1. YAZARLAR

  2. Yasemin Çongar

  3. Cop, yumurta ve Vargas Llosa
Yasemin Çongar

Yasemin Çongar

Yazarın Tüm Yazıları >

Cop, yumurta ve Vargas Llosa

A+A-

Demiray Oral, geçen pazartesi yayımlanan “Kimyasal Hüseyin” başlıklı mükemmel yazısında, İstanbul Kabataş’ta tesadüf eseri ortasına düştüğü öğrenci eyleminde, polisin uyguladığı şiddeti birebir gözlemledikten sonra, teşhisi de herkesin anlayabileceği yalınlıkta koymuştu: “Bunun adı orantısız güç filan değil. Yere düşmüş, dolayısıyla artık çaresiz hale gelmiş birini başına üşüşüp acımasızca dövenlere, en hafifinden ‘namert’ denir bu topraklarda.” Demiray, bu teşhisi takip eden cümlelerinde ise, fikrini ve hissini aynen paylaştığım bir durum tesbiti yapıyordu: “Eylemci öğrencilerin savundukları görüşler bana göre son derece tutucu bir zihniyeti temsil ediyor. Eminim konuşsak anlaşamayız, hatta büyük ihtimalle birbirimize ‘gıcık’ oluruz. Ama yine de bırakalım fikirlerini söylesinler. Çünkü hiçbir şey, başbakanı protesto etmenin yasak olduğu bir memlekette yaşamaktan daha ‘gıcık’ olamaz.”

Önceki gün, Mülkiye’deki “Yumurta Şenliği”ni televizyonların canlı yayınında izlerken, Demiray’ın o cümlelerine gitti aklım; “gıcık” benim pek kullandığım bir kelime değildir ama, bir zamanlar, eğitimden ziyade eylem, öğrenmekten ziyade örgütlenmek için hemen her gün yolunu tuttuğum; derslerinde olmasa da sınavlarında epey dirsek çürüttüğüm Mülkiye’de, Küçük Amfi’nin ortasında dikilip, konuşma yapmak üzere içeri giren siyasetçilerin kafasına yumurta atmayı, bırakın üniversite öğrenciliğini, eylemcilik ahlakıyla bile nasıl bağdaştırabildiklerini tam kavrayamadığım gençleri görünce, fikrim ve hislerim bu yabancı kelimeye döndü nedense; başbakanı protesto etmenin yasak olduğu, polisin, protesto hakkını kullanan gençlere açıkça zulmedebildiği bir ülkede yaşamak ne kadar kahredici, ne kadar ‘gıcık’ ise, sözü şiddetle kesmeyi marifet sanan bir üniversite gençliğinin hali de o kadar zavallı, o kadar ‘gıcık’ göründü gözüme.

Arada ne fark var? Öğrencilerin protesto eylemine orantısız güçle, “namertçe” karşılık veren bir polis gücü ve yapılanı mazur göstermeye çalışan bir siyasi yönetim, son tahlilde bir “hak ihlali” gerçekleştirmiyor mu? “Başbakanı protesto” ifade özgürlüğü sınırları içinde bir hak değil mi? Bu hakkın engellenmesine öfkelenirken, iki siyasetçinin bir üniversitede konuşma yapmasına gösterilen tahammülsüzlüğü ve bu tahammülsüzlüğün bir “şiddet eylemi” ile açık bir engellemeye dönüştürülmesini, ifade özgürlüğü adına savunabilir miyiz? Mülkiyeli öğrencilerin eylemi, bizatihi ifade özgürlüğünün ihlali değilse nedir?

Ankara büromuzdan Arzu Yıldız, dün yumurtacı Mülkiyelilerle konuşurken, “Bu bir şiddet eylemi değil, yumurta kimseye zarar vermez, sadece karizmayı çizer” dediklerine tanık olmuş.

O arkadaşlara tavsiyem, biraz evrensel hukukla ilgilensinler; ifade özgürlüğünün kutsiyeti üzerinde düşünsünler; barışçı gösteri ile vandalizm, tedhiş ve şiddet arasındaki ayrımın hukuki tanımlarının dünyada hangi emsallerle belirlendiğine göz atsınlar. Kasım 2009’da Dublin’de, on sekiz yaşındaki İrlandalı bir gencin “yumurta atarak” bir gözünü kör ettiği hemşire kadının hikâyesini okusunlar mesela; o olayla ilgili mahkeme kararına bir baksınlar...

Hayır, yumurtacı Mülkiyelilere değil öfkem; onlar genç. Ben, onların ifadeye tahammülsüzlüğü, bu kadar kolay benimsemelerine zemin hazırlayan sığ fikirlerin ve derin öfkenin bu ülkede bu kadar yaygın bu kadar normal, bu kadar egemen olabilmesine içerliyorum daha ziyade. Tıpkı gazcı, copçu ve evet, dün Yalçın Akdoğan’ın “Yasin Doğan” imzalı yazısında bize hatırlattığı gibi, her biri “genç” olan polislerin, yaptıklarının “normal” olduğuna inanmalarını mümkün kılan devlet zihniyetine ve siyaset tarzına öfkelendiğim gibi.

Çare nerede? İfade özgürlüğüne saygıya dayanan bir toplumsal hayatı nasıl kuracağız? AKP’li Burhan Kuzu’nun yumurta yağmurundan kaçtıktan sonra, “O yumurtaları atacaklarına yeseler, beyinleri çalışır” diye laf attığı öğrencilerin, ve tabii, her biri onlar gibi genç olan polislerin “daha iyi beslenmesi” mi çare?

Kafamda yarı-ciddi bir merakla bu soruları evirip çevirirken, Mario Vargas Llosa’nın 7 aralık gecesi Stockholm’de yaptığı Nobel Edebiyat Ödülü konuşması geçti elime. Ödül tarihinin belki de en siyasi konuşmalarından birini yapmış Vargas Llosa. Aynı zamanda, “Hayatta başıma gelen en müthiş şey” dediği okuma-yazma becerisine; yazarlığa, okurluğa ve edebiyata, kelimeleriyle bir anıt dikmiş. Vargas Llosa’nın konuşmasını okuyunca, “Belki de öyledir. Belki de daha iyi beslenmektir çare” dedim kendi kendime, “daha fazla protein de lazım tabii ama belki daha fazla edebiyat da lazım bu memlekete...”

“Okuduğumuz iyi kitaplar olmasaydı, daha ‘uygitsinci,’ daha az huzursuz, daha teslimiyetçi, daha az eleştirel oldurduk ve eleştirel ruh olmadan, ilerlemenin motoru da var olamazdı. Yazmak gibi, okumak da hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur. Edebiyatın bizi sadece bir güzellik ve mutluluk rüyasının kucağına bırakmakla yetinmeyip, aynı zamanda her türlü baskıcılığa karşı da uyardığından emin olamayanlar varsa, yurttaşlarının davranışını beşikten mezara kadar kontrol etmek isteyen rejimlerin, niye bağımsız yazarları bu kadar yakın takibe aldığını, niye sansür sistemleri kurduğunu, niye ifadeye tahammül edemediğini kendilerine sorsunlar bence...”

Böyle diyor Perulu romancı; dünyanın geleceğini, ifade özgürlüğüne ve bu özgürlüğü taçlandıran edebiyata daha fazla yer açmakta görüyor, şiddeti marifet sanmaktan kurtulmanın en emin yolunun kitaplardan geçtiğini söylüyor özetle.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT