1. YAZARLAR

  2. RAMAZAN YAZÇİÇEK

  3. Çoğulcu Okuma Biçimi ya da Okur’un Özgürlük Alanı
RAMAZAN YAZÇİÇEK

RAMAZAN YAZÇİÇEK

Yazarın Tüm Yazıları >

Çoğulcu Okuma Biçimi ya da Okur’un Özgürlük Alanı

A+A-

-Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik Bağlamında Bir Değerlendirme-

Özet: Bu yazı, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik” yazısının1 devamı mahiyetindedir. O yazıda liberalizm kendi kavramsal zemininde tanımlanmış, yer aldığı sosyolojik serüven içerisinde anlaşılmaya çalışılmıştı. İlgili yazıda liberalizm, Müslüman kimliği aşındırma dinamiği cihetiyle tartışılmıştı. Liberteryen ve Müslüman kimliğin doğalarının farklılığı bütüncül bir bakışla ele alınmış; farklılık, ‘hürriyet’ ve ‘sünnetullah’ kavramları bağlamında açıklanmıştı. Adı geçen makalede, beşerî ideoloji ve sistemlerin İslâm ile uyuşmazlığı komünizm, kapitalizm ve liberalizm örnekleri üzerinden değerlendirilmişti.

Bu yazıda ise çoğulcu okuma biçimleri; okurun özgürlük alanı sorunsalı, tarihselcilik ve hermenötik okumalar bağlamında değerlendirilmiştir. Makale, Kur'ân’a farklı yaklaşım tarzlarının; dinin yeniden yorumlanmasının İslâmîliği imkânı, tevil ve tefsir geleneğine atıfla kavramsal ve usûlî risklere dikkat çekerek tamamlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Liberalizm, liberal teoloji, Müslüman kimlik, çoğulcu okuma, okurun özgürlük alanı, dinin yeniden yorumlanması,  tarihselcilik, hermenötik, tevil, tefsir, özgürlük, din.

“Savaş Ölünce Değil, Düşmana Benzeyince Kaybedilir.” Aliya İzzetbegoviç

Giriş

Müslüman itikadı açısından hiçbir mesele yoktur ki ”kulluğu sadece Allah’a has kılma” ilkesinden arınmış olarak ele alınabilsin. Bu husus, kıymet biçmede Müslümanlar için temel düsturdur. Her bir kavram ve ideoloji ile karşılaşmada; eklektik fikirlerin, farklı bileşenlerin değerlendirilmesinde de bu kaide esastır. Modernitenin üç sacayağı diyebileceğimiz bireysellik, sekülarizm ve ulus-devlet bileşenlerinden ilk ikisinin liberal siyasî doktrinde başat rol aldığı malumdur. Bireyin özgürlük alanının genişletilmesi, serbest piyasa, çoğulculuk ve devletin sınırlanması gerektiği savı; farklı disiplin ve dinleri dikkate almadan hayata taşıma gayreti, liberal teoriyi ideolojiye dönüştüren temel etkendir.

Sorgulamayan statik bir teslimiyet, ne ilmî ne de dinîdir. Ancak sorgulayıcı eleştirel aklın da sorgulanması gerektiği unutulmamalıdır. Liberalizmde akıl (us), bir iman umdesi gibi konumlandırılmış, ‘sorgulanamaz’ kurucu ilke olarak tapınma nesnesine dönüştürülmüştür. Buna, entelektüel dik kafalılığın şizofrenik bunalımıda diyebiliriz. Sağlıklı üretmeler için kendisiyle barışık, ‘ötekiyle karşılaşma ahlâkı’na sahip akl-ı selim model olması gereken entelektüeller, bunalım anlarında çoğu kez bilim diktatörlerine dönüşürler. ‘Mutlak’ diye algılanan anlık (sınırlı) aklın ürettiklerine tereddütsüz tabi olmaya davet fikri, reddedilmesi gereken kutsallaştırmalardan bir kutsallaştırmadır. Bilginin kaynağı gibi temel bir hususta vahyi referans alan İslâm’ı, salt aklın (us) cenderesine terk etmek, üzerinde söz söylenenin doğasını umursamaz hadsizlik olup bu kabil hatalardandır. Salt aklı merkeze alanların hali, Allah’ın ‘akıl’ ayeti üzerinde gereği gibi akletmediklerini göstermektedir. Gereği gibi akletmenin şartı, aklı doğru kullanmaktır. Akletmenin sacayaklarından sadece birinin akıl olduğu unutulmamalıdır. Akıl, tek başına hakikat tanımlamasında bulunmaktan acizdir. Hakikat tanımlamasında karar kılınan mahal, “fuâd” (kalp, gönül) makamıdır. Akîl insan, aklı olan değil aklını doğru kullanan; akıllı insan demektir. Farklı bir ifadeyle zeki olmak akıllı olmak demek değildir. Keza akletmek, zihnin değil kalbin bir faaliyetidir. Dolayısıyla akleden akıl, aklı iyi kullanan akıldır. Nitekim Kur'ân’da akletmeyen akıl, murdarın üzerine saçıldığı tasviriyle kınanmıştır.

”O (Allah), akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.”2

Kur’an’da, ‘akletmek’ ifadesi, düşünüp öğüt almak, Allah’tan korkmak, gerçeği kabullenmek, azap ve rezillikten uzak durmak, ayetleri (delilleri) kavramak, ibret almak, sabretmek, kötülüğü iyilikle savmak, sıla-i rahmi yerine getirmek, namaz kılıp zekât vermek, sözlerini yerine getirmek inanç ve eylemlerin gereği olarak kullanılmaktadır.3

”Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen/akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”4

”Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.”5

İnsanın, ilâhî emrin muhatabı/mükellefi olması için akıl sahibi olması gerekir. Ancak her akıl (us) sahibi olan, Kur’an’ın ifadesiyle ‘akleden’ demek değildir. Kişinin doğruyu tercih etmesi için aklını kullanması, yani düşünmesi gerekmektedir. İşte bu, ‘temiz akıl sahibi’ olmadır. Bunun içindir ki Kur’an, öncelikli olarak insana ısrarla aklını kullanmasını, düşünmesini emreder. Çünkü aklı kullanmak, insanı adn cennetlerine6 ulaştırırken, kullanmamak ise azaba duçar olmaya7 vardırır. Nitekim azap beldesindeki alevli cehennemin mahkûmları, ‘akletmedikleri’ için orada olduklarını itiraf edeceklerdir.

”Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık.”8

Dinin Yeniden Yorumlanması Terâneleri

Yazının başlığına konu olan çoğulcu okuma biçimi ya da okur’un özgürlük alanının genişletilmesiyle kastımızın ne olduğu, diğer taraftan kaygımıza konu olan risklere dikkat çekilerek korunma yolları ve çözüm önerileri yazı ölçeğinde açıklanacaktır.

‘Çoğulcu okuma ya da okur’un özgürlük alanının genişletilmesi’ ile kastımız, insanî farklılıkların mümkün ve hatta gerekli olduğu gerçeğine istinaden dile getirilip yaşanılan farklılıklar, fikrî zenginlikler değildir. Yine kastımız, içtihada müteallik olan rahmet farklılığı olmadığı gibi fıkıh, tefsir ve tevile konu olan zenginlikte değildir. Eleştirimiz, çalışmanın toplamından da anlaşılacağı üzere sınır tanımaz bir zeminde varlık ve vahiy ahengini dikkate almadan heva-heves ile dile getirilen indî kanaatleredir. Yine reddimiz, kaynak, amaç ve hedef itibariyle ilgisiz çıkarımların dinî diye tescillenme buyurganlığınadır.

İlgili eğilimlere getirdiğimiz eleştirilerimiz, karşıtı olan gelenekçiliğin tasvibi demek değildir. Zira gelenekçiliği modernizmden daha geri kalır bir zillet olarak görmüyoruz. Nitekim iki cehennem olarak gördüğümüz modern ve gelenekçi havza, nazarımızda haktan uzak olma cihetiyle farklı sapmayı temsil eden ikizlerdir. Mâlûlîyet cihetiyle geçmişten yoksun olan modernizmin, geleceği olmayan gelenekçilikten geri kalır tarafı yoktur. Dolayısıyla her ikisi de insanlığa vaat edebilecekleri hakikatten yoksundurlar. Ancak bu yazıda üzerinde daha ziyade yoğunlaşılan husus, modern düşünceden neşet eden fikirlerdir.

Liberalizm, farklı din ve disiplinlerin doğalarını dikkate almamıştır. O, bu ihlali, kendisi için hak edilmiş bir özgürlük olarak görmektedir. Modern liberal zeminden beslenen ve yine bu zemini besleyen sorunlu iki değerler dizisi, hermenötik ve tarihselciliktir. Çalışmada bu iki paradigma, sistematik bir değerlendirmeden ziyade çoğulcu okuma ve okur’un özgürlük alanının genişletilmesi çerçevesinde ele alınmıştır. “Son yıllarda tarihsel okuma biçimleri veya hermenötiğin Kur'ân okumalarına uygulanması İslâm dünyasında bazı aydınların ve ilahiyatçıların gündemine girmiş bulunmaktadır… Aydınlanma düşüncesinin süren derin etkisinde gündeme gelen “Tarihsellik” veya “Hermenötik”,Kur'ân’a ilişkin ortaya çıkan tartışmanın merkezinde oturuyorsa, bunun söz konusu yöntem konusunun henüz açıklığa kavuşmamış olmasıyla ilgili bir yönü var. “Tarihsellik” ve “Hermenötik” ayrı kavramsal çerçeveler olsa bile, Kur’an’ın anlaşılmasında ve hüküm çıkarılmasında bugüne kadar kullanılan “geleneksel usûl”den, yani “tefsir ve fıkıh usûlü”nden farklı anlama ve okuma biçimlerine dayandıklarından, “yöntem” açısından ikisi bir arada alınabilir… Genel anlamda kullanıldığında tarihsellik, tarihsel olanın “tarihsel bir durum”u ifade etmesi, anlamın bu durumla sınırlı olması ve bugün için geçerliliğini kaybetmesi demektir. En kestirme ifadesiyle, bir şeyin tarih içinde ortaya çıkmış olması, tarih bağımlı tabiatı dolayısıyla tarih-üstü ve tarih-dışı olmaması demektir. Bu kısa tanımsal çerçeve içinden “Kur'ân’ın tarihselliği”nden söz ettiğimizde, anlamamız gereken, Kur’ân’ın belli bir tarihe ve belli bir tarihsel duruma ait olarak ortaya çıktığı ve hiçbir zaman tarih-üstü ve tarih-dışı bir anlam bütününe sahip olmadığı hususudur.”9

Tarihselci ve hermenötik yaklaşımda tevilin reformizme tahvili söz konusudur. İçtihada müteallik “Makasıd’da, ‘hükümler illete mebnidir.’ Ve ‘illet kalktığında hüküm ortadan kalkar, illet geri döndüğünde hüküm de geri gelir.’ Tarihsellik hüküm yanında illeti de tarihsel bir duruma indirgediğinden, bir kere kalktı mı, ne kendisi ne ona bağımlı hüküm geri gelir... Hermenötik, sonuçta kültürün dominant unsurlarını hareket noktası kabul eder ve bir düzeyden sonra, metni yazanın murad ettiği, amaçladığı anlamdan farklı ve hatta ona aykırı/muhalif bir anlam bütününe ulaşabileceğini varsayar. Mantıkî sonuçlarına kadar götürüldüğünde, hermenötiğe göre -haşa- insan ile Allah yer değiştirebilir ve hatta insan, Kur'an’ı Allah’tan daha iyi ve ona muhalif olarak da anlayabilir.”10

Batı Tahakkümüne Teşne Din Yorumları Ne Kadar Dinîdir?

Kur'ân hiçbir değişime uğramadan insanlığa ulaşmıştır. Dinin aslî unsurlarının herhangi bir tağyire uğramadan eksiksiz bir şekilde insanlığa ulaşmış olması, ‘dinin yeniden yorumlanması’ ifadesini anlamsız kılmaktadır. Tecdîd ameliyesine gelince, Müslümanlar tarafından yerine getirilmesi gereken bu vazife ertelenmiş, yeri, apayrı kasıtlara matuf yaklaşımlar tarafından doldurulmuştur. İçtihadın inkıtaa uğraması, karakteri itibariyle tamamen yabancı olan reform taleplerini kışkırtmış; asıla rücû zorunluluğu bilakis asıldan uzaklaşma ile muhtevî ‘dini yeniden yorumlama’ temayüllerine dönüşmüştür.

 “Dinin yeniden yorumlanması meselesi, bugün dile getirildiği haliyle insanların veya Müslümanların daha iyi nasıl dindar olabileceğiyle ilgili bir mesele olmayıp, Müslümanların modern dünya düzenine nasıl uydurulacağı ile ilgili bir mesele olarak ortaya çıkmıştır. Bu hususun altını özellikle çizmek gerekmektedir. Çünkü her meselede olduğu gibi, bu meselenin de ortaya çıkış süreci ve bağlamı, mahiyetinin bir parçasıdır. Bir mesele hakkında konuşmanın ön şartı, onun mahiyetinin bilinmesidir; mahiyeti bilinmeyen bir mesele hakkında konuşmak, genellikle ne hakkında konuştuğunu bilmemek veya sözün nereye gittiğini, kimin işine yarayacağını hesap edememek anlamına gelebilmektedir. Bu husus öncelikle ‘dinin yeniden yorumlanması’ meselesi için geçerlidir. Dinin yeniden yorumlanması meselesi, doğruluğundan şüphe edilmeyen dine hayatın nasıl yaklaştırılacağı meselesi olarak ortaya çıkmış olmayıp, doğruluğundan şüphe edilemeyen ‘modern başarılara’ daha doğrusu, ‘Batı tahakkümüne’ dinin nasıl yaklaştırılacağı ve dinin buna nasıl ‘daha uygun’ bir hâle getirileceği meselesidir.”11

Müslümanların tarihinde oluşan mezheplerin, içtihatların ortaya çıkış sebepleri farklı farklıdır. Diğer taraftan yer yer baskılansa da ana damarı temsil eden bir yürüyüş her zaman var olmuştur. Bundan kastımız, sonraki dönemlerde belirginleşen fırkaların hatalarına yol vermeme yürüyüşüdür. Buranın temel kaygısı, ümmetin farklı unsurlardan mütenevvi zenginliği ile fırkalaşmaya sebep olan ihtilafları ayırt ederek engellemeye çalışmadır. Bu hassasiyet oluşan fıkralara dönük olduğu gibi esasa muhalif okumaların yeni fırkalara dönüşmemesi için de gösterilmelidir.

Müslümanların kendi problemlerine bigâne kalmaları; üzerinde tereddüdün olmadığı hususlarda ise çözüme dair duyarsızlıkları, bugün aşikâr bir zillettir. Duyarlılık ertelenince yerine hegemonik ilişkilerin ekseninde cereyan eden tartışmalar yapılmakta, anlama ve yaşama kaygısının yerini, İslâm’ın, ‘Batı medeniyeti’ olarak tanımlanıp ‘evrensel doğru’ diye konumlandırılana uydurulması talep edilmektedir. Yapılanlar, bilimsel araştırma kılıfında sunulmakta, İslâm’ın modern değerlere uyarlanması planı, entelektüalizm cenderesinde sürmektedir. Şartlandırılmış bir algı ile İslâm’ı geri, modern olanı ise ilerici diye tanımlamanın ardından uyarlanması gerekenin İslam olduğu vehmi büyütülmektedir.

Popüler bir ifade olan algı yönetimini aslında birçok projenin hikâyesinde görmek mümkündür. Yapılmak istenen reformlar, Müslümanların dinin yeniden yorumuna şiddetle ihtiyaç duyduğu algısının ardından dillendirilmektedir. Önce bir ihtiyacın olduğuna dair yaygın bir söylem oluşturulmakta, ardından, dillendirilen düşüncelerin ise tabiî seyrinde dile getirilmiş ‘İslâm’ın yeni bir yorumu’ diye takdim edilmektedir. Saf zihinleri ifsada dönük bu hileli yönlendirme, dinî olmaktan öte siyasî amaca dayanmaktadır.

Liberalizm, her bir literal metnin özgür yorumunu, çoğulcu okuma biçimi ya da okur’un özgürlük alanının genişletilmesi çerçevesinde ve lakin celbeden tavırla ele alır. Bu yaklaşım, Kur'ân mesajının temel meselesi olan ‘iman’ hakikatini kendisiyle tearuz halinde olan bir usûl ile karşı karşıya bırakmadır. Oysa iman ile imanı müesses yöntem arasında ne tearuz (çatışma) ne de tenakuz (çelişki) vardır. Çünkü ‘asıl’ ile ‘usûl’, birbirine rağmen değil birbiri içindir ve birbirindendir. Asıla/esasa rağmen usûl, doğası gereği merduttur. İman, yöntemini kendi değerlerinden mürekkep belirler ve doğasına ters olanın da cüruf olarak ayıklanmasını talep eder.

Ortaya çıkan sorunların mekân ve zaman bağlamları anlamayı ve yorumlamayı zorunlu kıldığı gibi mekân ve zamanın kendisinden kopuk olmayan varlık ve vahiy ekseninde değerlendirilmesi daha bir zorunluluktur. Küllî olanın cüzî olana önceliği bunu gerektirir. Beşerin vahiyle beslenerek insanlaşması gibi, hayatın Kur'ân’la dönüştürülme imkânı da bu farkındalıktan geçer. Aksi durumda, yardımcı unsurların asıl kabul edilme vahameti söz konusudur ve önü alınmaz hataları davetkârdır.

Şu hususun doğru anlaşılması gerekir: Bugün ister Tarihselcilik deyin ister hermenötik, ‘dinin yeniden yorumlanması’nı muhtevî farklı yaklaşımların temel savı, İslâm’ın modern Batı düzenine engel olduğu inancıdır. Modern dünya düzenine engel olmak ise özünde sömürgeciliğe engel olmak; tabir caizse, arı kovanına çomak sokmaktır. İşin özü budur. Hileli yönlendirmelerle ortaya konulanlar, yüzyıllardır talan ettiklerini, her yolu mubah görme pahasına koruma refleksidir. ‘Mutlak doğru’ diye tescilledikleri modern batılı değerlerin değişmeyeceğine göre değişmesi gereken farklı bir ifadeyle yeniden ve de modernitenin talepleri doğrultusunda yorumlanması gereken İslam’dır(!) İşte liberal okuma zemininde gelişen çoğulcu okuma, okurun özgürlük alanının genişletilmesi nevi yaklaşımlar bundan ibarettir. Yapılanlar, dinî bir çabadan öte siyasî gayrettir. İlgili yaklaşımların gizleyemediği kast-ı mahsus karinesi, masumiyetten yoksunluğunu aşikâre kılmıştır.

 “Tarihsellik, her şeyin tarihe ve tarihsel durumlara göre değiştiğini öne çıkaran varsayımı dolayısıyla, ebedî ve evrensel hiçbir öz ve hakikatin olamayacağını zımnen iddia eder ve esasında Aydınlanma ile ısrarla anlatılmak istenen budur… Tevhid inancının esas aldığı “Allah merkezli bir âlem tasavvuru” yerine, tarihsellik, mantıkî sonuçları itibariyle ve kaçınılmaz olarak “insan merkezli bir dünya görüşü”ne davet etmektedir.”12 Aydınlanma, üzerinde geliştiği tarihsel perspektif dikkate alındığında, aslında bir sığınma hali olup hakikate gözlerini kapayışın, kendi gerçeğinden kaçışın serüvenidir. Bu durum, avluda kaybettiği mührünü sokakta arayan Nasrettin hocanın, mührünü yitirdiği yerde araması yönündeki komşularının haklı telkinine verdiği cevaptaki bambaşka mesaja muhataptır. Hoca, ”Avlu karanlık, burası daha aydınlık da onun için burada arıyorum” der. Fıkradaki mesaj, daralan benliğin sığındığı örümcek evini temsil ediyor. Mesajda, yitiğine körlüğünü perdeleme çabası; zafiyetini, akıllılık olarak satma hinliği faş ediliyor. Aydınlanmacıların hali de böyle değil midir?

Bir önceki yazımızda13, insanın, küllî kâideleri cüz’î faydalara tercih mükellefiyeti ile imtihan olduğundan; zaten insanın yanılma alanını da burası olduğundan bahisle, kısmî faydaları küllî kâidelere tercih etme gafletini dile getirmiştik. Nitekim, “tikel, özel, parça, konjonktür ve izafî sadece yardımcı araçlardır; kendi başlarına ve kendileri dolayısıyla “belirleyici faktör” durumunda değildirler. Tarihselcilik, tümeli tikele, geneli özele, bütünü parçaya, ilkeyi konjoktüre ve mutlakı izafî olana bağımlı kılar, onlarla sınırlandırır. Mantıkî sonuçlarına götürdüğümüzde, bu yaklaşım ilâhi olanı beşerî olana, evrensel ve ebedî olanı tarihsele ve kültüre bağlar.”14

Hem tarihselcilik hem de hermenötik okuma biçimi içinde doğdukları kültür dünyasının problemlerini çözmek üzere geliştirildikleri halde, kendi referanslarından uzak başka bir alana uyarlanmaya çalışılmaktadır. Bu durum, uyarlanmaya çalışılanın tabiatına aykırılığının yanında metodolojinin karakterine de aykırıdır. Tarihselci “iddianın bizzat kendisi, kendi temel varsayımını yalanlamaktadır. Çünkü bu genel geçer bir iddia olarak kabul edildiğinde, bizzat kendisi reddettiği tarih üstü bir gerçeklik ve evrensel bir önerme haline gelmiş olur. Tarihselliğin bir icad olması, bugünün meşrulaştırıcı aracı olmasına işaret eder ki, bu tarihin bizzat kendisinin sûiistîmalve tahrifi anlamına gelir. Tarihselciliğe başvurmak, tarihsel bir durumu açığa çıkarmak değil, bugünkü bir duruma, bir projeye engel olan evrensel ve ebedî bir hakikati, tarihe ve tarihsel bir duruma indirgeyerek, onu önemsizleştirerek bertaraf etmek demektir.”15

Tarihselcilik ve hermenötik okuma biçimi düzleminde “anlama çabası, herhangi bir beşerî metin, söz, sanat eseri veya yapı üzerine uygulandığında bir anlamı olabilir. Ama “Allah’ın Kelam’ı” olan Kur'an-ı Kerim’e uygulandığında Zât’ı konusunda hiçbir bilgiye sahip olamadığımız Allah ile beşer olarak bizler arasında var olan temel mahiyet farkı dolayısıyla, O’nun vahyettiği söz dizimini bu yolla anlamaya çalışmamız nasıl mümkün olacaktır? Bunun mümkün olması bir yana, mesela kendimizi Kelamın Sahibi’nin zihnine yansıtmamız gibi bir teşebbüs hâli bile şirktir… Durum böyle olunca, beşerî metinlerin anlaşılmasında kullanıldığı gibi, her biri birer tercüme olan İnciller’in hakiki anlamlarını keşfedip ortaya çıkarmak üzere geliştirilmiş hermenötiği Kur'an’ın anlaşılması, okunması ve ondan hükümler çıkarılması işinde de kullanmak büsbütün yararsız bir çaba olur. Beşerî metinlere has seküler hermenötik yanında dini amaçlı hermenötik de yöntem olarak Kur'an’a uygulanamaz.”16

Doğru bir okuma ancak bütüncül bir okuma ile gerçekleştirilebilir. Bütüncül bir okuma, varlığa, Allah’ın, hayatı, eşyayı; bütün hadisatı anlamlandırdığı bir tasavvurla bakabilmektir. Kur’an ayetlerinin birbirine müfessir ve müfesser olduğu gibi mevcûdiyet dahi tekvinî ve tenzilî ayetlerin birbirine hem müfessir hem de müfesser olduğu bilinciyle okunmalıdır. Allah’ın göklerin İlahı olduğu gibi yerlerin de İlahı olduğu; Allah’ın yaratan olduğu gibi emr ve otoritenin de sahibi olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bütüncül okumanın en temel yansımaları bunlardır.

Kur'an, bölünmüş bir bilincin tezahürü olabilecek kesrete dair her tür yaklaşımı reddeder. Yaratılmış olan işaretler (âyât) arasındaki uyum, âlem ile aşkının münasebetinde de vardır. Yani her bir şey kendi içinde denge üzere olduğu gibi birbiriyle münasebette de tam bir uyuma sahiptir. Farklı bir ifadeyle Kur'ân’ın kavranması varlığın doğru kavranmasına imkân sağlarken, varlığın doğru kavranması da Kur'ân vahyinin doğru kavranmasına imkân verir.

Aydınlanma ile başlayıp yaygınlaşarak devam eden ‘dinin yeniden yorumlanması’ meselesi, öncelikle ne kadar dinîdir sorusuna muhtaçtır. Keza biz, bu çabaların dinî olmaktan öte siyasî hedefleri mebnî gayretler olduğu kanaatindeyiz. Dinin sahibine rağmen dine biçilen rol ve yapılan çoğu tanımlama, tevilden öte tahrif yüklüdür. Bahsettiğimiz bağlamda çoğulcu okuma ve okur’un özgürlük alanının genişletilmesi ile hedeflenen, bizâtihi dinin ilgâsıdır. Bu yönelim, seküler ideolojinin hiçte yabancısı olunmayan “tanrı öldü” ütopyası menşelidir. Bugün, farklı din ve kültürler üzerinde yapılan operasyonun adı ise, dinin yeniden yorumlanmasıdır.

Vahiy, Varlık ve İnsan

Kur'ân, varlığı; eşya ve hâdisâtı kendi perspektifinden anlamlandırır. Vahyin kendine özgülüğü dikkate alınmadan üretilen fikirlerin İslâm’a isnad edilmesi, öncelikle vahyi dikkate almamak; ardından, vahiy etrafında anlam karmaşası oluşturarak yanlış fikirlere kapı aralamaktır. Bu tehlike, evvel-emirde Kelime-i Tevhid etrafında oluşturulan anlam bulanıklığıyla başlamış, kendisinden sonraki yanlış algılayışlara sirayet etme potansiyelini hep muhafaza etmiştir.

”Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”17 Yoktan var edilen ve başıboş bırakılmayan insan, kendi gibi beşer olan bir rehberin (peygamber)öncülüğünde doğru yola koyulmuştur. Kitap ve peygamber ile desteklenen insan, yol bilmezliğinin mazeretinden kurtarılmıştır.

Günümüzde, İslâm’ın temel kavramları, kendilerini bir şekilde İslâm’a nispet edenler tarafından dahi gerçek anlamının dışında kullanılmaya başlanmıştır. “Artık bugün Müslümanlar, Kelime-i Tevhid’in anlamını, ‘Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmek’, küfr kelimesinin anlamını, ‘Allah’ın varlığını inkâr etmek’, kâfir kelimesinin anlamını ise ‘Allah’ın varlığını inkâr eden’ şeklinde tasavvur eder hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerîm’de müminler tavsif edilirken zikredilen ‘Allah’a iman’ şıkkı, günümüz Müslümanlarına göre ‘Allah’ın birliğine iman’dan ziyade, ‘Allah’ın varlığına iman’ı ifade etmekte, Kudret-i İlâhî’yi idrâk edememekten kaynaklanan şirk’i veya ahiret’i inkâr marazını tedavi için nazil olan ayetler, her nedense Allah’ın varlığını ispat eden ‘deliller’ halini almaktadır.”18

Kur'ân, fikrî bir insicâm, mantıkî bir tutarlılık taşıyan Kelâmİlâhî’dir. Kur'ân üzerinde yapılan gelişigüzel Batınî ya da akılcı değerlendirmeler İslâmî değildir. Bu yaklaşımlar, Kur'ân’ın amaç ve hedefine yabancı olduğu gibi eksiklikle mâlûl, tutarlılıktan da mahrumdurlar. Kur'ân vahyini indî görüşlerle nesne haline getirmek, en yalın haliyle yorumlananın (Kur'ân) tabiatını bilmemektir. Kast-ı mahsusla yapılan yorumlar, indî kanaatlerin teyidi için delil, ideolojik hedeflerin tesisi için dolgu malzemesi hükmündedir.

Varlığı vahiyden kopuk bir okumaya tabi tutan modern akıl, Allah’ı yok sayan hadsizliğiyle merkeze aldığı insanı dahi anlamsızlaştırmıştır. “Modern düşüncede doğayı büyüden, ruhî (spiritüel) fâil yapılardan arındırma (dis-enchantment), anlamdan temizlemeye dönüştü; süreç içinde Varlık’ı, Evren’i ve hayatı dolayısıyla insanı anlamdan arındırmak, anlamdan temizlemek modernizmin bir tür alâmet-i fârikası halini aldı. Sonuç ise anlamın, dolayısıyla insanın yitimiydi. Hayatı, dolayısıyla insanı anlamdan arındırmak için yapılması gereken ilk şey, ölümü gözden düşürmektir. Ölümü gözden düşürmek kolay bir işlem değildir; çünkü bunun için de ölümden sonrasının, dolayısıyla yeniden dirilişin ve hesap gününün, daha derin bir deyişle herkesin yaşamında yürüdüğü yolun, din gününün ve bunlara ilişkin inançların itibarsızlaştırılması gereklidir. Söz konusu itibarsızlaştırmanın gerçekleştirilmesi, lafzî anlamda kolay olsa da mefhûmu insan yaşamının mukavvim bir unsuru olduğundan, var olmayı, dolayısıyla Varlık’ı ve buna bağlı olarak hayatı anlamsızlaştırmak, sonuç olarak da BEN’i hem var olma hem de hayat yönünden metafizik (eşref-i mahlûkât) bir değer olmaktan çıkarıp alelâde bir fizik (esfel-i sâfilîn) nesne derekesine indirmek, düşürmek demektir.”19

Kur'ân, varlık için hayat tasavvuru, insanlık için bütüncül bir dünya görüşü vaz ederken, “Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın!” fermanıyla meydan okuyor. O, bu hitabına muhatap aldığı insanı, öncelikle anlamlı ve de muteber bir makama oturtuyor.

”Allah'ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”20 ”Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.”21

Bu temel düstur bilinmeden yapılan yorumlar, Kelâm-ı İlâhi’nin tabiatına dair doğru tasavvurdan yoksun olup parçacı yaklaşım zafiyeti taşır. Kur'ân’ın bildirdiği ancak “duyu organlarıyla idrak etme imkânımızın olmadığı, dolayısıyla da tecrübe etmediğimiz/ edemeyeceğimiz ‘gaybî bir hadise’ hakkında insanoğluna az bir ilmin verildiğini, Kelâmullah’ın hususiyetlerinin ya da en azından sınırlarının bu ilmin miktarı nispetinde belirlenebileceğini söyleyebiliriz… Kur'ân, müteâl (aşkın) bir ulûhiyyet tasavvuruna sahip olmayan ve bu nedenle Allah ile doğrudan konuşmak isteyen kimseleri, ‘ilim’den haberleri (ilimleri) olmayanlar’ şeklinde tavsif etmektedir.”22 Bu durum ayetlerde şöyle geçmektedir:

“İlim’den haberleri olmayanlar, ”Allah bizimle konuşsa yahut bize bir mu’cize (ayet) gelse ya” dediler.”23

Kelâmİlâhî’nin tabiatı gözetilmeden serdedilen her bir söz adeta orkestra şefsiz uyumsuzlar korusunun gürültüsüne benzer. Kastımızı özetleyecek hülasa şudur: Bir mesele hakkında Kur'ân’ın ne dediğini anlamaya çalışırken Kelâm-ı İlâhi’nin tabiatına dikkat kesilmek gerekir. Kelimeyi ayette, ayeti bağlamında ve bağlamı da Kur'ân’ın bütünlüğünde24 okuma ve bunu Resulün beyan edip açıklamasında (mübeyyin) kabul edip yaşama geçirmek icap eder. Aksi halde, iddiamız ne yönde olursa olsun, okumamız parçacı okuma risklerini mahfuz bir zafiyet taşıyacaktır. Esasa sadakat göstermeden, aslın hukuku ve tabiatı gözetilmeden yapılan bu nev’i okumalar, bir anlamda dinde pazarlık, tutarsız ve de hileli okuma olacaktır.

Tekvinî ayetlerin müfessir ve müfesser işleyişi, Kur'ân ayetlerinin de birbirine müfessir ve müfesser oluşuyla tekrarlandığını söylemiştik. Aynı şekilde tekvinîyât ile tenzilîyât arasında da açıklama ve açıklanma vardır. Bu bir ahenk ilişkisidir. Her şeyin her şeyle olan ilişkisi görülmeden yapılan her bir okuma, bütünlüklü okumadan yoksundur. Kur’an’ın ortaya koyduğu ”el-hayâtü’t-dünyâ” tasavvuru, ”ed-darul-âhire”den kopuk değildir. Oysaki din hayatı dünya hayatı, dinî ilimler dünyevî ilimler, din işleri dünya işleri gibi birçok alandaki yanlış tasavvur, modern bakışın sonucu olup bölünmüş bilince, parçacı yaklaşıma işaret etmektedir.

Batı’da, Reformasyon sürecindeki gelişmeler doğrultusunda İncil’in yeniden kavramlaştırılması, tanrı anlayışının yeniden tanımlanması, Hıristiyanlığın kendi köklerinden koparılması gibi konular, içinde geliştiği toplum açısından anlaşılabilir bir durumdur. Nitekim İncillerin yeniden okunmaya tabi tutulması, sekülarizasyon sürecinde, sekülarizmin insafına terk ya da yardımını istemek zemininde gelişmiştir. Bu süreçte incil(ler), toplumsal şartların bir ürünü haline dönüş(türül)müştür. Aşkın kaynakla bağı kopan vahiy, yayıldığı toplumların somut tarihine bağlanmıştır. Böyle bir din anlayışının yaşandığı sekülerleşme süreci, Batı toplumları için kendi doğallığı içinde anlaşılır bir durumdur.25

Serüveninde, derin teolojik espriyi26 de yitirmeyen Hıristiyanî kırılma ile Nasârâ’ya (İsevîliğe) reva görülen kirlenme, İslâm’a da taşınmak istenmektedir. Sekülarizmin etkisi altına aldığı alanlarda yaşananlar burada da tecessüm ettirilmeye çalışılmaktadır. İncillerin tanrısı ile filozofların tanrısı mengenesine sıkışan insan, kilise imanıyla Aydınlanma felsefesi arasında sıkışıp kalmıştır. İnsanı (human/beşer) merkeze alan hümanizm, aklı mutlaklaştıran rasyonalizm, bilimi aşkından koparan pozitivizm sarkacının nesnesine dönüştürülen el-insan, modern dönemde farklı cehennemleri yaşamaktadır. Ortaçağın skolastik kilise imanından bunalmış Batılı insan, kurtuluş diye hataların tekrarlandığı içeriğin makyajlanmış reçetelerine mahkûm edilmiştir. Kısacası ölümden kaçan insan, kendisini sıtmaya çoktan razı olacağı kuşatılmışlık cenderesi içinde bulur.

‘Vahiy ve varlık’ bütünlüğünü tehdit/göz ardı eden ‘insan ve ettikleri’ merkezli her bir okuma, kendisinden sonraki yanlışları tetikleyen karakterdedir. Bugün dünya görüşü açısından farklı iki inancın temsili ile karşı karşıya olduğumuzun tespiti, tekrarında fayda gördüğüm bir husustur: Hakkı ve dayanışmayı temsil eden İslâm bir tarafta, vahiy dışılığı kurucu akıl/ilke olarak konumlandıran, kuvvet ve çatışma; bölüp ayrıştırma teorisini tercih eden modern paradigmalar diğer tarafta... Bu fark, varlığın tanımlanmasıyla doğru orantılı bir farktır. Hülasa Müslümanlar, ‘hak merkezli dayanışmacı dünya görüşü’ne sahip iken Batılı paradigma sahipleri ise ‘kuvvet merkezli çatışmacı dünya görüşü’ne sahiptirler.27 İslâm ile liberalizm arasında var olan bu temel farkın dinî(!) veya seküler diğer okuma biçimleriyle de arasında olduğu unutulmamalıdır.

İslâm ile diğer dünya görüşleriarasındaki farkın temelde olduğunu dile getiren Aliya, şöyle demektedir: “Dünya görüşlerini üç kümede toplayabiliriz: Dinî (maneviyatçı), materyalist ve İslâmî. Bunlar şuur, tabiat ve insan olarak adlandırmaya alışmış olduğumuz üç esas mümkünata tekabül eder veya bunların projeksiyonlarıdır. En eski zamanlardan bugüne kadar ortaya atılmış bütün ideoloji, felsefe ve düşünce sistemleri bu üç temel dünya görüşünden birine dayanmaktadır. Bunlardan birincisine göre yegâne veya esas varlık ruhtur; ikincisine göre ise maddedir. Üçüncüsü ise ruh ve maddenin bir arada var oluşundan yola çıkmaktadır… En yüksek şekli insanda sergilenen ruh-madde birliği prensibinin adı ise İslâm’dır.”28

Kur’ân’da, her bir şeyin tam bir düzen içinde ve bir amaç için yaratıldığı; hiçbir şeyin amaçsız ve de başıboş olmadığı29 tekrarla vurgulanır. Hiçbir iş/oluşun Allah’sız olmayacağı inancıyla, hiçbir işe Allah’ı karıştırmama ideolojisi arasındaki fark, yine İslâm ile liberalizm arasındaki temel farklardandır. Bu temel tespit mukayeseli İslâm okumalarında dikkate alınması gereken bir husustur. Aynı zamanda bu, ‘amaç’ ve ‘kaynak’ itibariyle İslâm ile diğerlerinin bir arada olamayacağını ortaya koyan doku uyuşmazlığı farkıdır. Bu ayrımı dikkate almadan yapılan çoğulcu okumalar ya da okur’un özgürlük alanının genişletilmesi ile varılacak yer, yanlışlar ile ma’lûl post-modernist izafîyete tekâbül etmektedir.30 Nitekim dinin yeniden yorumlanmasına yönelik eleştirilerimizde dikkate aldığımız ayraçta, ‘amaç’ ve ‘kaynak’ farkıdır.

Kur'ân’dan belli ayetleri seçerek tarafgir okuma yapmak, bu alanda oluşan en büyük risktir. Hayatın özüne ve toplamına hitap eden Kur'ân’ın kendisi bu durumu şiddetle reddeder. Çünkü Kur'ân’ın esas amacı, hayatın vahiy ile irtibatını sağlamaktır. Ne var ki vakıa, bu hataların doğurduğu tahribatla doludur. İleriki çalışmalarda örneklendirmeyi umduğumuz tespitler, okurun özgürlük alanının genişletilmesi söyleminin dile getirilmesiyle palazlanan tarafgir okumaların, üzerine geliştiği zeminden bağımsız değerlendirilemeyecek içerikte olduklarını işaret etmektedir. Bu nevi okumalar, ümmetin birliğini tesise engel, mevcut bağların da çözülmesine sebeptir.

Kur'ân’ı bir beşer kitabı ya da bir bilgi disiplini mukabili görmek, okumaya şaşı başlamaktır. Çünkü “Kur'ân, edebiyat değil hayattır. Dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil bir yaşama tarzı olarak bakmaya başlanır başlanmaz güçlük ortadan kalkar ve bu yanlış intibalar da değerini kaybeder. Kur'ân’ın yegâne hakiki tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi, Hz. Muhammed’in hayatı tam olarak buydu. İslâm’ın öğretisi Kur'an’ın yazılı şeklinden anlaşılmaz ve mütenakız görünebilir. Fakat Hz. Muhammed’in hayatında tam manasıyla tabiî bir ahenk içinde, sevgi ile kuvvet, ulvî ile tabiî, ilâhî ile insanî huşuların pek müessir birliği olarak ortaya çıkar. Dinle siyasetin meydana getirdiği bu “patlayıcı karışım” milletin hayatında muazzam bir enerji açığa çıkarmıştır. Bu noktada İslâm’ın formülünün hayatın formülüyle tam mutabakat içinde olduğu bir anda göze çarpar.”31

Kur'ân’da telkin edilen adalet (tevhid) eksenli inanç terk edilerek farklı spekülatif okumalarla görüşler ikame edilmeye çalışılmaktadır. Burada oluşturulan kanaatler kafa karıştırmakla kalmamakta; beraberinde, var olan insicamı zayî ederken yerine sağlıklı bir şey de bırakmamaktadır. Bunun açık örneğini liberalizmin özgürlük ve eşitlik anlayışının çarpık ve pratikten yoksun iddiasında görmek mümkündür. Özgürlük ve eşitlik kavramları, İslâm'ın hürriyet ve adalet kavramlarının yerine cürmüyle mâlûl bir şekilde ikame edilmeye çalışmaktadır.

“Hz. Peygamber (sav) tarafından tebliğ edildiği ve tevatüren nesilden nesile fiilî ve lisanî olarak nakledildiği hâliyle dinin kendisi hiç bir zaman bir ‘problem’ veya ‘bir problem’ kaynağı olarak algılanmadığı için, dinin yeniden yorumlanması gibi bir soru da hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Aksine din, problemli olan tespitte insana yol gösteren, insanın önünü aydınlatarak olup biten olayları, ‘gerçek konumlarında kavramayı sağlayan’ en esaslı merci olarak, insanın vaz geçemeyeceği kadar bizzat bağımlı ve onunla var olduğu ve onunla kendisini tanımladığı bir mütemmim cüzü olarak bilinmiş ve din bu özelliği ile insanların hayatında tayin edici bir yer edinmiştir.”32

Liberalizmin hangi halden özgürleştirmek istediği ve özgürlüğün hangi gerçeklik ortamında dile getirildiği hususu; çoğulcu-özgür söylemin sınırının ve mahiyetinin ne/neresi olduğu; farklı bir ifadeyle, ‘kendisinden topyekûn özgürleşmek istenilenlerin neler olduğu’ ve ‘özgürlük ile kastedilenin ne olduğu’ sorularının İslâm düşüncesindeki cevabı malumdur:

”Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”33

Siyasî temayüllerin itikâdîleşmesi dünden bugüne devam edegelen bir durumdur. ‘Vahiy ve varlık’ odaklı itikâdın ete-kemiğe bürünerek siyasetle ayağa kalkması gerekirken, bugün,insan ve ettikleri’ odaklı beşerî siyasî doktrinler itikâdîleşmektedir. Ancak burada ’itikâdîleşme’ diye tavsifimiz, ironik bir içerikle “gayb âlemi”nin inkârı; en hafif ifadeyle yok sayılması zemininde gerçekleşmektedir. “19. Yüzyıl mantıkçı pozitivist bilim anlayışının Batı kanalıyla Batı-dışı Müslüman toplumları etkilemeye başladığı bir dönem olduğu dikkate alınırsa, onun ‘gayb âlemi’ sorunu çevresinde niçin yoğunlaştığı fark edilebilir. Çünkü Batı medeniyeti bilgi problemi bağlamında ‘gayb âlemi’ni inkâr ederek meydan okuyordu… Modern Batı düşüncesi sadece maddi hayatı dönüştürmekle kalmadı, başta din olmak üzere, gelenek, kültür ve kutsalı yeni bir okumaya tabi tutarak radikal bir değişime uğrattı.”34Teolojik sekülerleşmenin neden olduğu inanç ve davranış problemlerinin; çoğulcu liberal okumaların hemen tümünün arka planında bu zafiyeti tespit mümkündür. Modernizm-sekülarizm ekseninde inanç coğrafyalarında oluşan çatlaklara yol açan etmen, dinî olanın doğasıyla çelişik, hastalıklı çoğulcu liberal okuma biçimidir. Burada soruna dönüşen ‘çoğulculuk’,35 tarafsız ve fikrî zenginlik değildir; ‘dine rağmen din’, ‘İslâm’ı İslâm’la çeliştirme, Müslümanları Müslümanlarla savaştırma’ fitnesiyle bilakis taraflıdır.

Sonuç Yerine

Bu süreçte yaşanılanların en önemli sebebi, muharref din anlayışı ile sonuçlanan bozuk tasavvurların kılavuzluğunda yol almadır. Bir mesajı anlamada referans dili ve referans grubu göz ardı edilirse her isteyen istediğini asıl diye ikameye çalışır ve buradan da ifsad doğar. Bu sebeple doğru referansları önceleme zorunluluğu vardır. İlâhî olan ile beşerî olanın tabiatlarının farklılığı; mesajın aktarılmasında muhatap kitlenin tabiatına uygun referansın seçilmesi, işin doğallığı/ tabiî mecrasında akması ile mümkündür. Söz konusu olan İslâm olduğunda, seçilen referans, muhatap kitlenin içinden/kendinden bir beşerin örnekliğini zorunlu kılmaktadır. İşte bu referans, Allah’ın Resulü olup vahiy onun diliyle tebliğ onun uygulamalarıyla tebyîn olmuştur. Yapılan değerlendirme ve okumalarda bu temel tespitin dikkatten uzak tutulmaması çözümün kapısını aralayacak öncelikli imkândır.

Vahiy, varlık ve insan aynı yasa ekseninde işleyen kaderi yaşamaktadırlar. Bu husus, bütüncül karaktere sahip olan İslâm’ın, temel referanslarının da bütüncül okunmasını gerekli kılmaktadır. Bugün, ‘insan ve ettiklerinin’,vahiy ve varlık’ bütünü içinde gerçek anlamını bulacağı Müslüman bir tasavvura yeniden ihtiyaç vardır. Doğru tasavvur, doğru okumaların da teminatıdır.

Muhakkak ki her şeyi hakkıyla bilen Allah’tır.

 

Dipnotlar:

1- Ramazan Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, Nida, Malatya 2016, s: 175, s. 16-29.

2- Yûnus, 10/100.

3- Bkz. Bakara, 2/197; Rad, 13/4; İbrahim, 14/52; Taha, 20/54, 128; Maide, 5/58; Enam, 6/125.

4- Enfâl, 8/22.

5- Hac, 22/46.

6- Ra’d, 13/19, 23.

7- Yûnus, 10/100.

8- Mülk, 67/10.

9- Ali Bulaç, Heyet, Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, Işık Yayınları, İzmir 2003, s. 9, 152, 153.

10- Bulaç,  Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, s. 160.

11- Tahsin Görgün,Heyet, Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, Işık Yayınları, İzmir 2003, s. 190.

12- Bulaç, Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, s. 155, 157.

13- Bkz.Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, s: 175, s. 16-29.

14- Bulaç, Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, s. 156, 157.

15- Bulaç, Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, s. 155, 156.

16- Bulaç,Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, s. 160, 161.

17- Mü’minûn, 23/115.

18- Dücane Cündioğlu, Söz’ün Özü, Kitabevi, İstanbul 1999, c: 3, s. 45-46.

19- İhsanFazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense Yayınları, İstanbul 2015, s. 10, 21, 22.

20- Fetih, 48/23; Bkz. Ahzap, 33/62; Fatır, 35/43; Casiye, 45/3-5; Fetih, 48/23.

21- İsra, 17/77.

22- Cündioğlu, Söz’ün Özü, s. 84, 85, 87.

23- Bakara, 2/118.

24- Detaylı bilgi için bkz. Hâlis Albayrak, Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine, Şûle Yayınları, Ekim 2011.

25- Ramazan Altıntaş, “Teolojik Sekülerleşmenin Neden Olduğu İnanç ve Davranış Problemleri”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhîyat Fak. Dergisi, Sivas 2002, c: 6, s: 1, s. 56.

26- Bkz. Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, s: 175, s. 16-29.

27- Arif Ersoy, ”İslâm ve Liberalizm”, EskiYeni, Ankara 2010, s: 18, s. 42.

28- Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslâm, Tercüme: Salih Şaban, Klasik Yayınları, İstanbul 2016, 7. Baskı, s. 13, 14.

29- ”İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” (Kıyâmet, 75/36); ”O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” (Mülk, 67/3).

30- Bkz. Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, s. 16-29.

31- İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslâm, s. 23.

32- Görgün,Kur'ân-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik,s. 187, 188.

33- Hucurat, 49/ 13.

34- Altıntaş, “Teolojik Sekülerleşmenin Neden Olduğu İnanç ve Davranış Problemleri”, c: 6, s: 1, s. 55, 56.

35- Dinsel Çoğulculuk (Dinî Plüralizm) paradigması hakkında detaylı bilgi için bkz. Ramazan Yazçiçek, Anonim Din Arayışı ve Dinsel Çoğulculuk, Ekin Yay., İstanbul 2008.

 

Kaynak: Nida Dergisi, Sayı: 178

 

YAZIYA YORUM KAT