1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. “Coğrafya Kaderdir”
“Coğrafya Kaderdir”

“Coğrafya Kaderdir”

Göçler, sürgünler, hicretler her biri kendilerine has bir trajediyi taşımış olsalar da ortak bir paydada buluşurlar. İster metaforik isterse tarihsel bütün göçlerin, sürgünlerin ve hicretlerin ortak imgesi ‘ayrılık’tır.

A+A-

Mustafa Yılmaz / Haksöz Dergisi - Sayı: 296 - Kasım 15

Mültecilik/Muhacirlik, Sürgün ve Göç Üzerine Etik, Estetik ve Psiko-Politik Bir Değerlendirme

“Bir gün, benim için her şeyden daha önemli olanın, kendimi ne dereceye kadar bir yabancı olarak tanımladığım olduğunu fark ettim… Ve anladım ki, kırılgan biri olarak yabancının güvenebileceği tek şey, başkalarının ona sunabileceği konukseverlikti. Tıpkı kelimelerin beyaz sayfaların kendilerine açtıkları yerlere ya da kuşların gökyüzünün koşulsuz sinesine sığınmaları gibi.” Edmond Jabés

 

“Kişi ülkesinden niçin vazgeçemez? Bunu yapamayız, çünkü mezarları beraberimizde götüremeyiz; babalarımızın ve dedelerimizin mezarları köklerimizdir. Köklerinden koparılan bir bitki yaşayamaz. Dolayısıyla kalmak zorundayız.” Aliya İzzetbegoviç

 

“Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde muteber bir şeydir de sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan umarsız gediktir: Özdeki hüznün üstesinden gelmek mümkün değildir.”Edward Said

 

“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık.” Anonim

 

Evden Ayrılığın Psikopatolojisi İçin Felsefi Bir Prolog

İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir” demiş. Ben de yazıma “yazı kaderdir” diyerek başlayacağım. Yazı kaderdir, çünkü ilahi takdirin, takdir ettiğimizin yahut başkalarının takdir edip de bizi etkilediği bazen sevinçli bazen hüzünlü o insancıl hikâyedir yazdığımız.

Yazılması zor olan şeyler vardır, yazılamayacak şeyler! Nasıl ki her yorum düşünceye yeni bir elbise giydirirse yazı da böyle bir işlev görebilir. Ancak Iain Chambers’ın dediği gibi “Yazmak her ne kadar emperyalist bir hareket gibi görünse de tahakkümü reddedebilir ve geçici bir iz olarak, bir öneri olarak da algılanabilir: Bir armağan olarak.”

Yazının taşıdığı otorite “ben”in desteğine yani onu yazanın sesine yaslanır. ‘Göç, Kültür, Kimlik’ yazarının dediği gibi bizler kendi dilimizin ve kendi kimliğimizin eleştirisini kendi içinde barındıran bir söylemin sakinleriyiz.Chambers’a göre yazmak, kendi kurallarını bozan bir oyun gibi, dile nesne bir “ben” sokmakla değil de dilin tabiatı gereği özne olan “ben” sürekli gidip gelirken nesne olan “ben”in ortadan kalktığı bir açılış yaratmakla ilgilenen kesintisiz bir süreçtir.

İnsan yazarken bir kaybeder bir kazanır. Kaybettiği şey başlangıçta yola koyulmasına neden olan şeydir. O artık yoktur. Kazandığı ise hükmü altında olduğumuz ve birbirimize hükmettiğimiz dille etik ve bilgiye dayalı yeni bir ilişkinin kurulmuş olmasıdır. Bunun için Mircea Eliade gibi, Romanya Komünist Partisi iktidarından kaçarak Fransa’ya sığınan ancak Eliade’in aksine bütün eserlerini Fransızca yazan Emil Michel Cioran, ‘Bir virgül uğruna ölünen bir dünya hayal ediyorum.’ demişti.

Kodları modern Batılı paradigma tarafından oluşturulmuş, siyaseti, ekonomisi, kültürü yine aynı merkezlerce tekdüzeleştirilmiş bir monopol olarak içerisinde yaşadığımız dünya bir mülteci çağıdır, Edward Said’e göre. Yerinden edilmiş kişi çağı, kitlesel göç çağı. Sürgün iflah olmaz ölçüde seküler ve dayanılmaz ölçüde tarihsel bir şey, diye tanımlar Kış Ruhu’nda. İnsanlar tarafından başka insanlar için üretilmiştir. Tıpkı insanlar tarafından başka insanlar için üretilen ölüm gibi dünyevidir. Ancak ölümün nihai merhametini de sunmadan milyonlarca insanı geleneğin, ailenin ve coğrafyanın sunduğu nimetlerden koparan bir şeydir sürgün.

Yurtlarına dönme imkânları kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve ilgili kuruluşlarca üretilmiş numaralarla kodlanan mültecileri düşünmek gerekir diyen Said, gerçekliğin farkına varmak için, Filistinliler hakkında düşünmek, öznelliğin, sanatın ve acımanın sağladığı mütevazı sığınağı terk edip kitle siyasetinin aritmetik soyutlamalarına başvurmak gerektiğini vurguluyor.

Yüzümün rengini geri verin bana /…/ Hüzün malikânesinden bir kalıntı diye alın beni/’ diyen Filistinli şair Mahmud Derviş sürgünün ‘pathosu’nun insanın doğduğu ve kendisini ait hissettiği toprağın tatmin edici, emniyet telkin edici iklimiyle bağ kuramamakta yattığını ifade ediyor aslında. Dönüş hayali, gerçekleşmesi imkânsız bir rüya gibidir.

Göçler, sürgünler, hicretler her biri kendilerine has bir trajediyi taşımış olsalar da ortak bir paydada buluşurlar. İster metaforik isterse tarihsel bütün göçlerin, sürgünlerin ve hicretlerin ortak imgesi ‘ayrılık’tır. İnsan doğduğu, sularını içtiği, toprağında gezinerek yurt edindiği, bütün ilklerini içinde yaşadığı, yürüdüğü, uyuduğu, evlendiği, ağladığı, sevindiği coğrafyadan ayrılmakla bir hicran duygusu yüklenir. Ayrılık acısı ile dolar.

“Ben” dediğimiz şey insanın zaman ve mekân bütünlüğü içerisinde yaşamış olduğu tecrübelerden oluşur. Ali Şeriati’nin ifadesiyle “İnsan kendi varlık tarlasının işçisidir.” Bu tecrübi birikim zaman ve mekânla kayıtlıdır. Bu kayıt somut olarak kendisini yurt ve vatan imgeleriyle görünür kılar. Böylece insanın kendisini ait hissettiği topraklar onun “ben”liğinin bir parçasını oluşturur. Ait olduğu coğrafyadan, kültürden ayrılan insan, “ben”liğinin çok önemli bir parçasından ayrılmış olur. Bunun sadece kendisi -başka hiçbir zorlukla karşılaşılmamış olsa bile- yeteri derecede ıstırap verir.

Bu durumda insan için imgelemde yeni bir arayış başlar. Vatana ulaşamayınca onun imgesini tecrübe etmekle muhayyilesinde onu yaşatmaya koyulur. Mircea Eliade’e göre “Sürgün için vatan, konuşmaya devam ettiği dildir.” Çünkü kültürün en önemli unsurlarından olan dil onun yeni coğrafyası olur. Dil gibi, inançları, örfü de onun yeni evreni olup çıkar.

Fakat insan güçlü kalmak istiyorsa toprağa bağlanmamalıdır. Bu cümlemiz bir ölçüde ideolojik ve siyasaldır. Güçlü kalmak istemeyi herkese dayatabilir miyiz? Kendisini bir yere ait hisseden kişi elbette yolun başındadır daha. Her tarafı kendi vatanı sayan ise daha rahattır. Kendisini hiçbir toprağa bağlı saymayan, yurtsuz gibi hisseden insan ise güçlüdür. Bu satırlara Eliade ne derece katılır bilemeyiz. Ancak o, bir dinler tarihçisi olarak psikolojik ve antropolojik ilke ve gözlemlerle her sıradan insan için doğup, büyüdüğü yer olan, aidiyet duygusuyla kendisini bağlı hissettiği “vatan”dan ayrı düşmenin, ya da oraya bir daha dönememenin yarattığı derin psişik travmayı anlatıyor bizlere. Hiç de haksız sayılmadan!

Bütün bunlardan rahatsızlık duyan insan için de yazı bir sığınak olur. Kendisini yurtsuz hisseden kişi için yazı gerçek bir evrendir. Bunları yazmakla siyasal bir etki uyandırmak ister. Sesini duyurabilirse, sesini duyan olursa!

İnanç Atlasımızda Mülteci/Muhacir ve Hicret

Ben bu yazımda mülteci ve muhaciri eş anlamlı olarak kullandığımı öncelikle belirteyim. Bu anlamda biz mülteci Muhammed Nebi’nin ümmetiyiz. Halbuki bozulmuş algımız, vatancılık, misakçılık alışkanlıklarımız rahmet elçisi mülteci bir Nebi’yi kadastrocu zannetmemize sebep oluyor.

Her şeyden önce İslam Allah ile insan arasındaki saf ve tekil bir inanç ilkeleri bütünü değildir. İslam ed-din terkibinde ifadesini bulan bir yaşam biçimidir. Maddi ve manevi olanın çeşitli biçimlerde girift ve ayrılmaz bütünlüğünü ifade eder. Ferdi, toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel, edebi ve estetik tüm biçimleri birbirine bağlayan ve aralarında anlam birliği oluşturan bilgi, inanç ve amel bütünlüğü İslam’ın efradını cami ağyarını mani ifadesini oluşturur. Literal olarak vahiy Allah’ın nihai ve tamamlanmış mesajıdır. Nebevi Sünnet ile birlikte bu kelam manevi, etik, estetik ve toplumsal öğretilerin aktığı kaynağı ve onun pratik biçimini oluşturur. Bu hem bir ahlak öğretisi hem bir hukuki çerçeve hem adaletin kaynağı hem Müslümanlar arasında hem de Müslüman olmayanlarla Müslümanlar arasında adalete, merhamete ve barışa dayalı bir ilişkiler ağının ifadesidir.

Kur’ani öğreti bütün insanlara -inanan veya inanmayan ayrımı yapılmaksızın- sunulmuş bir armağandır. İnanç, kültür, etnik kimlik, sosyal statü, renk ve dil ayrımı yapmaksızın İslam, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın bütün insanlara bahşettiği hak ve haysiyetin korunmasını ister. Bu öncelikle Müslümanların üstlenmesi gereken bir görevdir. Buna duyarsız kalmak sadece insanlara karşı değil ama aynı zamanda Allah’a karşı da büyük bir saygısızlıktır.

Bunun en çarpıcı ifadesi Nisa Suresinin 75. ayetinde kendisini gösterir: “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip-veli gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen mustazaf-zaafa uğramış, zavallı- kadınlar, erkekler ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” Bu ayetle mazlumlar adına mücadele etmeyi gücü yerinde olanlara emreden Allah aynı zamanda pasif/edilgen kalarak zulme boyun eğip küçük düşürülmeye uğrayan kimseleri surenin 97. ayetinde şöyle uyarmaktadır: “Nefislerine zulmeden kimselere melekler canlarını alırken: ‘Ne işle meşguldünüz?’ dediler. Bunlar da: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik’ diye cevap verdiler. Melekler de ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!’ dediler.”Hicret edenlerin durumuna ilişkin Nahl Suresi 41-42. ayetlerde de Allah şu müjdeyi verir: “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.” Benzer ifadeler Allah yolunda hicret edip de ölüm kendisini bulanlar için Hacc Suresinin 58-59. ayetlerinde karşımıza çıkmaktadır. Allah da onları en güzel şekilde rızıklandıracak ve onları çok memnun olacakları makamlara eriştirecektir.

Bu ayetler hicret etmek zorunda kalan mültecilerle ilgili genel bir çerçeve oluşturur. Bunların yanında ikinci ve daha ayrıntılı bir çerçeveyi Tevbe Suresinde buluyoruz. Rabbimiz bu surenin hemen başında altıncı ayette şöyle buyuruyor: “Ve eğer müşriklerden (olsa bile) birisi senden koruma (اسْتَجَارَكَ) isterse, Allah’ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendisini güvende hissedeceği yere (مَأْمَنَهُ) ulaştır. Böyle yapmanız onların bilmeyen bir topluluk olmasından dolayıdır.”

Tevbe Suresinin bu altıncı ayetinde iki önemli kavram karşımıza çıkıyor; isticare ve emanİsticare birisinin komşuluğuna talip olmak demektir. Mecazi bir ifade olarak himayeyi talep etmek demektir. ‘Beni korumana al’ ifadesi ile dile getirebiliriz. Yine aynı kökten gelen icâre kelimesi de himaye sağlamayı ifade eder. Bu hem Arap geleneğinde önemli bir ritüel hem de İslam’ın maruf görüp devam ettirdiği önemli bir müessese olan ‘eman’ müessesesidir. Ayetin sonunda geçen ve eman kelimesinin kendisinden türetildiği me’mân da ‘kişinin kendisini güvende hissedeceği geçici sığınak veya ikametgâh’ anlamındadır. Bu kavramlar eman müessesesinin temelini oluşturmuş ve İslam tarihi boyunca hukukun temel meselelerinden birisi haline gelmiştir. Ayrıca devlet yöneticileri tarafından sadece mültecilere yönelik olarak da değil, tüccarlar, turistler, gezginler ve diplomatlara yönelik de işletilmiştir. Bu müessesenin işletilmesi sadece yönetici idarenin bir tasarrufu olarak da kalmamış, zamanın nüfuzlu kişileri, medreseleri, vakıfları da benzer uygulamalarla eman müessesesini işletmişlerdir.

Kendilerine himaye belgesi verilen kişi ‘müstemin’ olarak tanınmaktaydı. Bugün mülteci adıyla ifade ettiğimiz, tanımladığımız bu muhacir ve müstemin kişiler eman almış olmaları hasebiyle bir dizi hak ve imtiyazlara sahip olurlar. Bu haklar öncelikle himaye ve kişisel güvenlik hakkıdır. İcâre ve eman bu hakların ifadesidir. Bu haklar öyle ki bir defa verildikten sonra feshedilemez, geri alınamaz haklardır. Böylece bugün çokça tartışılan geri göndermeme (non-refoulement) ilkesini ortaya çıkarır. Eğer bir süre sonra müstemin kişi o İslami otoritenin geçerli olduğu sınırlar dışında bir yere gitmek isterse, sorumlu idare onu kendisini emin hissedeceği yere kadar götürmekle de görevli sayılmıştır. Bu Kur’ani emirden kaynaklanan ahlaki ve hukuki bir ilkedir. Bunlarla birlikte Daru’l-İslam’da mülteciler -Gayri Müslim tebaanın tüm üyelerinin yararlandığı tüm haklardan- kalıcı olarak çalışma, servet edinme, çocuklarını büyütme, eğitme, sağlık imkânlarından yararlanma, inancına göre yaşama haklarına da sahip olurlar.

Bu ayetleri bütünleyen bir ayet olarak Mühtehine Suresinin 8-9. ayetlerini de eklemek gerekir. Bu ayetlerde de Rabbimiz “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” buyurmuştur. Irkı, dini, dili, rengi, siyasi düşüncesi ve sosyal sınıfı ne olursa olsun yeryüzünde korku ile yurdundan, yuvasından ayrı düşmüş, takibata uğramak endişesiyle baş başa bulunan mültecilere de diğer insanlara olduğu gibi iyi davranmayı bu ayetler çerçevesinde bir erdem ve iyi mümin olmanın işareti sayabiliriz.

Hukuki Zemin ve Kavramlar

Mültecilik I.Dünya Savaşından bugüne kadar devam edegelen, II. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Soğuk Savaş Dönemi boyunca artışını katlayarak devam ettiren ve bugün artık dünyanın en önemli sorunlarından birisi haline gelmiş çok faktörlü ve çok sayıda ülkeyi etkileyen, uzun süre daha devam edeceği konusunda da fazla şüphelerin bulunmadığı bir insanlık sorunudur. Bu sorunla ilgili çalışmalar, hukuki tanımlamalar ve çözüm önerileri Birleşmiş Milletler (BM) ve özelde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) uhdesinde yürütülmektedir. Bu kuruma ilaveten ulusal ve uluslararası birçok kuruluş sorunun taraflarını ve çözümleyicilerini oluşturmaktadır.

Tarihsel birçok anlatıyı paylaşabileceğimiz arka planı ifade etmenin bu yazının sınırlarını fazlasıyla zorlayacağı düşüncesiyle hâlihazırda cari olan hukuki zemini ve gerçekliği ifade etmek gerekir. Mültecilerle ilgili ilk düzenleme 1951 tarihli ‘Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’dir. Sonraları yetersiz görülerek 1967 tarihli ‘Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Protokol’ ile yeni haline kavuşturulmuş metne göre ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yasadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıs”mültecidir.

1951 tarihi raslantısal değildir. Çünkü 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesinin anlamı savaş sonrası Avrupa’nın yeniden şekillenmesinde insan ve toprak paylaşımına hukuki bir gerekçe üretmekti. II. Dünya Savaşından sonra 40 milyon insan yer değiştirmiş ve7 milyon Avrupalı ülkesini terk ederek başka yerlere göçmüştü. Daha sonra kendi köyüne döndüğünde kendi ülkesine dönemeyenlerin sayısı da az değildi. Çünkü köyü artık eski ülkesinin değil komşu ülkenin köyü haline gelmişti.

“Sığınmacı” kavramı ise kendi ülkesini terk ederek üçüncü bir ülkeye gidip orada sığınma talebinde bulunan kişiyi ifade etmektedir. İltica talebi değerlendirme aşamasındadır. Bunun sonucunda iltica talebi kabul edilenler mülteci sıfatını almış olurlar. Bu durumda ilgilidevlet otoritelerinin, uluslararası ve iç hukuk kurallarını uygulayarak sığınma hakkını verdiği kimseler olurlar. Yani devletin taraf olduğu antlaşmaların kendisine özel statü ve hukuki koruma sağladığı kişiler “mülteci” (refugee), böyle bir sığınma hakkını ve korumayı talep eden; ancak henüz bu korumadan faydalanamayanlar “sığınma arayan kişiler” (asylum seeker, BM'ye göre displaced persons/ yer değiştirmiş kişiler) “sığınmacı” olarak ifade edilmektedir.

Kendisine mülteci statüsü tanınmamakla birlikte,sığınma hakkı arayan kişilere “yer değiştirmiş kişiler” (displaced persons); çeşitli baskılar sonucu bir ülkenin içerisinde yer değiştiren kişilere ise “ülkeiçerisinde yer değiştirmiş kişiler” (internally displaced persons) denilerek kavram karmaşasının önüne geçmeye çalışılmıştır. Bu tanımlamaların amacındaülkelerin her isteyene hemen her istediği hakkı vermek zorunda kalarak büyük yükümlülükler altına girmekten kaçınma düşüncesi yatar.

“Göçmen” ise ekonomik nedenlerle, daha iyi bir hayat standardıyakalayabilmek için vatandaşı olduğu devletin ülkesinden ayrılarak, birbaşka ülkeye göçen kişiye verilen addır. Göçmenler, sığınma hakkıarayanların aksine, kendi devletlerinin korumasından yararlanmaya devamederler ve bu yolculuğa gönüllü olarak çıkarlar. Göçmenleri kabul edendevletlerin, sığınma hakkında olduğu gibi, temel bir insan hakkındankaynaklanan sorumlulukları bulunmamaktadır.

Bunların dışında “vatansız” olarak ifade edilen ve hiçbir ülkenin hukuku altında vatandaş olarak kabul edilmeyen kimseler vardır. Doğup büyüdükleri daha önce tabiiyeti altında oldukları ülkelerin vatandaşlığından çıkarılmış ve yeni bir ülkenin vatandaşlığına kabul edilmemiş, kimliğini veya pasaportunu alamamış kimselerdir.

Her ne olursa olsun “muhacir” bir yerden başka bir yere çeşitli sebeplerden dolayı göç eden kişiyi anlatır. İslam fıkhına göre bir statü ifade eden bir kavramdır. Terim olarak da zulüm ve baskılar neticesinde yaşanamaz hale gelen bir diyarda mücadele imkânı da bulamamasından dolayı Allah için bütün imkânlarını geride bırakarak yeryüzünde bir ferahlık arayan kimseyi ifade eder. Muhacirlik de sonunda bir “ensar” olma durumunu gerekli kılar. Ensar ensarlığını muhacire borçludur.

Ülkelerindeki baskıdan hicret ederek bir ferahlama yurdu arayanlar basında sıkça “kaçak göçmen” şeklinde ifade edilmektedir. Zaten insanlar baskıdan kaçmaktadır. Uçak biletleri eşliğinde rezervasyonlu seyahate çıkmamaktadırlar. Bu tanımlama kendisinde bir aşağılama içermektedir. Evet, sınırlardan giriş baş vurusu gerçekleşmeden girenler mevcut durumda ‘kaçak göçmen’ tanımını teknik olarak alırlar ancak basında yaygın kullanımı bu kimselerin bir an önce sınır dışı edilmelerinin kapısını aralayan bir gerekçeye dönüşmektedir.

Mültecilik Sorunları

Öncelikle mülteciliği doğuran sebeplere baktığımızda en önemli sebebin devletler arası savaş olduğunu görüyoruz. 1970’li yıllardan 1990’lı yıllara kadar tutulan istatistiklere göre yaklaşık 35 milyon mültecinin yaklaşık 14 milyonu devletler arası savaş sebebiyle göç etmek zorunda kalmıştır. Arap-İsrail savaşlarının devam ettiği 20.yy’ın ikinci yarısında 30 yıl içerisinde başta ve en büyük nüfusu Filistin’den olmak üzere milyonlarca insan mülteci olmuştur. Afrika kıtasındaki çatışmalar bu göçlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi neticesinde başlayan Körfez Savaşında 5 milyon kişinin mülteci durumuna düştüğü kaydedilmiştir.1,5 milyon Kürt nüfus Türkiye ve İran’a göç etmiştir.

Mülteciliği doğuran ikinci önemli sebep etnik ve dinî çatışmalardır. Yukarıda zikrettiğimiz 1970-90 yılları arasında gerçekleşen 30 milyonluk göçün yaklaşık 10 milyonu bu çatışmalar sonucunda gerçekleşmiştir. Özellikle Afrika merkezli olmak üzere kabile ve ırk çatışmaları ön plana çıkmaktadır. Rohingya Müslümanlarının yaşadığı Burma’nın (Myanmar) Arakan vilayetinde bugün 1-1,5 milyon insan kaldığı tahmin edilmektedir. Budist rejimin dünyada eşi görülmemiş katliamları neticesinde bu nüfusun tahminen bir misli kadar nüfus dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış durumdadır. Arakanlı mültecilerin on binlercesi de Bengal körfezinin sularında boğulmuştur. Nasıl Akdeniz bir Kuzey Afrika mezarlığına dönüşmüşse Bengal körfezine bağlanan Naf nehri de Arakan mezarlığına dönüşmüştür. Ruanda bu konuda diğer önemli örnektir.

Çok kültürlü imparatorluklar çağından sonra ihdas edilen ulus devletlerin mono kültüre dayalı homojenleştirici faşist politikaları çatışmaların, katliamların ve göçlerin en önemli sebebini oluşturur.

Üçüncü bir sebep ise sınıfsal ve ideolojik nedenlere dayanan sivil çatışmalar olarak ifade edilmektedir. İlk iki sebep kadar olmasa da büyük insan göçlerine neden olmaktadır. Özellikle Angola, Kamboçya ve Laos gibi ülkelerde sivil çatışmalar neticesinde yüz binlerce insan ülkelerini terk etmiştir.

Bir diğer sebep baskıcı, otoriter ve faşist rejimlerin uygulamalarıdır. Çin Komünist Devrimi, Küba Devrimi, İspanya Franko rejimi, İran Devrimi gibi baskıcı otoriter rejimlerin bulunduğu ülkelerden milyonlarca insan göç etmiştir. Çin Komünist Devriminin akabinde 1966-1969 yılları arasında 2,5 milyona yakın kişinin Çin’i terk ettiği, Küba’da Castro rejimi ile birlikte 600 bin kişinin ülkeyi terk ettiği, Sovyetlerin Balkanlardaki Doğu Bloğu ülkelerini işgali neticesinde 300 bin kişinin ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı kaydedilmiştir.

Son olarak doğal afetler ve çevre sorunları neticesinde de mülteci göçlerinin olduğu gözlenmiştir. Örneğin 1980’lerde Afrika’daki kuraklık ve açlık neticesinde 2 milyon insanın evlerini terk etmek zorunda kaldıkları bilinmektedir.

Mültecilik durumunun oluşmasına sebebiyet veren bu durumlarla birlikte mülteciliğin başlaması ve devamında gelen süreç sorunları bulunmaktadır. Bu sorunlar ise insan kaçakçılarına ödenen yüksek miktarlı paralardan tutun da ekonomik, yasal, kültürel zorluklar ile birlikte gittikleri yerlerdeki işsizlik sorunları, geçim sıkıntıları, sağlık ve eğitim sorunları, yabancılık ve dil sorunları gibi birçok alana yayılan bir sorunlar yumağını oluşturur.

Mülteciliğin başlamasıyla, yani yola düşmekle birlikte sorunlar da başlar. Korku, endişe, sıcak, soğuk, açlık, saklanma, insan kaçakçılarından görülen kötü muameleler yanında çoğu kez ölümle yüzleşmek ve bu yüzleşmede birçok yol arkadaşını ya deniz sularının soğukluğuna terk etmekle ya da kapalı bir aracın içerisinde havasızlıktan boğulmakla yüz yüzedir mülteci. Her nefes alışında ölümü hisseder. Ölüm hissinin sürekli bir tedirginliğe dönüşü psikolojik sorunların temelini oluşturur. Ya kalıcı ya da çok uzun zaman etkilerini devam ettiren patolojiler bu insanların yakasını bırakmaz. Yola düşenlerin büyük bir kısmının kadın, çocuk ve yaşlılardan oluştuğunu düşündüğümüzde en çok korunmaya muhtaç bu insan kümelerinin yaşadığı trajedi tarifi imkânsız bir hal alır. Bunlar geliş sürecinde yaşanan sıkıntılardır.

Varılacak ülkeye geldikten sonra kalış süreci ile ilgili sorunlar başlar.  Bu sorunlar süre uzadıkça ağırlaşır. Eğitim, barınma, sağlık, iş imkânı gibi sorunlar yanında çeşitli kesimlerden yabancı muamelesi görerek aşağılanma, çocukların ve kadınların istismarına kadar birçok sorunla yüzleşirler.

Bu sorunların en önemlilerinden birisi çocukların eğitimidir. Yaşanılan zor şartlar eğitim imkânlarının yetersizliği ve eğitim imkânlarından yararlanamama bu insanların toplumsal olarak geleceklerini karartır. Bir neslin heba olmasına yol açar.

Geçici süre kaldıkları ve “sığınmacı” olarak ikamet ettikleri ülkeden üçüncü ülkelere “mülteci” olarak geçiş sürecinde de birçok sorun yaşarlar. Yeni bir ülke, yeni bir dil, yeni bir adaptasyon süreci, ikamet ve ceza ücretleri gibi birçok sorun hayatı onlar içim yaşanmaz hale getirir. Mülteci olarak kabul edilmeyenler insani gerekçelerle sığındıkları ülkelerde kalmalarına izin verilmiş olsa bile artık bu kimseler BMMYK’nın ilgi alanından çıkarlar. İkamet haklarının olmamamsı veya sürelerinin dolması durumunda sürekli yakalanmak ve sınır dışı edilmek endişesiyle yaşarlar. Bu durumda da insan ticareti ve çeşitli suç örgütlerine açık hale gelirler. Her halükarda korku ve ölüm en yakın yol arkadaşları olur.

Hukuki statülerini iyi bilmemekten ve dil sorunu yaşamaktan dolayı ikamet, başvuru, takip işlemlerini nasıl yapacaklarını bilemiyorlar, yanlarında çoğu kez olmayan kimliklerini ibraz etmekten mahrum olmaları da işlerini zorlaştırıyor.

Mülteciliğe bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar içerisinde insan kaçakçılığı ön plana çıkmıştır. 2000 yılında imzalanan ‘Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ ve ek diğer protokollerle Göçmen Kaçakçılığı tanımlanmıştır. Bu yolla büyük paralar kazanan şebekeler üzerinde kontrol ve engelleme çalışmaları yapmak amaçlanmıştır. Özellikle deniz yolu ile yapılan insan kaçakçılığında balıkçı tekneleri ya da havalı botlarla birçok insan gitmek istedikleri ülkeye varamadan ölümle yüzleşmektedirler.

Müslüman Dünyada Mültecilik Durumları

Dünyadaki mülteci hareketlerinin önemli bir kısmı Ortadoğu’da devam eden çatışma ve savaşlardan kaynaklanır. Ortadoğu ve ilişkili bölgelerde Afganistan’dan Filistin’e ve Irak’tan Somali’ye kadar Orta Asya ve Afrika’yı içine alan Müslüman coğrafyada cereyan eden mülteci hareketlerinin önemli bir kısmını da Irak ve Filistinli göçmenler oluşturmaktadır. Bugün bunlara Suriye eklenmiştir. 100 yıllık süre içerisinde 1948’de İsrail devletinin kurulup katliam ve cinayet şebekeleriyle insanları topraklarından sürmesi olaylarında Filistinli nüfusun 1/3’ü topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır. 1967 yılından sonra ise kalan nüfusun yarısı yaşadıkları bölgeyi terk etmişlerdir. Dünyada toplam 10 milyona yakın Filistinli olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yaklaşık 4 milyonu Batı Şeria ve Gazze’de, 1,3 milyonu İsrail yönetimi altında yaşamaktadır. Yarıya yakın nüfus ise Filistin dışında başta Ürdün olmak üzere dünyanın birçok ülkesine dağılmış durumdadır. Ürdün’de 1,8 milyon Filistinli olduğu kabul edilmektedir.

Ortadoğu’nun en acıklı göç hikayelerinin yaşandığı ikinci ülkesi Irak’tır. I. ve II. Körfez savaşları ve sonrasında Amerikan işgali ve yaşanan iç savaş dönemlerinde Ürdün, Türkiye, İran ve Mısır’a milyonlarca insan göç etmiştir. Bu ülkede yaşanan savaşlardan dolayı özellikle Kürtler yüz binlerle ifade edilen rakamlardaki sayılarla Türkiye’ye sığınmıştır.

Müslüman coğrafyanın önemli bir diğer mülteci hareketi yaşayan ülkesi Afganistan’dır. 1980 yılında başlayan Sovyet emperyalist işgali ve arkasından başlayan direniş hareketi sonucunda ve 11 Eylül hadiseleri akabinde başlayan Amerika’nın Afganistan’ı işgal harekatı neticesinde toplamda 2,5 milyona yakın insan İran’a hicret etmiştir.

Bu coğrafyalara ilaveten Çeçenistan’da Rusların vahşi işgal saldırıları neticesinde ülkelerini terk eden insanlar İnguşetya, Gürcistan, Azerbaycan, Dağıstan ve AB ülkelerine giderek yaşadıkları toprakları terk etmişlerdir. Çeçenistan tıpkı Doğu Türkistan gibi yardımların ulaştırılamadığı bir çember içerisindedir. Rusya Çeçenistan’ı ve diğer Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerini ölüme zorlamaktadır. Birinci ve ikinci Çeçen-Rus savaşlarında 300 binden fazla Çeçen ölmüştür. Bunların 42 bin kişisi çocuklardan oluşmaktadır.

Afrika Boynuzu olarak tabir edilen ve buradan başlamak üzere neredeyse tüm Afrika’yı kuşatan bir sorundur mültecilik ve göç hareketleri. Zimbabve’den Sierra Leona’ya, Somali’den Ruanda’ya, Liberya’dan Sudan’a, Çad ve Mali’ye, oradan Kuzey ve Batı Afrika sahillerine kadar bütün bir Afrika göç ve savaş dalgası altındadır. Bu onların kaderi değil yüzlerce yıl yaşanan ve hâlâ vesayetle devam ettirilen sömürge durumunun geride bıraktığı mirastır. 1960’da bağımsızlığına kavuşan Somali 1969 sosyalist darbeden günümüze kadar hem iç iktidar kavgalarıyla gelen darbeler hem de başta Etiyopya ve onun Batılı ortakları tarafından yapılan dış müdahalelerle mülteci hareketlerinin merkezi yerlerinden birisi olmuştur. Somalililerden çok farklı ülkelere sığınmış 450 bin civarında kişi olduğu tahmin ediliyor. Bunun dışında Etiyopya, Yemen, Cibuti ve Kenya Somalilerin sığındığı yakın ülkelerdir.

Kenya’da bulunan Dadaab kampı Türkiye’nin de geçici sürelerde sağlık hizmeti verdiği bir kamptır. 90 bin kapasiteli kampta 260 bin kişi kalmaktadır.2009 yılındaki göç dalgasında bu kampa ulaşmak için insanlar 800 km yolu 16 gün boyunca yürüyerek aşmak zorunda kalmışlardır. Kenya’da toplam 500 binin üzerinde Somalili bulunmaktadır. Yeni bir hayat için Avrupa’ya iltica başvurusu yapan Somalililerin toplamı 100 bini geçmektedir. 45 bin kişi İngiltere’ye sığınma başvurusunda bulunmuştur. Somali diasporası, Filistin, Arakan, Çeçenistan diasporaları ile birlikte en büyük diasporaları oluşturmaktadır.

Doğu Türkistan biryandan Komünist Çin zulmüdiğer taraftan güvenilmez Rusların politikaları arasında sürgünler yaşamış diğer bir mazlum coğrafyadır. 1949 yılında başlayan göç hareketleri günümüze kadar devam etmiştir. Türkiye’de 30 bin Doğu Türkistanlı Müslüman bulunurken Batı Türkistan’a göç eden Doğu Türkistanlı sayısının 50-100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Yazıda bahsettiğimiz Arakanlı Rohingya Müslümanlarının yarısı, yani 1,5 milyon Arakanlı başta Bangladeş (700 bin) olmak üzere, Arabistan (500 bin), Pakistan (200 bin), Tayland (115 bin), Hindistan (30 bin), Malezya (25 bin) gibi birçok ülkeye dağılmış durumdadır. Bunlar dünyanın gündeminde yok hükmündedir. Budist inancı Müslümanları bu ülkeden tamamen çıkarmayı dinî bir vazife saymaktadır.

Her biri ayrı bir yazının konusu olacak büyüklükte muhtevaya sahip daha birçok bölgede yaşanan mülteci sorunlarından belli başlı olanlarını aktarmakla yetinelim.

Türkiye’de Mültecilik Hukuku

Türkiye hukuk sistemi 1967 tarihli protokolü çekinceli olarak kabul etmiş ve birinci maddenin başına ekleme yaparak coğrafi sınırlamada bulunmuştur. Şöyle ki mülteci tanımının başına “Avrupa’da meydana gelen olaylar sebebiyle ...” ifadesini eklemiştir. Dolayısıyla mülteci olmanın birincil şartı Avrupalı olmak şeklinde tanımlanmıştır. Bu ifadeden arta kalan klasik BM mülteci tanımını ise sığınmacı tanımı olarak kabul etmiştir. Yani Avrupa’dan gelen ve mülteci nitelikleri taşıyanlar mülteci, Asya’dan, Afrika’dan gelenler her ne kadar mülteci vasfını hak ediyor olsalar da sığınmacı olarak tanımlanmıştır. Bu durumda da Türkiye’de sığınmacı olarak yaşayanlar üçüncü bir ülkeden iltica talebi kabul görene kadar makul bir süreliğine ikamet izni alabilmektedirler.

Türkiye devleti bu coğrafi çekincelerini Ortadoğu ve Asya bölgesindeki siyasi istikrarsızlığın sonucu doğacak mülteci akınının olası sonuçlarından en asgari düzeyde etkilenmek ve bu ülkelerden gelen kişilerin transit ülke durumundaki Türkiye’de kalacak olmalarının önüne geçmek düşüncesiyle koymuştur. Bir diğer neden ise Batılı ülkelerin Türkiye’yi tampon ülke olarak kullanma ihtimaline karşı tedbir almak şeklinde ifade edilmiştir.

Türkiye mültecilerle ilgili şartlı olarak imza attığı sözleşmeler dışında mevzuat olarak Bakanlar Kurulu kararıyla, 1994 tarihli ismi üç satırı bulan bir yönetmelik ve 2006 yılında 57 Nolu Genelge adıyla iki belge düzenlemiştir. Bu düzenlemelerle Türkiye dünyada Madagaskar ve Monako ile beraber “coğrafi sınırlama” uygulayan üç ülkeden birisi durumundadır. Bunların dışında Türkiye 2005 yılında İltica ve Göç Ulusal Eylem Planı hazırlamış ve gelen mülteci göçlerini düzenlemede nasıl bir yol haritası benimseyeceğini planlamıştır. Bu planda önemli ve samimi açılımlar yapılmıştır.

Türkiye’de mültecilerle ilgili sorunlar yemek, barınma, sağlık, eğitim gibi klasik sorunların yanında bahsedilmeye değer olan sorunlar mülteci yasasındaki bahsettiğimiz bu eksiklikler, iltica prosedürüne erişimdeki sorunlar, mülteci ve yabancıların tutulduğu merkezlerden kaynaklanan sorunlar ve en önemlisi de iltica başvurularının kabul edilmeyip mültecilerin sınır dışı edilmesi olaylarıdır. Özellikle halkı Müslüman ülkelerdeki baskıcı despotik rejimlerden kaçarak Türkiye’ye sığınan İslami kimlikli birçok kimsenin uluslararası hukukun önemli bir ilkesi olan “geri göndermeme” (non-refoulement) hiçe sayılarak ilgili veya ilgili yandaşı üçüncü ülkeye geri iadesi önemli bir sorun olarak karşımızdadır. Bu anlamda geri göndermelerin engellenmesinde sivil toplumun süreçleri takip etmesinin önemi oldukça fazladır.

Türkiye’de sığınmacılar, tanım çerçevesi tam olarak ifade edilemeyen “misafir” statüsünde hayatlarını sürdürmektedirler. Yüz binlerce kişi hukuki bir güvenceden yoksun bir şekilde yaşamaya çalışmaktadır. Türkiye bu misafirliğin son bulacağını ve insanların asıl olarak kendi memleketlerine dönerek hayatlarına devam edeceklerini politikasının ve söyleminin merkezine yerleştirmiştir. Bugünkü yönetici irade bu sığınmacılara insani olarak değer vermekte ve onları korumaktadır. Ancak herhangi bir yönetim değişikliğinde bu insanların akıbetlerinin ne olacağını kimse tahmin edemez. Bu “misafir” statüsü en bariz olarak sağlık ve eğitim alanında mültecilerin mahrumiyetine sebep olmaktadır. Örneğin hiçbir Kafkasyalı sığınmacısağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanamamaktadır. Bununla beraber Suriyeli sığınmacılar belirli düzeyde bir sağlık hizmetlerinden yararlanabilmektedir.

Türkiye özellikle Suriyeli sığınmacılara kapılarını açmakla birlikte kendi mevzuat çerçevesini aşan bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bu durumda “açık kapı politikası”na uygun şekilde, büyük fedakârlıklarla hem devlet ve ilgili kurumları hem de sivil toplum ve hayır kuruluşları bu insanlar için seferber oldu. Devletin bu politikasını “ikincil koruma” olarak tanımlamak mümkündür. 29 Nisan 2011 tarihinde Suriye’den ilk sığınmacı kafilesi Türkiye’ye geçiş yaptığı günden bugüne kadar bu beşinci yılda aynı duyarlı insani, vicdani ve tarihî politika devam ettirilmiştir. Bugün yaklaşık 22 çadır kentte yüz binlerce sığınmacı Türkiye devleti imkânlarıyla barınmaktadır. Toplamda ise 2 milyonu çok çok aşmış bir Suriyeli nüfus Türkiye’nin nerdeyse bütün illerine dağılmış bir şekilde bulunmaktadır.

Toplamda Türkiye’de AFAD’ın rakamlarıyla 2.079.000 biyometrik kayıtlı -kimlik bilgileri ve parmak izleri alınmış-Suriyeli bulunmaktadır. AFAD, Türkiye’nin açık kapı politikasının ve ihtiyaçların karşılanmasına yönelik hizmetlerin tehlike ortadan kalkıp güvenle geri dönme imkânlarının oluşmasına kadar devam edeceğini belirtmektedir. Yüzyılın bu en büyük dramı karşısında takınılan bu insani tavır her türlü takdiri hak etmektedir.

Türkiye Bakanlar Kurulu kararı ile 22 Ekim 2014’te Geçici Koruma Yönetmeliği yayınlamıştır. Bu yönetmelik maddelerince “geçici korumayı” her nasıl olursa olsun Türkiye’ye gelen ancak uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayan yabancılara sağlanan koruma olarak uygulamaya koymuştur. Buna göre Suriyeli sığınmacılara ülkelerine geri gönderme işlemi uygulanmamaktadır.

Trajediden Duyarsızlaşmaya Suriye

Georgia Agamben ve Zygmunt Bauman tarafından “istisnanın sıradanlaşması” olarak kavramsallaştırılan ve entelektüel çevrelerde dillendirilen olgu belki de kendi ifadesini en çok Suriye savaşı ve arkasından başlayan göç dalgasında bulur. İstisnanın gerçekleşmesi dikkat çekicidir. İstisnanın tekrarlanarak sıradanlaşması ise büyük bir duyarsızlık oluşturur. Vicdanları örtük, kulakları sağır, gözleri kör Batılılar ve halkı Müslüman olan ülkelerin büyük bir bölümü bu sıradanlığa teslim olmuş durumdadır.

Kulaklarınızı kapatırsanız kimyasal silahların, bombaların, uçakların seslerini duymazsınız. Gözlerinizi kapatırsanız öldürülen çocukları, açlıktan ve susuzluktan bir bitki gibi kuruyan ihtiyarların cesetlerini, tecavüze uğramış kadınların ve kızların alınlarından boncuk boncuk dökülen terleri görmezsiniz. Gazeteleri haberlere kapatırsanız katliam ve vahşetin boyutlarını kimseler duymaz. Suriye bugün tam da böyle bir manzara arz ediyor.

2013 yılı verilerine göre kayıtlı 23 milyona yakın nüfusa sahip Suriye’de 12 milyon kişinin yardıma muhtaç olduğu, bunlardan 7 milyonunun ülke içerisinde yer değiştiren, 5 milyonunun ise ülkeyi terk etmiş insanlardan oluştuğu göz önüne alınırsa Suriye gibi nüfusu az bir ülkedeki trajediye maruz kalan insan yüzdesinin ne kadar büyük olduğu ortaya çıkar.

Suriye’de savaştan önce hizmet veren 90 hastaneden 88’i yıkılmıştır. 35 bin hekimden 30 bini ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Savaş süresince 300 bin insanın hayatını kaybettiği ve bunların yaklaşık 50 bin kadarının çocuk olduğu tespit edilmiştir. 1,5 milyon insan yaralanmıştır. Ülkeyi terk eden insanlar başta Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak olmak üzere birçok ülkeye dağılmışlardır.

Suriyeli mülteciler Avrupa’nın 800 bin mülteciyi kabul edeceğini açıklamasından sonra tıpkı Afrikalı kardeşleri ve kaderdaşları gibi Akdeniz’in soğuk sularına açılarak Avrupa’ya geçmek için yollara düşmüşlerdir. Bu sırada Türkiye kıyılarına vuran bebek cesetleri vicdanını hiç kullanmamış temiz Avrupalılarda bir duygusallığa sebep olmuştur. Fotoğraflar üzerinden bir reklamı andıran duygusallık gösterilerinin yalancılığını anlamak için çok fazla çabaya gerek yoktur. Binlerce çocuk 2012 ve 2013 yıllarında kimyasal silahlarla, gazlarla derin bir ölüm uykusuna dalarken Avrupa’nın vicdanı derin bir Ortaçağ uykusundaydı. Yermük mülteci kampında Filistinli çocuklar kelimenin gerçek manasıyla açlıktan ve susuzluktan ölürken Avrupa vicdanı suratını cilalamakla meşguldü.

Bir vekalet savaşı altında İran, Amerikan, Rus emperyalizminin ağır baskısına direnen Suriye halkının sesine kimse kulak vermiyor. Ülkeyi bir harabeye çeviren alçak bir diktatörün kaderi milyonlarca insanın kaderini bastırmaktadır. I. Dünya Savaşı yıllarının yangınından kaçan on binlerce kişi, bugün Suriyeli mültecilerin botlarını kurduğu çetelerle batıran Yunanistan’dan çıkıp güvenli bir liman olarak Suriye topraklarına sığınmıştı. Kendileri de Kavimler Göçü diye isimlendirilen büyük göç dalgası sayesinde bugün yaşadıkları bölgelere yerleşen Macaristan (Hungaria/Hungarlar/Hunlar) Avrupa’ya yönelen mülteci dalgası karşısında sınırlarını hemen kapatmak yolunu seçmiş ve bu dalganın Avrupa’nın Hıristiyan köklerine yönelmiş bir tehdit olduğunu açıklamıştır.

Sorun aslında asırlardır sömürgeciliği aktif bir şekilde sürdürmüş Batılı insanın bir gün sömürdüğü ülkelerin insanlarını kendi kapısında bulmuş olmasıdır. ‘Efendi’nin evine girmeye çalışan bu ‘köle’ karşısında nazik, hümanist ve insan haklarına saygılı Batılı beyaz sadece çatal dilini göstermekle yetinmiştir. Evine girmeye çalışan bu yerliyi kabul etmemiştir. Göçmen karşıtı politika ile takınılan tavır klasik bir Batılı burjuva kapitalist tavrıdır. İnsanlar gitgide yersiz ve yurtsuzlaşmaktadır.

Bugün Türkiye’de 2,5 milyon Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Beşinci yılına giren savaşta Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı 80 bin civarındadır. 2,5 milyon fiilî sığınmacıyı barındıran Türkiye’ye karşılık tüm Batı ve Avrupa 800 bin kişiyi alabileceğini ifade etmektedir. Sonra ifade ettiği bu rakamdan bile çekinir hale gelmiştir.

Toplamda statü sahibi olarak Avrupa’da bulunan Suriyeli sığınmacı sayısı 200 bine ulaşmamaktadır. Kızılay Başkan Vekili Dr. Kerem Kınık’ın verdiği rakamlarla bugün Almanya’da 100 bin, Macaristan’da 54 bin, Bulgaristan’da 15 bin, İngiltere’de 7196, Fransa’da 6895, İsviçre’de 8683, Belçika’da 6394, İspanya’da 5554, İtalya’da 2143, Norveç’te 5210 ve Lüksemburg’da 241 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu rakamlar büyük oranda savaşın daha ilk yıllarında kendi imkânları ile bu ülkelere sığınan nispeten ekonomik ve sosyal durumları daha iyi kimseleri ifade etmektedir. Bütün Avrupa ülkelerindeki toplam rakam sadece Türkiye’de kamplarda (çadır kent demek daha doğru olur) misafir edilen insanların sayısına ulaşmamaktadır.

Bidayetten Nihayete

Bugün dünyada 60 milyon civarında mülteci vardır. Bu rakamda ifadesini bulan nüfus oranı dünyanın yirmi dördüncü nüfus büyüklüğüne sahip bir ülkesini ifade eder. Bu rakamın 13 milyonu 2014 yılında eklenmiştir. Dünyada tutulan istatistikler 2015 yılında yani bugünlerde günde 42 bin insanın göç durumunda olduğunu göstermektedir. BMMYK “Savaştaki Global Trendler 2014” raporunda artan çatışmalar ve zulümler neticesinde sığınma ve iltica taleplerinin 2014 yılında bu düzeylere ulaştığını belirtmiştir. Bu rapora göre en fazla mülteci gönderen ülkeler 4 milyona yakın bir rakamla (3,88 milyon) Suriye, Afganistan (2,59 milyon) ve Somali (1,11 milyon) şeklinde belirtilmiştir.

Bugün dünyadaki 60 milyon mülteci son bir yıl içerisinde %16 artış göstererek bu rakama ulaşmıştır. 10 yıl öncesine göre ise mülteci sayısı %60 oranında artmıştır. Bu çağ gerçekten bir mülteci çağıdır. Afganistan, Suriye, Sudan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti, Somali göçlerin en çok yaşandığı ülkelerdir. Bu göçler karşısında bireysel başvuru alan başlıca ülkeler ise Almanya, ABD, Güney Afrika Cumhuriyeti, Fransa ve İsveç’tir. Son 20 yıl içerisinde 30 bin insan Avrupa’ya göç yollarında can vermiştir.

Sosyal yaşantı tabiliği içerisinde insanlar doğarlar ve ölürler. Hergün insan doğar ve insan ölür. Asıl olan hayattır. Her ne kadar insanın doğması ve ölmesi sık karşılaşılan bir durum olsa da bir insanın hayatında istisnaları ifade eder. İstisnaları sıradanlaştıran bir katliam uygarlığı ile karşı karşıyayız. İnsanın öldürülmesi istisna iken bu sıradanlaştırılmıştır. Öldürülmesi karşılığında katilin hiçbir cezaya çarptırılmaması da sıradanlaştırılmıştır. İnsan zulümler karşısında çıplak ve savunmasızdır. Bu katliamlardan kurtulmayı başaranlar da istisnanın normlaştırıldığı mülteci kamplarında yaşamaya başlarlar. Bu tam anlamıyla bir trajedidir. Theodor W. Adorno “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak da barbarlıktır ve barbarlığın ne olduğunu söylemeyi kemirir.” demişti. Bugün dünya küresel bir Auschwitz kampına dönüşmüştür.

Kırk yaşımı geçmiş bulunuyorum ve bu manzaralar bir insan olarak ruhumu acıtıyor. Tuhaf bir şekilde ruhumda bir muhacirlik duygusu hissettiğimi söylersem ukalalık saymayınız. Bu kırk yılı aşkın sürenin her on yıllık dilimini ayrı bölgelerde yaşadım. Kendimi yurtsuz hissediyorum. Yurtsuzluk hissi bir yurt arayışını hep yedeğinde taşır. Ancak benim hissettiklerim mültecilerin, muhacirlerin, sürgünlerin yanında çok az şey ifade eder. Çünkü Said’in dediğini dikkatten kaçıramayız: “Sürgün üzerine konuşmak -yada benim yaptığım gibi yazmak- insana muteber gelebilir fakat onu yaşamak gerçekten çok acı vericidir.

İbn-i Haldun’a dönecek olursak; “coğrafya kaderdir.” Coğrafyanın taşıdığı şartlar takdirin oluşumuna katılır. Coğrafyanın kader olması kaderlerin de coğrafyalaşmasını beraberinde getiriyor. Belirli coğrafyalarda yaşamanın gerçekten bedeli oluyor. Yani yazgımız coğrafyamızın sosyolojik, kültürel, ekonomik, politik ve stratejik şartlarınca belirleniyor. Bu serapa coğrafyaya bağlı bir kader demek değil. Ancak coğrafyanın da kader olmadığı demek hiç değil. O halde coğrafyamızı savunmak kaderimizle ilgili müdahalede bulunmak ve tarihimizi savunmak demektir. Tarihimizi savunmak da inancımızı ve kendimizi savunmaktır.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum