1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Cumhuriyet Muhabbetlerinde Ne Var?
Cumhuriyet Muhabbetlerinde Ne Var?

Cumhuriyet Muhabbetlerinde Ne Var?

İlber Ortaylı, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2013) kitabında yakın geçmişin bir panoramasını çıkarmaya çalışıyor.

A+A-

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Memlekette şimdiden Cumhuriyet'in yüzüncü yılına dair tutkulu yorumlar yapılmaya başlandı. Bu hedefe dair bilanço çıkarmaya dönük kitaplar da yayımlanıyor. Gazeteci İsmail Küçükkaya'nın sorularıyla Cumhuriyet'in ilk yüzyılını değerlendiren tarihçi İlber Ortaylı, yakın geçmişin bir panoramasını çıkarmaya çalışıyor. Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2013) kitabı bunlardan biri.

Kitabın üslubu ve konuyu ele alış tarzı bakımından gazeteci kitabı olduğunu akılda tutarak şunu hemen ifade etmeliyim ki, İlber Ortaylı  abartılı bir işe soyunmuş bence. Y.Hakan Eldem, Tarih-Lenk(2008) adlı kitabında, İlber Ortaylı'nın konuşmalarının çözümlerinden oluşturulan birkaç kitaptan yola çıkarak onun tarihçiliğinin İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı sonrasındaki halini eleştirmişti. Aradan geçen yıllarda Ortaylı metinlerinin seviye kaybının durmak bir yana arttığı görülecektir. Buna karşın Ortaylı'nın Milliyet Sanat'taki yazılarını daha derli toplu bulduğumu -en azından bu dergideki diğer yazılara nazaran-da söylemeliyim. Belki bir müddet sonra bu çalışmanın kayda değer bir çalışma olmadığı anlaşılacaktır.

Ortaylı'nın, sık sık vurguladığı kültürel derinlik konularında söyledikleri dış politika konusunda söylediklerinden daha az. Entelektüel dünyanın cılızlığına değiniyor ama bu konularda siyasi liderleri değerlendirdiği kadar yaygın bir bakış açısı yok.

YÜZYILCILIK MODASI

Seksen dokuz yılı çeşitli başlıklar altında toplayan kitabın en önemli yanı bence Ortaylı'nın Cumhuriyet'i değerlendirirken sık sık yinelediği "devletçi" tavrı. Biz buna "Balkanik kuruntu"dan hareketle "devletçi kuruntu" diyelim. Nedir bu kuruntunun özellikleri? Birkaçını saymakla yetinelim: Devlette olduğu varsayılan has kuruntular, asılsız ve usulsüz laflar ve boş endişeler aklıma ilk gelen kuruntular. Elbette bu kuruntulara övüngenlikte eklenmeli. Tarihçi hocamız kitabının sonunda şöyle diyor: "İslâm dünyasının ilk cumhuriyeti kronolojik olarak Azerbaycan'dır. Azerbaycan Cumhuriyeti kendini öyle takdim eder; Fransızca, Rusça yazdığı broşürlerde bile. Biz ikinci oluyoruz. Ama gerçek Cumhuriyet biziz. Hilafet müessesesinin kaldırılışı diyorlar, aslında bence mahiyet değiştirişidir. Modernleşmemiz, reformlarımızdır. Türkiye bir cumhuriyettir. Ve İslâm dünyasının en önemli cumhuriyetidir. En sağlam müessesedir. Cumhuriyetin kurumları onun teminatıdır."

Daha ilk bölümden başlayan bu vurgular bir bakıma "tarihsel uzlaşmaya" davet gibi. Kitabın son bölümünde milletin ne imparatorlukla ne de Cumhuriyetle bir derdinin olmadığını fakat hâlâ bu ikisi üzerinden nemalanma isteğinden ötürü gürültü çıkartanlardan söz edilmesi de metnin iki ucu arasında olup bitenler ve Ortaylı'nın konumu için kılavuz niteliğinde.  Bu noktada öncelikle devleti her şeyin üstünde gören şu cümleleri okumak lazım: "Devlet dediğimiz şeyin şekli değil, kendisi mühimdir. Mühim olan hükümdar değil, ilahi bir karakteri olan devlettir." Bu çok önemlidir İlber Ortaylı'nın düşünce dünyasının anlaşılması için. İsmet İnönü'nün devlet eliyle getirilen her uygulamaya anında uyum göstermesini de bu çerçevede yorumluyor. Onun gerek Cumhuriyetin ilanında gerekse Harf devrimi konusunda göstermiş olduğu uyum yeteneği devlete itaat düsturu üzerinden değerlendirilir. Ortaylı'ya göre İnönü Harf devrimine muhaliftir ama kanun devreye girince Arap harfleriyle hiçbir not tutmamıştır.

Öte yandan zihni o kadar donuk ki, Türkiye'yi hâlâ sol ve sağ üzerinden okuyor. Öyle ki İran'ı değerlendirirken bile "İran sağı" ifadesini kullanıyor. Türkiye'de fundamentalist denilen akımın İran'daki gibi entelektüel bir zümre yetiştiremediğine işaret ederken Mutahhari için "şehit" tabirini kullanması da dikkat çekici.

Kitap aslında safha safha "Cumhuriyet muhabbetleri"den oluşan bir söyleşiler toplamı. Bu husus kitabın başında her iki isim tarafından belirtiliyor zaten. Gerçeklerin gerçeğini tespit etmek için değil, daha rafine bir Kemalizm yorumu ile karşı karşıyayız aslında. Kendi kafasındakileri gerçek başkalarının tarih değerlendirmelerini zan kabul eden bu bakış her durumda Kemalizm'in altın çağını yorumlayarak kabul ettirmeye çalışmasıyla farklı bir yerde durur. Belki post-Kemalist zamanların Kemalizm yorumu da biraz, Batınilik bulaşmış bir yorum olarak sunulmak istenmektedir. Oysa bu yorum doksanlı yıllardan bu yana tarih alanında ortaya konulan pek çok analitik bakışın üstünü teferruattan hareketle örtmektedir. Mesela ordu siyaset ilişkisi konusunda Mustafa Kemal'e düzülen övgüler, onun rakiplerini güçsüzleştirmeye dönük taktiğini görünmez kılmaktadır. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in orduyu siyasetin içinden çekme gibi bir hedefi yoktur. Ancak rakiplerini tasfiye etme hedefi vardır.

TATLI TATLI DEVLETÇİLİK

İlber Ortaylı, geçmişi yeni baştan tatlı tatlı anlatırken devlet takıntısını gözler önüne seriyor. İki de bir Türkiye'nin Atatürk devrinden geri olduğunu vurguluyor. Onun demokrasiyi istediğini, kesinlikle zamanın ruhuna uygun hareket etmediğini söylüyor. Fakat bunu 'tatlı tatlı' yaptığından olsa gerek tarihçinin söyledikleri pek rahatsızlık meydana getirmiyor. Yani aklama siyaseti başarıyla yerine getiriliyor.Ortaylı'nın, Latin harflerine geçişin sadece Türkçenin imlasına ve ses uyumuna uygun olduğu için benimsendiğini ifade etmesi bu konunun medeniyet değişimi ile alakasını ihmal ederek sadece teknik bir mesele olarak değerlendirildiğinin dolayısıyla "aklama siyasetinin" işletildiğinin göstergesi. Cumhuriyetin laikliği ele alınırken camilerin Osmanlılar zamanında da bakımsız olduğu ifade ediliyor. Sanırım şu cümleler Cumhuriyet muhabbetlerinin aklama siyasetini açıkça ortaya koyacaktır: "Bugünkü Türk Ordusu, İslâmiyet yani İslami yaşam ile modern laiklik arasındaki uyumu sessizce çok daha iyi bulmuştur."

Milliyetçi vurgu da bunun paralelinde gidiyor tabii. Türkiye'nin öncülük rolü, modellik vasfına değinilirken "biz herkesin modeli olmak durumundayız" diyor ve şöyle devam ediyor: "Bu modelin ne olduğuna gelince... Bir kere laik bir milliyetçilik, ikincisi modernleşme. En başta zaruri olarak yapılmış, başkalarının tepkisini çekmiş. Hâlbuki öyle olmaması gerekiyordu. Zaman geçtikçe bunların doğru şeyler olduğu anlaşılıyor."

Türklerin asker toplum olduğu vurgusu da yer alıyor. Tarihsel bazı hususlar anlatıldıktan sonra şu cümleler sarf ediliyor: "Türkiye'de anti militarist hava olmaz, yaşamaz. Çünkü en teşkilatlı kesim onlardır. Mesela darbe yapıyor, çekiliyorlar. Çünkü terfi aksamıyor. Terfi aksayınca baştakiler gidecek. Terfi sistemi de örgütlenme de önemlidir. Orada okuma ve kariyer esasları önemli. Bu, özellikle kaybolmaz. Onun için toplumda en çok itimat edilen zümre askerlerdir. Kimse darbeciliği savunamaz, ama toplum yapısını bilmek lazım."

Bu bakımdan kitabın bu tür hassas noktalarına dikkat çekmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, 1923-2013 zaman dilimini kapsasa da, tarihi biraz geriden aşağı yukarı 70 yıl geriden başlatıyor. Cumhuriyet ve Osmanlı İmparatorluğu'nu iktidarın paylaşımı açısından farklı gören Ortaylı her ikisini de kültürel, siyasi, hukuki ve idari devamlılık açısından Türk devleti olarak değerlendiriyor.

Ortaylı, kitap hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide de bahsettiğim yaklaşımı sürdürür. Bu söyleşiden bazı parçaları birlikte okuyalım: "Türkiye'de ne eksik bugün? Kültür hayatı. Kurmamışız. Atatürk sırtımızda gömlek yokken arkeolog, Hititolog yetiştirdi, onları yurtdışına gönderdi ve o insanlar bir şey oldu. Türkiye, dünyanın sayılı Hititologlarının bulunduğu yerdir aslında. Bugün bu yok, bu 50'lerden beri yok. Menderes'in böyle bir endişesi yoktu."

"Kültür bakımında istenen yapılamamıştır. Atatürk devrinin kesin gerisindedir Türkiye bu anlamda, Tanzimat devrinin de gerisindedir. Ama bir kesim çıkıp diyor ki; "Geriye gittik". Ne münasebet, elbette geri gitmedik. Atatürk devrinde bu yaşam, bu doktor, bu mühendis var mıydı? Ama dünyaya açılma konusunda merak vardı. Bu insanların buna dair bir endişesi yok. Köylü gibi gidiyorlar. Köylü bir şey karşısında şaşırır ve hemen intibak etmeye çalışır. Tabiatla mücadeleyi şehirde de sürdürür. Şu andaki tavır da böyle. İnsan hem naif hem sinirli; hem aptal hem çılgın olamaz. Bir politika bunların üzerine inşa edilemez."

"Atatürk'ü farklı bir yere koyarım, bunu da laf olsun diye söylemiyorum. Atatürk kadrolarını seçerken TKP Genel Sekreteri Vedat Nedim beyi bile kullanmıştır. Bugünün Türkiye'sinde de yapılması gereken budur. Hiçbir devletin "adamım benden olsun" deme hakkı ve lüksü yoktur." Son satırlar Türkiye'de solun devletle ilişkisini anlamak bakımından önemli. Devlet Türkiye'de çoğu zaman haylazlık yapan çocuğa davranan bir baba pozisyonundadır.

Kitapta, milliyetçilik ve devletçilik meselesinin ne kadar başat olduğunu görmek için meşrutiyetçi Kazım Karabekir'in 1924'te kurduğu Terakkiperver Fırka'nın kapatılışının yorumlandığı satırları okumak lazım: " Kâzım Karabekir Kürtçü değildir. Partinin Kürt ayaklanmaları ile alakası yok ama farkında olmadan milliyetçilik ve dindarlık mevzuları ortaya atılmasından dolayı ayaklanma kışkırtıcılığı partiye yıkılıyor. Şeyh Said Ayaklanmasında milliyetçi bir unsur var. Söylendiği gibi bir İngiliz oyunu ya da Nakşilik meselesi değil. Tabii Nakşilik ile ilgili bir bağlantı Şeyh Said'in kişiliğinden ileri gelir, ama isyanın kaynağı esasen Kürt milliyetçiliğidir.(...)

Demokrasi açısından kurduğu Terakkiperver Fırka ve Kazım Karabekir Paşa öne çıkıyor. Şunu söylemek lâzım: Bütün dinî gruplar, saltanatçılar, eski Kuva-yı İnzibatiyeciler, Enverci ve Talatçı birtakım İttihatçılar Terakkiperver Fırka'ya katıldı.(...) Tabii bu durum çok ürkütücü şekilde neticelendi. Yani muhalefetin bu şekilde tek yumruk olması ve çoğulcu yapıya kavuşamaması, gayesi ve amacı aslında farklı olan insanların tek bir yolda birleşmeleri tahammül edilebilir bir şey değildi. Çünkü böyle bir ortamda demokrasi var olamazdı."

1946 sonrasını yorumlarken İsmet İnönü'nün "mürteci istemeyiz" Celal Bayar'ın "solcu istemeyiz" deyişinden hareketle devletin temel müştereklerinde birleşmenin önemini hatırlatan Ortaylı, çoğulcu demokrasinin ancak böyle, kurulabileceğini söylemeyi de ihmal etmiyor tabii. Turgut Özal'ın Kürt sorunu konusunda yapmaya çalıştıklarını hayalperestlik olarak okuması da onun milliyetçi tutumundan kaynaklanıyor.

DİN KONTROL EDİLİR

Müslüman toplumlarda din ve devleti ayırmanın çok zor olduğu tespitini yapan Ortaylı Diyanet İşleri Başkanlığı modelini şöyle yorumluyor: "Toplumun yapısına bakınca doğru bir adım olarak kabul ederiz. Aksi yanlış olacağı için bu doğrudur. Yani mesela Diyânet'i serbest bıraksanız, devlet bütçesinin ve teşkilatının dışına çıkarsanız, bütçeden diğer kalemler için tasarruf edersiniz ama bu yanlış ve tehlikeli olur. Onun için bu ehvendir. Laikliğimiz bu çerçevede yürüdü. Üzerine çok düşerseniz çok radikal olur. Düşmezsen kendince sapmalar olur. Yani Cumhuriyet tarihi çok açıkça böyle gidiyor. O nedenle biz dengeyi iyi bulmuşuz. Radikal olmadan, sapmaya girmeden.(...)

Evet bugünün ihtiyaçlarını da karşılıyor. Yeterince vermese bile veriyor.Çünkü hep aksini düşünmek zorundasınız.Olmasaydı ne olurdu? Başka türlüsü mümkün değildi"

Ortaylı'nın Süleyman Demirel'in ulusun cumhurbaşkanı rolünü kusursuz oynadığını bundan dolayı bugün pek çok insanın ona eskisinden daha fazla sempati duyduğunu söylemesi onun "devlet kuruntusu"nu en iyi örnekleyen ifadelerden biri olarak okunabilir. Ortaylı'nın Latife Hanım hakkında yapmış olduğu yorumlar ise herkesi şaşırtacak nitelikte. Vahhabilerin geleneksel mimari yapılar hakkında ortaya koyduğu fazla hassas yaklaşımlarını orta sınıf açgözlülüğü ile birleştirmesindeki acelecilik ise bir başka bahis.

Önemli ayrıntılar da var. İstibdat kelimesinin pejoratif kullanımının lügat bakımından yanlış olduğu ve bir İttihatçı icadı olduğuna değinirken Ümit Hassan'dan bir alıntı yapar Ortaylı. Hassan'a göre II. Abdülamit'in hal fetvasında istibdattan bahsedilmez. Yakın tarihin en önemli oluşumu İttihat ve Terakki 1918'de Birinci Dünya Savaşının ardından kendini feshetmiş olsa ve lider kadrosu yurt dışına iltica etmiş olsa da Türk siyasi, hayatından çekilmiş değildir. Çünkü bu hareket Ortaylı'ya göre bir şiar yolu ve hayatları pahasına dayanışma içinde olan yoldaşlar topluluğudur. Yolları ayrılsa bile yoldaşların sorumlulukları bir ölçüde devam eder. Bu konuda şu örnekleri zikreder Ortaylı: Maliye Nazırı Mehmed Cavid Bey'in oğlu Şiar Yalçın'ı Hüseyin Cahit Yalçın büyütmüştür. Demokrat Parti'nin önemli isimlerinden Celal Bayar benim partim dediğinde Demokrat Parti'den değil İttihat ve Terakki'den söz ettiğini ifade eder.

DP'li yıllarda Vatan- Millet caddelerinde fotoğrafı bile çekilmeden yıkılan Sinan Mescitleri devrin Cumhuriyet gazetesinde haber yapılmış. Adnan Menderes'i her gün eleştiren bu gazete mesele cami yıkımına geldiğinde Menderes'i alkışlamış hatta ona akıl vermiştir. Menderes'te farkına varmaksızın bu grubun önüne düşmüştür.

Özallı yıllarda kurulan TOKİ'nin artık Türkiye şehirciliğine ters ve zararlı bir kurum haline geldiği tespitini yapması yanında başkanlık tartışmalarına temas ederek Türkiye siyasetinde devlet yönetiminin başbakanlık üzerinden devam eden bir geleneğinin olduğuna işaret etmesi de dikkate değer.

Sonuç olarak, "Resimli Osmanlı Tarihi" okuyarak tarih hakkında ahkâm kesmek ne kadar kötü ise 1923 sonrasında yaşananları "siyasetten" arındırarak okumak da en az o kadar kötüdür. Tarihe bu şekilde bakıldığında Cumhuriyetin kuruluş yıllarını selim bir akılla tartışmak mümkün olmaz. Tartışıldığı düşünülürse de bugün içinde bulunduğumuz düşünsel hercümercin ötesine pek geçemeyiz. Her halde vaat edilen uyum rejimi adına bazı hakikatlerin üstü örtülmeye devam edilecek.

İlber Ortaylı - İsmail Küçükkaya, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2023), Timaş Yayınları, 2012, 336 sayfa. 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum