1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Çok Partili Dönemde İslami Talepler Konuşuldu
Çok Partili Dönemde İslami Talepler Konuşuldu

Çok Partili Dönemde İslami Talepler Konuşuldu

Özgür-Der'in düzenlediği aylık panellerde bu ay “Çok Partili Dönemde İslami Talepler Düzene Entegrasyona mı Hizmet Etmiştir? " konusu tartışıldı.

A+A-

Rıdvan Kaya’nın yönettiği panelin konuşmacıları Bahadır Kurbanoğlu ve Asım Öz’dü.

Rıdvan Kaya giriş konuşmasına, Cumhuriyetle birlikte düzene geçirilen sistemin zamanla kendi içinde döngüye girmesinden ve halkın farklı yönlerdeki taleplerinden dolayı çok partili döneme geçme ihtimali sorusu ile başladı. Çok partili döneme geçişin, sistemin kendi içindeki tıkanmayı önleyici bir politika olmasının ihtimalinden söz etti. Bu geçiş ile birlikte çok partili dönemdeki bazı değişimlerin Müslümanların lehine döndüğünü belirten Kaya, bu süreci Müslümanların nasıl karşıladığı, sisteme entegre olma gibi bir tavır benimseyip benimsemedikleri sorusunu ekleyerek sözü ilk konuşmacı olan Bahadır Kurbanoğlu’na verdi. 

Bahadır Kurbanoğlu, çok partili döneme gelene kadar halkın savaş ortamında olduğunu, cepheden cepheye gittiğini, ardından İstiklal Mahkemeleri ve sürgünlerle sürece şahit olduklarını hatırlatarak sağlıklı belleklere sahip olmamalarını bu arka plana dayandırdı. 1940’a kadar sadece 8 kitap yayınlandığını ve zaten bu kitapların da sistem kontrolü içinde sunulduğunun altını çizdi. Bu kısır dönemde yetişmiş insan potansiyelinin az olması ve muhalif tavrın yeterli olmaması bahsini bu temelle irdeledi. Kurbanoğlu, sunumuna dönemin metinlerinden, matbularından çarpıcı cümlelerle  derlediği sinevizyon eşliğinde devam etti. Çok partili döneme geçişte CHP ve DP arasındaki çarpıcı çelişkileri görmek açısından Sabilürreşad’dan Eşref Edip ve Ulus Gazetesi’nden Kemal Zeki Gençosman’ın köşelerindeki yazılarından pasajlar sundu:

“Elbette çalışacağız. Elbette yeise düşmeyeceğiz. O mübarek ilim ocaklarında harıl harıl Kur'an okutacağız, hadis okutacağız, fıkıh okutacağız. Bütün İslam ilimlerini, İslam dinini, İslam dininin bütün yüksek hakikatlerini öğreteceğiz.” ( Eşref Edip)
“"Ezanın Arapça okunacağını öğrendiğim bu sabahtan beri perişan bir halde olduğumu sizden niye gizleyeyim? Etime bıçak saplansa bir damla kanım çıkmaz...Atatürk inkılapları didikleniyor...içimi derin bir ümitsizlik kapladı...kara kara düşünüyorum....tüylerim diken diken oluyor..." (Kemal Zeki Gençosman)

"Allah sizi işte böyle perişan edecek. Yıllarca siz milletin canına okudunuz. Kalbine hançerler soktunuz. 'Allah' dedi diye zindanlara attınız. Allah da sizi şimdi bu hale düşürdü.” (Eşref Edip)
Bu karşılıklı yazılan notlarda var olan sistemin ikiyüzlülüğünün açıkça ortaya çıktığını dile getiren Kurbanoğlu, bu söylemler esnasında Fevzi Çakmak’ın cenazesine kalabalık kitlelerin katılmasının CHP tarafında irtica yayılması söylemlerine dönüştüğünü belirtti.  Kurbanoğlu, İslami taleplerin çok parti döneminde entegrasyona uğramadığını; DP’ye verilen desteklerin şerhli olduğunu söyledi. Ayrıca dönemin metinlerine bakıldığında, DP’nin seçim başarısının milletin zaferi olarak değerlendirildiğini, özgürlüklerden istifade ile particiliğin birbirine karıştırılmaması gerektiğinin sürekli vurgulandığını kaydetti. Bu sırada 17 Ocak 1923 yılında Adnan Menderes’in dört başlıkta irticai gruplarını sıralaması DP içinde de irtica söylemini başlatıyor. Bu başlıklar: Siyasi, Milliyetçi, Kızıl ve İslamcı irtica…

Bunun yanı sıra Said Nursi’nin de dönem hakkındaki değerlendirmelerinin bu söyleme yakın olduğunu dile getirdi. DP’nin son dönemlerinde destekler bir tavrı olsa da temkinli bir tavır sergileyen Said Nursi, “ Dönem içinde yetişmiş eleman yok. Biz bu halkı önce bilinçlendirmeliyiz. Bu bir fıkıhtır. Bilinçlendikten sonra bu halktan bir hareket çıkar.” diyor.  Said Nursi, var olan iktidarın sürekli olarak dine hizmet etmesi hususundaki söylemlerine örnek olarak: “ makbul devlet vahye isnad eder.” cümlesini verdi.  Kurbanoğlu, “DP’yi iktidarda tutmak için ‘mecburen’ siyasete baktığını belirten Said Nursi bu tavrının sebebini ‘siyasi değil, Kur-an menfaati, İslamiyet ve vatan içindir’ söylemini benimsemiştir.” dedi. Konuşmacı, Said Nursi’nin söylemlerinin, nurcuları demokratlara yardımcı olarak değil, demokratları nurculara yardım olarak gördüğü yorumunu yaptı.  Konuşmacı sözlerinin devamında, zaten din adına siyaset yapılabilir görüşünde bulunan Said Nursi’nin burada “muharrik gücün siyaset değil din aşkı olması gerektiği” yönündeki cümlelerini hatırlattı. Kurbanoğlu, Said Nursi’nin politikasını anlatırken şunları söyledi, “Devletin dine karşı tutumunun olumlu yönde değişmesi için demokrasinin doğru bir araç olduğunu tesbit etmiş, ‘müspet hareket’ kavramını öne çıkarmış, ihtilalci yönetmleri eleştirmiş, %60-70’ e ulaşmadan siyaset topuzunu maddi kuvvetler eşliğinde kullanmanın zararına değinmiş; toplumun bu hususta hazır olmadığını, cehalet, imani ve itikadi bozukluklarının asıl problem olduğunun altını çizmiştir.” Bu izlekte Said Nursi’nin, DP’nin son dönemindeki söylemlerinin temel mantığını görmüş oluyoruz.

Kurbanoğlu, halkın içinde bulunduğu duruma ek olarak, “İdamlar trajiktir. Halk hem savaş sonrası bir dönem yaşıyor, hem yeni bir siyaset ve sistemle burun buruna, darbe yaşanıyor ve iktidardaki isimler idam ediliyor. Bunun yanı sıra ciddi anlamda yetişmiş insan potansiyeli eksiği var. DP’nin bu dönem politikaları bu arka planla çok da sağlıklı değil.” dedi. 

Dönem aralığındaki manzaraya geri dönecek olursak, İsmail Kara’nın “tercüme hareketleri bir komplodur. Bu kaynaklar olmasaydı DP ile eskiye dönülebilirdi.” görüşü üzerine, halkın dinamizminin buna yetmeyeceği veya din ve devleti bir bütün olarak gören halkın bu yönde muhalif bir tavır sergileyemeyeceklerini söyledi.  Ayrıca Kurbanoğlu, dönemin yazınından okuduğu metinlerde halkın bu yöndeki zaaflarının, benimsenen yanlış politikaların itiraf edildiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Asım Öz sunumuna 50’li yıllarda İslam namına ne bulunduysa doğal olarak elenmeden, sorgulanmadan aktarıldığını belirterek başladı. Bu noktada Ercümend Özkan’ın Sebilürreşad dergisine dair değerlendirmelerini aktararak ellili yıllarından sonlarına doğru İslam ve Hilal gibi dergilerde önemli nüvelerin oluşmaya başladığını belirtti. Ardından 1945- 1960 dönemini ele alan çalışmaların ağırlıklı halinin 27 Mayıs darbesinin izlerini taşıdığı bundan dolayı da sol Kemalist bir bakış açısının egemen olduğunu söyleyen Öz, bu metinlerde de genellikle DP Amerika yandaşı, irticanın önünü açan CHP’nin ise Amerikan karşıtı olarak sunulmuş olduğunu bunun ise dönemin kendi ruhunu yansıtmaktan uzak olduğunu İsmet İnönü’nün muhalefet yıllarında yapmış olduğu konuşmalardan hareketle belirtti. CHP’nin 1952 sonlarındaki Malatya Suikastına kadar tedirgin olduğunu tabir caizse köşeye sıkışan bir kedi gibi hareket ettiğini buna karşın DP’nin ilk yıllarda oldukça cesur hareket ettiğini ama bu hadiseden sonra İslamcı çevrelere dönük olarak bir gözdağı hareketini başlattığını aktardı Said Nursi, Eşref Edib, Necip Fazıl’ın yargılanmalarını ve Samsunda yayımlanan Büyük Cihat gazetesinin kapatılma sürecini aktardı. DP’li yıllara iki boyutlu bakmamız önerisinde bulundu: “Partiler açısından ama bunun yanında dönemin aktif aktörleri İslamcı camianın çalışmaları açısından. Bu tarihi egemenlerin perspektifinden okumakla yetinme durumunu da aşabilmek bakımından önemlidir” dedi.

Laiklik söylemlerinin bu dönemde değişkenliğe uğradığına değinen Öz, DP’nin hem parti bazında hem de hükümet bağlamındaki laiklik algısının anglosakson olduğunu belirtti. Ali Fuat Başgil’in  1955 yılında yayımlanan Din ve Laiklik kitabının DP’nin bu yöndeki genel politikasını  ortaya koyduğunu ifade etti. Konuşmacı, “Temeldeki laik duruşun değiştirilmeksizin kabulü, DP’nin İslam anlayışının, İslami meselelere kültürel bir gelenek olarak  yaklaşmasından kaynaklanır.” dedi.  Konuşmacı, DP’nin din alanında yaptığı bazı çalışmaları, CHP’nin bürokrat/elit bir tabana sahip olmasının karşısında DP’nin halk tabanı oluşturmaya çalışması olarak değerlendirdi.  Tabii bu dönemde DP’nin yasakları hafifletmesinin temelindeki bu kültürel doku ’60 sonrası tercüme faaliyetlerinin zeminini oluşturmaya yaradığına dikkat çeken Öz, bu yıllarda İslamcılığın siyasi temelinin olmamasının İslami yaşantı taleplerinin kamusal değil  özel alanlarda kalmasına sebep olduğunu da ekledi. Ayrıca bu yılların İslamcılığının polemik yönünün baskın olması dönemin siyasi tartışmalarının yönünü ortaya koyar. Meşrutiyet dönemi İslamcılığının görece nazari bakışı bu yıllarda masonluk, siyonizm vb konularda üretilen metinlerde yoktur dedi.

Diyanet İşlerinin varlığını da açıklayan Öz, bu kurumun sistem içinde üretilmiş kurum olduğunun unutulmaması gerektiğinin altını çizdi. DP hükümetinden sonra da Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin vefatına kadar  değiştirilmediğine değinen konuşmacı, DP’nin Akseki dışında tek başkanla çalıştığını ve bu başkanın askeri darbe ile görevden alındığını söyledi. İHL ve Yüksek İslam Enstitüsü  kısıtlı şartlarda  da olsa İslami bilginin aktüalitenin ve gündemin devamlılığı hususunda önemli olduğunu belirten Öz, taleplerin kitleleşememesini ve iktidarla ortak alanların oluşturulmuş olunmasını, halkın kendi yapısında devlet ile bütünleşmiş olduğu gerçeği ile yorumladı. Bu yönüyle dönemin İslamcıların devlet algısının altmış sonrasından farklı olduğunun altını çizdi. Altmış sonrası kimi tartışmaların zemini oluşturması bakımından Süleymancılık, İskenderpaşa Cemaatinin oluşumu Nurettin Topçu’nun bu yapıyla tartışması, Risale-i Nurların 1957’de devletin de desteğiyle Latin harfleri ile basılmasını karşılaştırmalı olarak değindi. Öte yandan Ankara İlahiyatla İmam Hatip Okullarının öğretim kadrolarını karşılaştırdı. Ankara İlahiyata medrese çıkışlı hocaların alınmamasının Tayyip Okiç, Tanci ve sonrasında Muhammed Hamidullah gibi hocaların  Türkiye’ye gelişlerinin temelini oluşturduğunu belirtti. Bunun yanında bu yıllarda taşrada İslami talepler bakımından nelerin yaşandığını Malatya dışında pek bilmiyor oluşumuzu  önemli bir eksiklik olarak andı.

Konuşmacı sunumunun sonlandırırken Ahmet Hamdi Başar’ın metinlerini hatırlattı. Metinlerde; süreç içindeki  din tartışmalarının Cumhuriyetin revizyonunu pekiştirdiği, bunun yanında dini söylem ve sembollerin oluşturduğu alternatif milli algı ile seküler tıkanmanın önünün açılabileceği belirtilir. Öz,  Başar’ın  ulusal olarak kimliği/devlete sadakati dini unsurlarla pekiştiren ve ulus kimliğini dindarlaştırmanın gerekli olduğunu belirten yaklaşımının sonraki kimi çalışmalarda ortaya konulan İslam’ın araçsallaştırılması tartışmasının zeminini oluşturduğunu belirtti.

Asım Öz’ün sunumunun ardından dinleyiciler arasından Hamza Türkmen birkaç noktaya değindi. “1945 sonrası kominizmin yükseldiği, Türkiye’nin Amerika’ya yanaştığı yıllarda kontrol altında tutulan bir din vardı”, diyen Türkmen, Asım Öz’ün son vurguladığı noktaya değindi. Süreçte çıkan yazına bakıldığında Türk Milleti gömleğinin İslami yaşantıya giydirildiğini söyledi. Dinin özel alanlarda dahi yaşanamadığı bir dönemden çıkan halkın, DP döneminde takındığı dar alanlarda yaşamsallaşan din söylemini sürecin zorluğuna bağlayarak bunun zamanla karşıtına sığınarak var olma halini aldığının altını çizdi. Bunu yaparken de Orta Asya sarı ırk-pagan bir formun yerine, 1000 yıllık tarihçiliği üretip daha dindar ve daha medeni bir Türkçülük kimliği benimsetildiği vurgusunu yaptı.
Rıdvan Kaya sonuç olarak dindar kitlenin bu arka planla siyasal bir kimlik oluşturarak bir devlet tanımı yaptığını söyledi. Kaya, paneli dikkat çekici bir soru sorarak sonlandırdı, “ 1940’lı yıllarda çok partili döneme geçerkenki tepkiler ile 28 Şubat sonrasındaki tepkiler paralel değil mi?”
 

Haber: Büşra Bulut / Haksöz Haber

Fotoğraf: Gökhan Ergöçün / Haksöz Haber

haber-(3).jpg

haber-(2).jpg

haber-(4).jpg

haber-(5).jpg

haber-(6).jpg

haber-(7).jpg

haber.jpg

HABERE YORUM KAT

2 Yorum