mehmet ŞAT, konuşmasına; Kürt sorununu konuşurken nasıl çözüleceği bir yana, henüz ismi konusunda anlaşamadığımız bir konudan bahsedildiği de unutulmamalıdır. Artık klişe haline gelen ifadesiyle “adına ne dersek diyelim” diye başlayan cümlelerle, muhtemel tüm isimler sayılarak sorun adlandırılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de bu meseleye çoğunlukla “Şark meselesi, Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu, Terör sorunu, Kürt sorunu” adı verilmiştir. Özgürlük rüzgârlarının estiği ve toplumsal özgüvenin yüksek olduğu dönemlerde meseleye daha çok Kürt meselesi adı verilirken; askeri kayıpların çoğaldığı dönemlerde ise Güneydoğu veya terör sorunu adı verilmektedir. Diyerek başladı.

Şat konuşmasına özetle; Irak’ta resmi adı ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ olan idari yapı için bile ‘Kuzey Irak’taki oluşum’ gibi garip bir terminoloji kullanılıyor. İran’daki Kürdistan bölgesinden ise çok az kimsenin haberi var.

‘Kürdistan’ terimi ilk kez, son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (ö. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’nde kullanılmıştı. Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında da vardı. I. Ahmet 1604 tarihli fermanında ‘Umum Kürdistan’ terimini

kullanmıştı. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla

‘Kürdistan’ bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847

yılında yönetim birimi olan ‘Kürdistan Eyaleti’ni kurdu.

Milli Mücadele’nin başlarında,Mustafa Kemal’in, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e yazdığı mektuplarda, bazı Meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ dediğini, Birinci Meclis’in Doğu’dan gelen üyelerine Kürdistan milletvekili dendiğini biliyoruz. Ama 1923’ten itibaren belgelerde bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı. 1930’larda Şark, 1950’lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960’larda Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984’ten 2002’ye kadar OHAL Bölgesi dendi.

Kürt Osmanlı İttifakı (Kürtlerin Osmanlıya Katılması):

1514 tarihli Çaldıran Savaşı ile Yavuz, Safavi tehlikesini önemli ölçüde püskürttü. O zamana kadar Safavilerden rahatsız olan Sünni Kürt ve Türkmen aşiret beyleri, bu savaşta Osmanlı ordusuna büyük destek verdi.

Bu, Osmanlı ile Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın oluşması anlamına geliyordu. Ancak Çaldıran savaşı, Güneydoğu Anadolu"nun Osmanlı tarafından fethedilmesi anlamına gelmiyordu. Savaştan sonra da bölge, aralarında herhangi bir birlik olmayan Kürt beylerinin egemenliği altında ve Safavi tehlikesine açık kalmıştı. Savaştan sadece iki yıl sonra bu sorun da halledilecek ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler Osmanlı toprağı haline gelecekti. Bunu sağlayan en önemli aktör ise "İdris-i Bitlisî" adlı Kürt din âlimidir.

İdris-i Bitlisî"nin babası soylu Kürt ailelerinden Mevlânâ Şeyh Hüsameddin El Bitlisî"ydi. İdris, Kürtçe gibi Türkçeyi de çok iyi biliyordu. II. Bayezid"le görüştü. Padişah bu Kürt din âlimine büyük saygı gösterdi ve onu Osmanlı sarayında tarih yazıcılığıyla görevlendirdi. Sultan Bayezid"in yerine Yavuz Selim tahta geçince, İdris, yeni sultanın Doğu siyasetinin danışmanı oldu. Yavuz"la birlikte Çaldıran seferine katıldı,

Şah, Çaldıran savaşında öldürülen komutanı Mehmed Han"ın yerine onun kardeşi Karahan"ı tekrar Anadolu"ya gönderdi. Bu komutan Diyarbakır ve çevresini kuşatma altına aldı.

Osmanlı'ya Sığınan Kürt Beyleri

Bu tehlike karşısında, bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek Osmanlı"ya katılma kararı aldı. Bu talebi de "Ariza" adlı bir metinde anlattılar. "Ariza"yı Kürt beylerini temsilen Sultan"a götüren kişi İdris-i Bitlisî"den başkası değildi.

Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî"yi ödüllendirdi. Kendisine bir ferman göndererek Diyarbakır bölgesini ona "temlik" olarak verdi. Ayrıca merkezi Diyarbakır olan ve Yavuz Selim"in 1516 yılında yeni kurduğu "Arab Kazaskerliği" kendisine bahşedildi. Böylece İdris-i Bitlisi Osmanlıların en büyük siyasi rütbelerinden biri olan kazaskerlik rütbesiyle taltif edilmiş oldu.

Vilayet-i Kürdistan başlığı altında "Ekrad sancakları" denilen Diyarbekir vilayeti içindeki sancakların 35"i geçtiğini; söz konusu Kürt bölgelerinin belirli bir otonomiye sahip olduklarıdır. Bu düzende Kürtler kendi hayatlarını sürdürdü. Bu durum onlara kimliklerini koruma imkanı verdiği gibi, feodal düzenin sürmesini kolaylaştıran bir hukuki düzen de getirmiş oldu.

Bedirhan Efsanesinin Aslı

Kürtler arasında, 1840"lardan itibaren bazı isyanlar baş gösterdi. Kürt tarihinde önemli bir yere sahip olan Bedirhan ailesine, bu isyanlardaki öncü rolü sebebiyle hâlâ pek çok Kürt milliyetçisi tarafından efsanevi anlam yüklenir. Halbuki, ne Bedirhan ailesinin isyanlarında ne de o dönemdeki diğer Kürt kalkışmalarının herhangi birinde milliyetçi motif yoktu. Bunlar, 1839 yılındaki "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" ile başlayan Tanzimat dönemine tepki olarak gelişmiş hareketlerdi. Osmanlı, Tanzimat"la birlikte, daha önce geniş bir otonomi verdiği bölgeleri merkeze sıkı biçimde bağlamaya çalışıyordu. Buna tepki gösteren yerel liderler de ayaklanıyordu. Bunların kimisi Kürt, kimisi de Türkmen"di.

Tanzimat süreci ile Osmanlı idarecileri, merkezi yönetimi güçlendirmek, etkili biçimde vergi toplamak ve kuvvetli ordular kurmak niyetindeydi. O dönemde pek çok eyalette vergi Osmanlı memurları tarafından değil, yerel yöneticiler tarafından toplanıyor, bunlar da topladıkları verginin ancak bir kısmını merkeze aktarıyordu. Merkezin güçlenmesi için etkili bir bürokratik yapının kurulması ve bu yolla eyaletlerin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu işi en iyi başaran kişi, devleti 1876-1909 yılları arasında yöneten Sultan II. Abdülhamid oldu.

Son dönem Osmanlı kurt politikası

Kürtlerle İttihatçıların ilişkisini ilk bozan 1914’te kurulan İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdiriyeti’nin politikaları oldu. Kanun uyarınca önce 1916’da Kürtçe coğrafi ve yerleşim yerlerinin isimlerini Türkçeye dönüştürmeye başladı. Ardından Talat Paşa’nın emriyle savaş sırasında değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusun Türk nüfus içinde yüzde beş oranında dağıtılmasına başlandı. Amaç, Kürtleri daha ‘medeni’ olduğu düşünülen Türk gruplarının arasında eriterek modernleştirmekti. Dışlama içermeyen bu tutumun nedeni Kürt asıllı sosyolog Ziya Gökalp’in birbiri ardına yayınladığı raporlardı. Ancak, Kürt tehciri sırasında açlık, soğuk, hastalık ve jandarma şiddeti sonucu büyük can kayıpları oldu.

Hamidiye Alayları ve Abdülhamid"in Kürt politikası

Sultan II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem verdi. Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler, Abdülhamid"in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamid"in getirdiği çözümün çatısını da "Hamidiye Alayları" oluşturdu. Abdülhamid"in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğu"daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdi. Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.

Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid"in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul"da eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla "Osmanlı" bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da vardı. İstanbul"da "aşiret mektepleri"nin açılması, bölgedeki medreselere maddi destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturuyordu. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.

Kürtlerin Milliyetçiliğe Yüz Çevirişi

Milliyetçilik, modern çağda doğan bir olgu. Modernizm öncesi dönemde, milliyetçilik yoktu. İnsanlar kendilerini şu veya bu milletin bir ferdi olarak değil, bağlı oldukları siyasi otoritenin (çoğunlukla bir kralın, padişahın veya derebeyinin) tebaası ve ait oldukları dini cemaatin bir parçası olarak görüyordu. Osmanlı tarihinde, devletin son birkaç on yılı sayılmaz ise kayda değer bir milliyetçilik bulmak mümkün değil. 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı devletinin tebaası, kendini daha çok dinî temelde tanımlıyordu. Kürtler, kendilerini "Kürt"ten ziyade "Müslüman" olarak görüyordu.

Ne var ki "Jön" Kürtler, Avrupalı diplomatlardan aldıkları desteğin bir benzerini güneydoğu Anadolu"da bulamadı. Kürtler arasında bu habere duyulan şiddetli tepki, Paris"e bir seri telgrafın yollanmasına sebep oldu. Bu telgraflarda Kürtlerin Türklerden ayrılmak istemediği, iki halkın soy ve din itibarıyla kardeş olduğu savunuluyordu. Erzincan"dan 10 ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliğine, Şerif Paşa"nın hareketlerini protesto eden bir telgraf yolladı. Benzer telgraflar Ocak 1920"de, Milli Misak"ın kabulünden iki gün önce, Osmanlı Parlamentosu"na da yollandı. Mart 1920"de İslami dayanışmayı vurgulayan ve Kürtlerle Türkleri ayırma çabalarına karşı çıkan bir deklarasyon, 22 Kürt aşiretinin lideri tarafından imzalandı.

Dönemin Vakit gazetesinde Bediüzzaman Said-i Nursi, Ahmet Arif ve Mehmet Sıddık, Kürtler adına yayınladıkları ortak yazıyla, Türklerin ve Kürtlerin birlikte maruz kaldıkları Rus ve Ermeni terörüne atıfta bulunarak, Şerif Paşa"yı şiddetle kınıyorlardı. Kısacası sonradan ulusal hafızamızda "sendrom" olarak yerini alacak olan Sevr Antlaşması"nı protesto edenler arasında Kürtler ön saftaydı.

Kürt Sorunun Doğuşu

Peki Osmanlı"ya büyük sadakat gösteren, Milli Mücadele"ye canla başla destek veren, Sevr"i protesto edip Lozan"da "Türklerden ayrılmak istemeyiz" diyen Kürtler arasından nasıl oldu da bir "Kürt sorunu" doğdu? Bu sorunun cevabı, bir yönüyle Kürt milliyetçiliği ile ilgili. Osmanlı devletinin son döneminde ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği her ne kadar geniş kitleleri etkilemese de varlığını sürdürdü; cumhuriyet döneminde, özellikle de tek parti döneminde büyüdü, etnik temelli bir Türk milliyetçiliği geliştirildi.

Kürt sorununun kırılma noktası ise, 1925 baharında patlak veren Şeyh Said isyanı oldu. İsyan, Kürtler arasında çok sınırlı bir destek buldu; Bediüzzaman Said Nursi gibi önde gelen Kürt din adamları isyana karşı çıktı. Ama isyanı bastırmak ve "kökünden halletmek" için başlatılan Takrir-i Sükun döneminde sert yöntemlere başvuruldu. Bu tarihten itibaren 1930"ların sonuna kadar "bölge"de hemen her yıl ayaklanma yaşandı. Türkler ve Kürtler arasındaki birliği sağlayan Müslüman kimliğine yapılan vurgunun azalması sorunun çözümünün en etkin yolunu da ortadan kaldırmış oldu.

Cumhuriyet yönetiminin KÜRT Politikası:

1924’e kadar devletin siyaseti, Mustafa Kemal’in 1920’de Meclis’in açılışında yapmış olduğu, “Heyetiniz sadece Türklerden, Kürtlerden, Çerkezlerden oluşan bir topluluk değildir. Heyetimizin asliyesi anasır-ı İslam’dan oluşmaktadır” konuşmasına dayanmaktadır. Hatta 1921 Anayasası’nda “yerinden yönetim” prensibi öne çıkartılıyor. Bu bir anlamda adem-i merkeziyete karşılık gelen yaklaşım, 1924 ile beraber değişmeye başlıyor. 1924 Anayasası’nda, 1921 Anayasası’ndan tamamen farklı bir ruh hâkim oluyor ve devletin Kürtlere yaklaşımı 180 derece değişiyor. 1924 Anayasası Encümeni, Türkiye’deki millet meselesini şu şekilde formüle eder:“Devlet Türk’ten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir.”

Halifeliğin kaldırılması bardağı taşıran son damla oluyor. Türkiye’de şöyle bir ezber var. Şeyh Sait isyanına kadar devlet iyi niyetliydi, isyan çıktı, isyandan sonra devletin siyaseti değişti. Hâlbuki önce devletin siyaseti değişiyor, sonra isyan çıkıyor. Neden-sonuç ilişkisi farklı.

1990’a kadar devletin Kürt siyasetinin üç temel kavram etrafında ilerlediği görülüyor: İnkâr, iskan ve asimilasyon… Tek parti dönemi raporlarına göre mesele, doğudaki nüfusun batıya, batıdaki nüfusun doğuya nakledilmesi ve bölgedeki Kürt nüfusun zaman içinde eritilmesiyle halledilmeye çalışılıyor. Devlet, “Bunlar Kürt değildir, Türk soyundan gelmektedir” diyerek inkar ediyor. “Türklük merkezleri kuracağız” derken asimile etmek istiyor. Bunu da halk evleri ve yatılı okullar üzerinden yapmak niyetinde.

Şark Islahat PLANI:

Devletin resmî siyasetini oluşturan ana metin Şark Islahat Planı’dır. 1990’a kadarki Kürt siyaseti bu belge üzerinden yürütülmüştür. Şark Islahat Planı, Şeyh Said isyanı sonrasında Atatürk tarafından bölgeye gönderilen Meclis Başkanı Abdulhaluk Renda ve İçişleri Bakanı Cemil Uybadın tarafından yapılan çalışmaya dayanıyor. Bu metin Cumhuriyet dönemi Kürt siyasetinin adı konmamış resmî belgesi ya da yol haritası hâline geliyor. İsmet İnönü raporu, Celal Bayar raporu, Şükrü Kaya, Abidin Özmen, İbrahim Tali Öngören raporları Şark Islahat Planı’nın bir türevidir.

İskan kanunu:(24 Eylül 1925)

İskan Kanunu’nun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçe’nin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir:

“Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrı müsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiriyle anlaşamayan unsurların yan yana bulundurulmalarına ve birbirleriyle bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dilleriyle mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak benimseyemediler..

İskan Kanunu’nun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet İdaresi, Türkiye’de Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesiyse Osmanlı’nın farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlı’nın bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet İdaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir!

Türklük İçinde Hamur Oluncaya Dek Eritmek!

Türk bayrağına gönül bağlamamışken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır.”

Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet İdaresi’nin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de bu ülkenin bayrağına, diline bağlı olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti!

Madde 11-

A- Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.

B- Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında kültürel, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.

C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.

Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin
mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır!

Soyadı Kanunu:

İskan Kanunu’yla aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu’yla birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak “yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka ve mutlaka öz Türkçe olacaktır.

TEK PARTİ DÖNEMİNİN KÜRT POLİTİKASI

İsmet İnönü’nün başını çektiği “güvenlikçi perspektif Doğu sorunu asayiş tedbirleri bağlamında ele alınmıştır. Güvenlikçi perspektif, Kürt sorununu “askeri tedbirler, zorunlu iskân ve Türkleştirme” siyaseti ile çözeceğini düşünmüştür. Muhalefette kalan sivil ekol ise daha mutedil tedbirlerin alınmasını isterken, kötü siyasaların değiştirilmesi ve devletle vatandaşlar arasındaki engellerin kaldırılması ekseninde bir siyaseti savunmuştur.

Bu çerçevede, tek parti döneminde hazırlanan raporların büyük bir kısmı, sorunu asayiş üzerinden tarif eden ve çözüm için, -Özmen ve Kaya raporları- ‘‘asimilasyon’’ ifadesini kullanarak, asimilasyonu ana siyasi çizgi olarak öneren raporlardır. Bölgede güvenliğin sağlanması için askeri tedbirler, toplumsal sıkıntıların kaynağı olarak görülen sorunların çözümü için de iskân politikası önerilmiştir.

Doğu Anadolu bölgesine giriş çıkışları izne bağlamayı, Doğu’da yaşayan Kürtlerin Batı bölgelerine tehcirini, Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan gelen ve gelecek göçmenlerin Doğu bölgelerine yerleştirilmelerini öneren 1925 tarihli Şark Islahat Planı, güvenlikçi yaklaşımın temel referans kaynağı olmuştur.

RAPORLAR:

Kürt sorunu hakkında rapor yazma geleneği, bazı istisnalar ve vurgu farklarıyla beraber, iki ana dönemden oluşmaktadır. Birinci dönem, 1990 ön cesi hazırlanan raporları kapsamakta olup, bunların büyük bir kısmı devlet erkanı tarafından yaz(dır)ıldığı bir dönemi kapsamaktadır. İkinci dönem raporları 1990 sonrası dönemin raporları olup, önemli bir kısmı doğrudan siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları tarafından yazdırılmıştır.

Raporların içeriği ve üslubu, Türkiye’nin siyasal tarihine paralel bir değişim göstermiştir. Tek parti döneminde sorun, ağırlıklı olarak asayiş kaygısı ekseninde homojen bir ulus inşa etme önündeki engellerin kaldırılması olarak okunurken, çok partili döneme geçişle beraber, sorun ağırlıklı olarak yönetimde yaşanan aksaklıkların giderilmesi olarak kodlanmıştır. 1990 sonrasında, gerek iç siyasette gerekse dünya siyasetinde vurgusu giderek artan sivilleşme ve sorunların siyasi çözümü eğilimine paralel bir biçimde, Kürt meselesi de bu bağlamda değerlendirilmeye başlanmıştır.

Doğrudan devlet ve devlet aygıtına bağlı unsurlar üzerinden yazılan (açıklanmış) raporlar, sorunu asayişin sağlanması, ülkedeki birliğin korunması, bölgesel geri kalmışlık ekseninde tarif etmeyi tercih ederken, STK’lar ve siyasi partiler bünyesinde örgütlenen siviller tarafından yazılan raporlarda, demokratikleşme, sivilleşme ve halkı devletten soğutan siyasaların değiştirilmesi gibi talepler öne çıkmaktadır.

Yapılan çalışmalarda sorunun uzun bir süre güvenlikçi perspektifle ele alındığı, bunun dışında kalan yöntemlerden ısrarla kaçınıldığı, ancak sorunun karmaşıklaşıp büyüdükçe güvenlikçi perspektifin zayıfladığı tespit edilmektedir. Bu bağlamda daha önce konuşulması dahi sorun olan önerilerin, sonraki dönemlerde fiilen realize edildiği, fakat zamanlama sorunundan dolayı sorunu çözmekte yetersiz kaldıkları görülmektedir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında sorunun “güvenlik” boyutuyla ele alındığını, temel enstrüman olarak “asilimasyon ve iskân” siyasetinin önerildiğini göstermektedir. İlk dönem raporları bölgede yaşayan halkı “Dağ Türkü,” konuşulan dili de “Dağ Türkçesi” olarak nitelendirirken, önerdiği sert tedbirlerle sorunun yapısal bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. İlk dönem raporları içerisinde özellikle Şark Islahat Planı, Şükrü Kaya ve Abidin Özmen Raporları ilginç önerilerde bulunmaktadır. Özmen Raporu’nda yer alan “Her yıl üç dört bin kişinin Batı bölgelerine iskân ettirilerek 15–20 yıllık bir programla bu halk ortadan kaldırılmalı” cümlesi, aslında tüm olayı ve dönemin genel havasını özetlemektedir. İlk dönem raporlarında dile getirilen sert önlemler tam tersine bir sonuç vermiş ve çok sayıda isyan çıkmıştır

HÜKMEN YENİK (Kürtler Neden Devlet Kuramadı):

1-İngilizlerin önceliğinin Arap coğrafyası olmasını,

2- Tarihi boyunca önceliği Hıristiyan azınlıkların hamiliğine vermiş olan Fransızların

İngiltere’ye karşı güçlü bir Türkiye uğruna zaten pek ilgili olmadıkları bu Müslüman

grubun kaderine ilgisiz kalmaları,

3- Sovyet Rusya’nın kaypak politikaları

4-Kürtler arasında yapısal birlikteliğin olmaması, genelini temsil edebilecek liderlikten yoksun o9lunması,

5-Müslüman kimliklerinin/anlayışlarının gereği olarak Ümmetçi düşünmeleri,

Tüm bunları eklersek, Birinci Dünya Savası sonrasında Kürtlerin neden Wilsoncu ‘kendi kaderini tayin hakkı’ndan yararlanamadığını/yararlandırılmadığını anlarız.

KİM NE DEDİ:

Fevzi Çakmak: “ o bölgede ‘müstemleke’, ‘koloni’ yönetimi kurulmalıdır.”

Fevzi Çakmak: “Bu Kürtlerin okumamışıyla baş edemiyoruz, okumuşuyla asla baş edemeyiz.  Yol yapılmayacak, köprü yapılmayacak, imar işleri yapılmayacak”

Cemal Gürsel:“Nerede bir Kürt görürseniz, yüzüne tükürün”

İsmet Paşa : “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31 Ağustos 1930)

Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) : “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanlarınbu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost vedüşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” (Milliyet, 19 Eylül 1930)

KÜRT SORUNUNDA YÜZ YILLIK BİLÂNÇO

1-Cumhuriyet kadrolarının Kürt meselesiyle ilk karşılaşması Koçgiri İsyanı’yla (1921) olurken, problemin bir daha çıkmamak üzere ülke gündemine girmesi, 1925 Şeyh Sait İsyanı’yla gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında neredeyse isyansız geçen yıl olmadığı gibi, bazı yıllarda iki isyan birden olmuştur.

2-Bu dönemde Kürtlerle Türkler arasındaki zımni mutabakat bozulmuş ve ülke bir anda isyanlarla boğuşmaya başlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından 1937 Dersim Operasyonu’na kadar geçen 14 yılda çıkan isyan sayısı 21’dir.

3-Bölge, 1925–1950 yılları arasında olağanüstü yönetim uygulamalarıyla yönetilmiştir. Doğu ve Güneydoğu Bölgesi “yasak bölge” ilan edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların bölgeye girişleri 1964 yılına kadar izne tâbi tutulmuştur. 1978’den 2002 yılına kadar 24 yıl olmak üzere, Cumhuriyetten 2002 yılına kadar bölge yaklaşık 49 yıl süreyle olağanüstü yönetim düzeni içerisinde tutulmuş ve bölgede sayısız hak ihlalleri olmuştur.

4-1938 yılına kadar bölgedeki toplam lise sayısı dörttür. Bu liseler Erzurum, Malatya, Antep ve Diyarbakır’dadır.

5-Terörle mücadeleye ayrılan kaynağın farklı hesaplamalara göre, bu rakam 300 milyar dolar civarındadır.

6-1984 yılından bu yana 5 Cumhurbaşkanı, 8 Başbakan, 8 Genelkurmay Başkanı, 22 İçişleri Bakanı görev yapmıştır. Yine aynı dönemde toplam 15 hükümet değişmiş, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulup kaldırılmış; ama sorun hep yerinde kalmıştır.

SONUÇ:

Devletin vizyonu belirgin bir siyasal akla dayanarak geliştirdiği, sistematik bir Kürt siyasetinden yoksun olduğudur. Türkiye, Kürt meselesini, uzun vadeli bir strateji ile yönetmekten öte, kısa vadeli taktiklerle sorunla ilgilenme yolunu benimsemiştir.

Kürt meselesi, Cumhuriyet tarihi boyunca, siyasal mekanizmalarca yönetilmek yerine, güvenlik mekanizmalarıyla yönetilmiş, daha da kötüsü güvenlik mekanizmalarının algısına terk edilmiştir

Bütünlüklü bir siyaseti, ancak ihtiyaç hâsıl olduğunda beslemesi gereken güvenlik tedbirleri, siyasetin yokluğunda, esas siyaset olmuş ve Kürt meselesi adeta her yönüyle güvenlikçi bakış açısına mahkûm edilmiştir.

Kürt sorununun geri planında iktisadi, sosyolojik, siyasi ve psikolojik birçok neden olmakla birlikte, temelde Cumhuriyet’in HOMOJEN BİR TÜRK ULUSU yaratma çabası olduğu açıktır.

Seminer sorulan soruların cevaplandırılmasıyla sona erdi. 

mehmet_sat-20120420-02.jpg

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim