Çözüm otoriterlikte değil hesap verebilen orduda

07.10.2008 04:00

İrfan Yıldırım

Yaklaşık bir sene önce yaşanan Dağlıca baskınını değerlendirmeden, Aktütün Karakolu baskınında tekrar eden hatalar silsilesini anlamak mümkün değildir.

İşte tam şimdi bu değerlendirme yapılmalıdır ve hataların hesabı sorulmalıdır ki, yeni hatalardan uzak durulabilsin. Hatırlanacaktır kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ kamuoyuna siyasi yönleri de olan birkaç mesaj verdi. Yeni Genelkurmay Başkanı'na ordunun iç problemlerini halletmesi amacıyla kamuoyunda verilen krediler nedeniyle, Başbuğ'un bu mesajlarında olumlu unsurlar öne çıkarıldı. Ancak ordunun siyasi pozisyonuna muhalif kesimlerin de paylaştığı bu olumlu ve yapıcı yaklaşım Genelkurmay tarafından layıkıyla değerlendiril(e)medi.

Yeni komuta heyetine haksızlık etmemek için, bu geçen kısa zamanın bu bağlamda bir değerlendirme ve yeniden yapılanma için yeterli bir süre olmadığını teslim etmeliyiz. Her şeyden evvel Türk Silahlı Kuvvetleri gibi devasa bir bürokratik kurumun gerçekçi değerlendirmeler yaparak bunu hayata geçirebilmesi fevkalade zordur. Bu sadece TSK için değil, benzeri her türlü bürokratik kurum için geçerlidir. Burada bu tür bürokratik kurumlar hakkındaki eleştirilerin ordu için de aynen geçerli olduğu vurgulanmalıdır. İkinci olarak TSK'nın problemi, bu devasa bürokratik kurumun aynı zamanda boğazına kadar siyasete batmış olması. Üçüncü olarak Ergenekon benzeri illegal yapılanmaların TSK'nın ilk iki özelliğini gayet ustaca suistimal etmeleri. Dördüncü olarak, bu bağlamda TSK'nın terfi ve ceza-ödül sisteminin bürokratik rasyonun dışında bir siyasi mülahaza ve sivillere karşı meslekî dayanışma taassubu içinde şekillenmesidir.

Komuta heyetinin bir yandan muğlak bir değişime ayak uydurmaya çalışırken diğer yandan mevcut durumu koruma gayreti birbiriyle telif edilememektedir. Ordunun önceliği siyasetten geri çekilmeyi ve bürokratik yapılanmayı zamana yayarak, ordu içerisinde hizipleşmenin getireceği kırılmayı engellemek ve sivil otoriteden özerkliğini muhafaza etme kaygısıdır. Ancak Hilmi Özkök'ten beri Genelkurmay başkanlarının "zaman kazanmaya" yönelik oyun planı terör, siyasetteki gelişmeler ve bunları kullanarak orduyu yeniden yapılandırmadan uzaklaştırmak ve darbe ortamı hazırlamak isteyen Ergenekon benzeri yapılanmalar tarafından bozulmaktadır. Ordu bürokrasisinin zihniyeti, personel yapısı, eğitim, mevzuat ve pratiği de bu istikamette problemlere zemin hazırlamaktadır.

Yasalar yeterli, kamuoyu açıklama bekliyor

Bu vadide terör hadiselerinin ortaya çıkması, ordu bürokrasisini yeni arayışlardan ziyade otoriter zihniyet ve gelenek ekseninde tepkiler vermeye yöneltmektedir. Gazeteci Fikret Bila'ya yaptıkları açıklamalarla Kürt meselesinde kısmî değişim işareti veren eski komutanların görüşleri çizgisinde meseleye klasik yaklaşım dışında bakmaya çalışan Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un arayışları da, bu otoriter zihniyete dönülürse, kıymetini kaybedecektir. Bu meyanda ordu bürokrasisinin TBMM'nin açılışını DTP milletvekillerinin varlığını gerekçe göstererek protesto etmesinin de, ordu bürokrasisinin kafasının karışık olduğunun bir göstergesi olarak altı çizilmelidir. Anlaşılan o ki, ordu bürokrasisi olup bitenlerden ders çıkarmakta ve öğrenmekte çok büyük zorluk çekiyor. 1984'ten bu yana ancak 2007'de 'Kürtler yok diye yanlış eğitilmişiz' diyebilen generallerin, Kürt realitesinin tamamı değil ama önemli bir unsuru olan DTP'yi hazmedememeleri ordudaki zihniyet probleminin büyüklüğünü gösteriyor. Hele böyle bir tepkinin TBMM'nin açılışında 'aynı çatı altında bulunamayız' gerekçesiyle gösterilmesinin, Orgeneral Başbuğ'un bütün entelektüel görüntü ve yumuşak üslup arayışını gölgelediği açıktır. Burada meselenin bütün boyutları ve kurumsal hatalar ele alınmadan refleks olarak demokratikleşmeden, hukuk devletinden, insan haklarından, Avrupa Birliği'nden şikâyet edilmektedir. Nitekim 2004 Haziran'ı sonrasında PKK'nın yeniden terörü artırmasıyla bu yönde birçok açıklamaya şahit olduk. Bilhassa kriz hallerinde bazı rütbeliler ve hatta Genelkurmay Başkanlığı sağduyudan uzak çağrılarda bulunabildi. İnsan hakları ve hukuk devleti aleyhine güvenlik kuvvetlerinin yetkilerinin artırılmasının ötesinde, halkı belirsiz amaçlar için gösteri yapmaya çağırmak gibi... Bu bakımdan son Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un ölçülü söz ve tavırları, Büyükanıt'a göre takdir toplayabilir. Ancak 30 Ağustos görev teslim törenlerinde Jandarma Genel Komutanlığı'ndan Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na getirilen Orgeneral Işık Koşaner'in mevzuat değişikliği talep etmesi dikkat çekiciydi. Daha önce de kısmen yapılan bu değişikliklerin Aktütün baskınından sonra Terörle Mücadele Üst Kurulu gündemine gelecek olması kaygı vericidir. Sivil otoritenin yani, TBMM ve AK Parti hükümetinin Aktütün baskınından sonra böyle bir düzenlemeye gitmesi büyük hatalardan biri olarak kayda geçecektir. Çünkü bu baskının mevzuatla ilgisi sadece, bu baskın dolayısıyla güvenlik kuvvetleri bürokrasisinin idari, adli ve siyasi otorite karşısında hesap vermemesi olabilir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuya en üst düzeyde ilgi göstermeleri ve güvenlik kuvvetlerine sahip çıkmaları doğrudur. Fakat bu noktadan sonra, güvenlik kuvvetlerinden gelen talepler dikkate alınmakla beraber müstakil bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu çerçevede AB ilerleme raporlarında ve AB Ulusal Programı'nda yer alan askerî otoritenin üzerinde sivil otoritenin ve TBMM'nin denetimi prensibi esas alınarak bir kamu güvenliği reformu hayata geçirilmelidir. Dağlıca baskını sonrasında ortaya çıkan istihbarat raporları ve baskına uğrayan birlik komutanının ödüllendirilmesi ve son olarak bu birlik komutanının Ergenekoncularla ilişkisinin yarattığı ufunetli hava, Aktütün baskınıyla yeniden avdet etmiştir. Şimdi ortaya çıkan bu büyük hatanın bir hesabının verilmesi gerekiyor. Halkla ilişkiler faaliyeti, basın toplantısı veya psikolojik harple gerçek değiştirilemez ve bu hatanın üzeri örtülemez.

Bu hatanın hesabı sorulmadıkça, ordu bürokrasisinin uğrayacağı itibar kaybının haddi hesabı yoktur. Dağlıca'dan sonraki açıklamalara nispetle şimdi Genelkurmay'ın açıklama gayreti eskiden bir farklılığı gösteriyor, ama bu farklılık işin esasını değiştirmiyor. Kamuoyu bu hatanın hesabının sorulmasını bekliyor. Şimdi Aktütün baskınıyla ilgili bilgi veren Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız'ın daha önce İkinci Ordu komutanlığı yapmış ve Dağlıca'da eleştirilen komutanı ödüllendirmiş olması kamuoyundaki rahatsızlığı artırıyor. Orgeneral Iğsız'ın açıklamalarında Aktütün dahil beş karakolun bir yıl önce taşınması kararının alındığı ve mali imkânsızlık nedeniyle taşınmadığı gafı problemin derinliğini yeterince anlatıyor. Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un son konuşmalarında Dağlıca baskınının sorulması üzerine "Bu araştırmayı yapmak benim görevim, bu konuda kimseye bilgi vermem." şeklindeki sözleri ve Aktütün baskınıyla ilgili güvenlik bürokrasisine yönelik idari, adli ve siyasi bir soruşturma açılmamış oluşu, ordu bürokrasisinin bakış açısını yansıtıyor. Bu bakış açısının kamuoyu baskısı karşısında ne kadar direnebileceğini ve bu direncin maliyetlerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim