’Cumhuriyet’ Adına ’Fiilî Sultan’lıkların Asırlık Tahakkümleri ve..

15.11.2015 01:12

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Önce bir teessüf..

Bazı kemalist-laiklerin ekranlardan en galiz küfürleri bile telaffuuz etmekten kaçınmadıkları bilindiği halde, o taifenin ahlâklı insanlar pozuna bürünüp, kendilerine ’müslüman’larca hakaretler yağdırıldığına dair yazılarıyla karşılaşırız, zaman zaman.. şimdilerde cismanî bedeni de ruhu gibi çökmüş olan bir kemalist-ilahiyatçı da katılmıştı, son günlerde..)  Ve bu çirkin sözlerin, kendilerini müslüman olarak niteleyen kimselerce yazıldığı bilhassa belirtilir.

Bazılarımız, ilk planda, ’Yok yahu, müslüman kimseler böyle şeyler söylemez..’ derler, bu gibi sözlerin söylenebileceğini de kabul etmek gerekir.

Müslüman demek, elbette temiz, nezih insan olarak algılanmalıdır, hep..

Ama, o kadar temiz-nezih olamayan ve zâhirleriyle müslüman tipler oldukları imajını veren pek çok kimselerin, hem de toplumun ortasında, ağızlarını kanalizasyon gibi kullandıklarının yığınla örneklerini görmez miyiz, hergün.. Hattâ, birbirleriyle kavga eden ’çok bir müslüman’ görünümlü veya öyle bilinen kimselerin de, o kavgalarında ve etrafta, çocukların ve ailelerin olduklarını düşünmeden, en galîz kelimelerle birbirlerine saldırdıklarına şahid olmuyor muyuz?

Son birkaç yıldır, bünyesinde, ortak aslî özellikleri, ’resmî ideoloji ikonu’na perestiş etmek olan bütün tipleri toplayarak yüksek tiraj elde ettiği söylenen bir gazetenin en gedikli kemalistlerinden birisi  E. Ç., evvelki günkü yazısında, bir ’imam’ın, kendisinin ölmüş anasına hakaret ettiğine dair bir yazı yazmış.. "Hop dedik imam efendi, kendine gel" başlığıyla.. İmam olduğu söylenen kişi, facebook’unda, E.Ç. için ’ "Vay, ... çocuğu vay." demiş, E. Ç’nin bizzat aktardığına göre..

Benim dikkatimi çekmemişti.. Birisi, telefonuna gelen mesajları okurken, sözkonusu kişi hakkında, ’Dürüstlük taslıyor, (...)’  diyerek, bir çirkin lafı daha telaffuz ile, bu durumu yanındakine duyuruyordu, metroda.. Ve bunu başkaları da duyuyordu..

Sonra baktım.. Evet, öyle bir çirkinlik var..

Sözkonusu E. Ç.  şöyle diyordu: ’10 Kasım Salı günü burada çıkan “Atatürk’ün Hedef Gösteren Mektubu” başlıklı yazımı benim büyük boy fotoğrafımla birlikte sitesine aynen koymuş.

İmam efendi hiç çekinmeden, hiç utanmadan şu ifadeyi kullanıyor:

“Bu yazıyı okuduktan sonra aynen şöyle dedim.

Vay .... çocuğu vay. 

Senin Bizans artığı bir pislik olduğunu zaten biliyorduk dedim.”

Ve yine hiç utanmadan, korkmadan ve çekinmeden benim ölmüş anama “......” diyebiliyor." (Buradaki noktalı kısımları E. Ç. aynen yazmışsa da, bu çirkinlikleri tekrarlamamak için, noktalamayla geçiyoruz..)

*

Bilmiyorum, E.Ç. o kişinin imam olduğunu nereden keşfetmiş.. Gerçekten de imam mı, yoksa kendisini imam olarak gösteren birisi mi?

Ama, böyle kimselerin asla olmadığı gibi bir iddiayla değil, olmaması gerektiği gibi bir hatırlatma ve temenniyle..

*

Daha da önemlisi, o kişi, hakarete mâruz kaldığını söyleyen kişi, bu çirkinliği, bir müslümana yakıştıramadığını söylüyor.. O halde, onun bir müslümana yakıştıramadığı bir çirkinliği, ’müslüman’ olduklarını söyleyenler kendilerine nasıl yakıştıracaklardır ya da yakıştırmaktalar mıdır? 

*

Evet, burada asıl sorulması gereken bu..

Burada, ’O küfredilenler sanki çok mu temizler?’ gibi bir soru, savunma cümlesi olarak akla gelmemelidir..

Bir çirkinlik karşısında, evet kızgınlık gösterebiliriz, ama, o çirkinliğe, ’stress atmak, rahatlamak adına’ bir başka çirkinlikle mukabelede bulunmak, o çirkinliği katmerleştirmekten başka nedir ki?

Ayrıca belirtelim ki, kendileri gibi düşünmediğimiz bazı kimseler, görüşlerimizi açıkladığımızda çaresiz kalanlar, bize de hakaret cümleleriyle saldırabilmekteler.. Böyle bir uslûb, onların sadece çaresizliklerini seciyelerinin ne kadar seviyesiz olduğunu da gösterir; kem söz sahibine aiddir, deyimi gereğince, kötü söz ancak, sahibini alçaltır. Bu gibi küfürlü sözleri kişi kendisine yakıştırabiliyorsa, bu, onların kendi bilecekleri iştir. Ama, ben müslümanım diyen kişinin küfürlü sözler etmek hakkının olduğu kabul edilemez.

Ayrıca, bize karşı olanlardan, nezih ve temiz bir uslûb bekleyemiyeceğimiz gibi, Kur’an-ı Mubîn’de beyan olunduğu üzere, Fir’avna karşı bile mülayemetle konuşması için, Hz. Mûsâ’ya verilen emr-i ilahîyi nasıl hatırlamazlıktan gelebiliriz?

Kaldı ki, bu gibi durumlarda, bir müslüman , bir çirkinlik sergilediğinde, bu durum, onun şahsî zaafı olarak değerlendirilmez ve derhal, onun müslümanlık sıfatına bir leke olarak vurulmaya çalışılır.

Bu durumda, ’Elbette, bir yanlış veya çirkinliği bir müslüman da yapabilir, bizim inancımızla ne ilgisi var?’ diyemeyiz..  Çünkü, ’Ben müslümanım’  diyen her bir şuûrlu kişi, yaptığı her yanlışlık ve çirkinliğin, kendi şahsına değil, inancına yapıştırılacağını asla unutmamak zorundadır.

*

Ayrıca, kendisine  ve ölmüş anasına hakaret edildiğinden yakınan kişiye de hatırlatalım ki, çirkinliklerin anlatılması için bile olsa, tekrarlanması da caiz değildir.

Hattâ, günahlarından, çirkinliklerinden tevbe eden kişinin, tevbe etmesi esnasında veya sonrasında, ’Ben şu günahları, çirkinlikleri şöyle şöyle yaptım..’ diye güya itiraf ediyor olması da çirkin ve günah görülmüştür.

Bu inceliği bilmeyenler, bununla neyin hedeflendiğini anlayamazlar.

*

Burada yeri gelmişken, 19. yüzyıl’ın ünlü rus yazarı Anton Çehov’un bir manastır hikayesini hatırlayabiliriz..

Bir manastırda, birkaç rahib adayı  öğrenci kaybolur, dağ başında..

Etrafta, derelerde, ormanlarda aranırlar ama, bulunamazlar.

Birkaç gün sonra kayıplar, bir akşam karanlığında sessizce zuhûr ederler.

Akşam manastırdaki rahib adayları, kayıp arkadaşlarının dönmesinden dolayı memnun, ve de nerede olduklarının merakı içinde onları dinlerler..

Onlar da şehre gittiklerini ve şehrin ne korkunç günahlara batmış olduklarını en ince teferruatına kadar öyle bir anlatırlar ki..

Sabah olunca, bu firarî kafadarlar uyandıklarında, bir de bakarlar ki, manastırda kimse yok..

Çünkü, diğer bütün rahib adayları da geceleyin, şehirde olanlar hakkında akşam dinlediklerini bizzat görmek için iddiasıyla, şehre gitmek üzere yola koyulmuşlardır.

*

Bu konuya bu kadarca değindikten sonra..

Sözkonusu E. Ç.’nin bazılarını kızdıran ve ona hakaret yazmalarına vesile olan yazısına da değinelim..

Ama, önce, o zatın başında bulunduğu gazetenin 10 Kasım günü, tam bir fetişleştirme, putlaştırma ve bir kişiyi ilahlaştırma örneği satırların, birinci sahifeden, kocaman harflerle yayınlandığını ve ’Hâlâ seni arıyoruz.. Hâlâ sana yanıyoruz.. Ve çökmüşüz dizüstü, Atatürk’üm, / Senden yardım diliyoruz..’ gibi ilkellikler sergilediğini hatırlayalım.

Ama, bunu yaptılarsa kendi komikliklerini, çaresizliklerini, ilkelliklerini sergilediler.. O gibilere hakaret etmekle nereye varılacaktır. Hakaret, bir kimseyi alçaltmak için söylenen sözdür veya yapılan harekettir. O kişi ise, zâten kendisini alçaltmıştır, hakaret etmeye daha ne gerek var. O gibilere acımak gerekir.

Sözkonusu kişi, kendi yazısında ise, Osmanlı’nın çokça gündeme getirilmesinden o kadar rahatsız olmuş ki, Osmanlı’nın yanlışlarını sayıp dökmek gereğini duymuş ve buna bir örnek olarak M. Kemal’in, İsmet Paşa’ya yazdığını bir mektubu aktarmış..

O mektubunda, M. Kemal, muhatabına, ülkenin içinde bulunduğu durumu anlatıyormuş.

O yazılanların çoğu doğru da olabilir.

Çünkü, 1923’lerde içinde bulunulan korkunç yoksulluk, fakirlik, gerilik ve çaresizliğin anlatıldığı o sahneleri, bu satırların sahibi, çocukluk yıllarında 1950’lerde bile yaşamıştı.

Ve hattâ ülkenin en geri kalmış bölgelerinde değil, ekonomik açıdan orta durumda sayılabilecek illerinde, 1970’lerde bile, ne korkunç sahnelerin olduğunu bizzat görmüştür.

*

Ama, sözkonusu E. Ç., 1923’lerde, son 50 yılını da arka arkaya büyük savaşlarla ve ağır yenilgilerle kapatmış bir Osmanlı’dan Anadolu’da kalan enkaz yığınları arasında yaşananları elem duymak için anlatmıyor, ’resmî ideoloji ikonu’ haline getirdikleri bir siyasî figürü, yeni nesillere daha bir  putlaştırmak, daha da parlatıp fetişleştirerek sunmak istiyor..

Halbuki, o yazıda dile getirilen yoksulluklar fetişleştirilmek istenen kişinin zamanında da Ama, o, Dolmabahçe’lerde, köşklerde, rengarenk sofralarda, Fikret’in ’Hân-ı Yağma’ (yağma sofrası’ şiirinde dile getirdiği üzere, aksırıncaya-tıksırıncaya, patlayıncaya, çatlayıncaya kadar yiyen-içen kadroları etrafına toplamış, ülkeyi kalkındırma toplantıları icra ediyordu..

Ve kemalist-laiklerin 90 yıllık bütün gizli-açık tahakkümleri de hep bu şekilde geçti ve gezmekte..

Sanılmasın ki, millet görmüyor..

Millet bu durumu görüyor ki, kendi hayatından, dertlerinden, ızdırablarından, duygu ve düşünce ve inanç çizgilerinden uzak düşmemek dikkatini gözetleyen bir lideri yüzde 50’lerle baştâcı etmeye devam ediyor.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim