1. YAZARLAR

  2. Muhsin Önal Mengüşoğlu

  3. Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -9
Muhsin Önal Mengüşoğlu

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -9

A+A-

“Her Eylem Yeniden Diriltir Beni”

Karanlığın aydınlığa değdiği bir vakitte, yeni bir güne uyanıyor; yepyeni umutların yeşerdiği bir hayata merhaba diyorum. Acılar ekiyorum ruhuma sonra, dipsiz sancılar çekiyorum...Tanyerinin kızıllığında güneşin doğuşunu düşlüyorum. Hiçbiri bana beni hatırlatmayan hayaller kuruyorum. Sessizce köşemde durup sessizliğin sesini dinliyor, kendimden kaçıp yalnızlığıma sığınıyorum. Sen’in adınla diriliyor, Sen’in kudretine boyun eğiyorum: Ey bağışlaması bol, rahmeti engin Rabbimiz, mallarını ve canlarını Sen’in yoluna adayan iman sahiplerinden dostluğunu esirgeme. Masum insanlara karşı kinle, nefretle, hasetle, adavetle diş bileyen, amansız zalimlerin şerrine karşı Sen’in inayetine sığınıyoruz. Bizi onların zulmünden koru. Zararları bize ulaşabilecek küfür ehlinin oyunlarını boz ve emellerini gerçekleştirmelerine fırsat verme.  “Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi” (Mümin, 18). Onlar şeytanın sözüne uymaktalar. Halbuki hesap gününde İblis onlara şöyle diyecek: “Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi (küfür ve isyana) çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.” (İbrahim, 22). Ne mutlu Sen’in yolunda yürüyenlere; ne mutlu Sen’in izini sürenlere... Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır.

Ayağa kalkıyor ve aynaya yöneliyorum. Yüzüme bakıyorum önce çektiğim sancıları görüyorum. Hezeyanlar, korkular ve bitmek bilmez çılgınlıklarla dolu şu son onbeş günü hatırlıyorum. Uzamış sakalımdaki beyazlıklar esmer tenime hiç yakışmıyor bunu farkediyorum. Sonra gözlerime değiyor gözlerim; manasını kavrayamadığım bir acının tutuklusu gözlerime...Birden içimi bir ürperti kaplıyor, heyecanlanıyorum. Televizyonu açsam iyi olacak diye düşünüyorum. Elim kumandayı arıyor, buluyorum. Türkiye’dekileri çağrıştıran basit dizilerle karşılaşıyorum önce...Ardından magazin ve müzik programlarına geliyor sıra...Birkaç haber kanalına rastlıyorum. Spor programlarıyla yolculuğumu bitiriyorum. Ülkede yaşanan hadiselerle ilgili herhangi bir habere şahit olamıyorum. Belli ki egemenler cebren ve hileyle iletişim kanallarını tıkamakta ve halkın bilinçlenmesini engellemekteler. Zihinleri bulandırarak, düşmanlığı körüklemekteler. Rabbin yasasını çiğneyip tuğyana sürüklenmekteler. Halbuki “azgınlık edip dünya hayatını ahirete tercih edene şüphesiz cehennem tek barınaktır” (Nâziât,38). “Onlar Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edip Allah’la peygamberleri arasını ayırmak isterler. İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır ve kâfirlere ağır bir azap hazırlanmıştır” (Nisâ, 151).

Direneceğiz Acılarına Ey Dünya

Otelden ayrıldığımızda saatlerimiz 11.05’i gösteriyor. Bir benzin istasyonunda 120 paund yani yaklaşık 30 tl ödeyerek arabamızın yağını değiştiriyoruz. Böylelikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın zenginlerinden olduğumuzu bir kez daha hatırlıyoruz. Zira 100 dolara 700 paund alıyor ve bu parayı harcaya harcaya bitiremiyoruz. Rotamız Mısır’da bir Yunan kültür merkezi oluşturmak isteyen Büyük İskender tarafından, Rodoslu mimar Dinokrates’in hazırladığı plana göre MÖ 332’de kurulan İskenderiye. Helenistik ve Semitik öğretilerin merkezi olan, tarih boyunca farklı kavim ve medeniyetlere ev sahipliği yapan, MS 45 yılında Aziz Markos’un rehberliğinde Hıristiyanlığı hak din kabul eden ve Yavuz Sultan Selim’in 1516’daki Mısır seferi sırasında fethedilerek Osmanlı topraklarına katılan bu kentin,  kadim bir geçmişe sahip olduğunu bilmek beni fazlasıyla heyecanlandırıyor.

Bugüne kadar Mısır’da dikkat çekici pek çok olaya şahit olduk. Anlamlamdırmakta güçlük yaşadığımız hadiselerle boğuşmak zorunda kaldık. Binlerce kilometre yol katettik, kâh ağladık; kâh güldük. Ancak hiçbirisi bizi karayollarındaki sürprizler kadar şaşırtmadı. Rotamız üzerindeki asfaltların neredeyse tamamı Türkiye’deki köy yollarını andıracak derecede bozuktu. Bakımsızlık ve ilgisizlik yolları adeta tarlaya dönüştürmüştü. Kahire-İskenderiye arasındaki duble yol hariç araba kullanırken hep istim üzerindeydik. Araçların bilhassa da güney bölgelerde geceleri far yakmaması, yolların dar ve virajlı olması, saatte 80 yahut 90 kilometrelik bir hızla ilerlerken birdenbire önünüze bir taş yahut kaya parçasının çıkması gibi hususlar bizi fazlasıyla sıkıntıya soktu. İşte yine o yollardan birindeyiz. Sınırdan İskenderiye’ye doğru her an herşeyle karşılaşabilme ihtimalini de göz önüne alarak ilerliyoruz. Ülkede hız tahdidi 90 km. Gerçi isteseniz de bu süratin üstüne çıkmanız mümkün değil. Dolayısıyla da insan eliyle tedbir almanın çok fazla manası yok. Zaten  yolculuğumuzun neredeyse yarısını arabada geçirdiğimiz Mısır’da bu konuda herhangi bir önleme de rastlamadık.

Al Alemein-İskenderiye arası yaklaşık 150 km. ve yol boyunca neredeyse hiç boşluk yok. Tıpkı Nil vadisinde olduğu gibi sürekli yerleşime şahit oluyoruz. Çok ciddi tesislerle karşılaşıyoruz. Marinalar, daire tipi evleri barındıran lüks binalar, tatil köyleri ve devesa oteller dikkatimizi fazlasıyla celbediyor. Belli ki bu bölge tamamiyle yazlıkçıların mekânı. Şatafat ve debdebenin haddi hesabı yok. Bir dilim ekmeğe muhtaç yığınların karşısında gününü gün edip dünyevi hırslarını tatmin etmeye çalışanların ülkesi Mısır. Gelişmemiş ülkelerin tamamının temel problemlerinden olan orta sınıf sorunu Mısır’da da kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Alt ve üst arasındaki uçurum bir hayli fazla. Hani yoksulların zengin hayatını görüp diş bilememesi hatta çıldırmaması neredeyse imkânsız. Toplumunun sınıfsal düzeyde bu derece kategorizasyona uğradığı bir ülkede diktatoryal bir egemenlik inşa edilmediği müddetçe kaos ve başıboşluğun nizam ve intizamı esareti altına alması da çok doğal. Dolayısıyla öncelik iktisadi manada düzeni sağlamak ve adaleti tesis etmekten geçiyor.

“Adalet Evrenin Ruhudur”

Yol boyunca tarım sahaları da mevcut. Bilhassa da incir ağaçları dikkatimi çekiyor. Büyük markaların benzinlikleri ve görünüş itibariyle yeterince lüks sayılabilecek dinlenme tesisleri bize eşlik ediyor. Radyoyu açıyor ve kulağımıza hoş gelecek bir ses, bir seda arıyoruz. O da ne! Türkçe haberlerle karşılaşıyoruz. Cızırtılı da olsa söylenenleri anlıyoruz. Ne tesadüftür ki spiker bayan halihazırda topraklarını arşınladığımız ülkedeki kargaşa ve çatışmalardan bahsediyor. Meydanlarda tansiyonun yükseldiğinden ve darbe iktidarının müdahale için fırsat kolladığından dem vuruyor. Aklıma nedense üstad Sezai Karakoç’un şu dizeleri geliyor: “Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır, Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır.” Şaşkınlığımı gidermem lazım. Kendi kendime soruyor ve cevaplıyorum: Bu radyonun Mısır’dan yayın yapıyor olma ihtimali var mı? Hiç sanmıyorum. Merakımı gideremeden yolumuza devam ediyoruz. Zaten bir müddet sonra da cızırtının şiddeti artıyor ve kulaklarımızda dayanılmaz bir gürültü başlıyor. Frekansı değiştiriyoruz.

İskenderiye’ye 50 km. kala Burj Al Arab’la karşılaşıyoruz. Burası adını Dubai’deki yedi yıldızlı yelken otelden almış bir yerleşim birimi. Yani taklit bir ürünle karşı karşıyayız. Tatil köyü havasındaki bu küçük beldede zevk ve sefahatin sınırı olmasa gerek ki kendisine böyle bir isim reva görülmüş. Bir kez daha Mısır’da toplumsal dengelerin ne derece sarsıldığına şahit oluyoruz. Halbuki adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın adıdır; zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır. Ve maalesef Mısır’da zulmün her türlüsü halkına huzur, güven ve asayiş vaad eden egemenlerce işleniyor. Neyse ki Allah hak, hukuk gözetmeyenlerin elbet bir gün hesap vereceklerini müjdeliyor: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır(Nisa, 135).

İzmir’in Mısır Şubesi İskenderiye

Ve nihayet İskenderiye’deyiz. Öncelikle dikkatimi kent girişindeki seyyar satıcılar çekiyor. İskenderiye’de çok sayıda insanın geçimini bu vasıtayla sağlamaya çalıştığı rahatlıkla anlaşılıyor. Tezgahlarda her türlü ürüne rastlıyoruz. Ama en çok da incirlere odaklanıyoruz. Belli ki bölgede incir üretimi bir hayli yaygın. Anlaşıldığı kadarıyla kentte ticari taksi olarak genellikle Lada marka otomobiller kullanılıyor. Çok az sayıda da Peugeot’un varlığından söz edebilirim. Taksilerin rengi tıpkı Türkiye’de olduğu gibi sarı. Tek fark standart bir tonun belirlenmemiş olması. Açıklı koyulu sarı renk araçlar yolları süslüyor. Mısır kentlerinin birçoğunda olduğu gibi burada da trafik kurallarına neredeyse hiç riayet edilmiyor: Kırmızı ışıkta beklenmiyor, kornalar sürekli çalıyor, sellektör kültürü devam ediyor ve gereksiz yere şerit ihlalleri yapılıyor. Kısacası trafikte müthiş bir keşmekeş yaşanıyor. Araba kullanmak adeta ipte yürümek kadar zor. Oldukça dikkatli olmalı, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamalıyız. Bu konuda en ufak bir hata başımıza çok ciddi sorunlar açabilir. Nitekim kaza yapmak an meselesi.

Şehir içinde toplu taşıma mevcut. Bu hizmet minibüs yahut otobüslerle gerçekleştiriliyor. Otobüsler genellikle uzun yıllar önce Türkiye’de de oldukça revaçta olan 303 hatta 302 model Mercedesler. Bununla birlikte toplu taşıma araçları için oldukça kasvet verici bir renk olan gri seçilmiş. Bu durum otobüsler için geçerli. Birçoğu beyaz olan minibüslerin rengi konusunda ise standart yok. Ne var ki plakalar tek tip.

Kentte konaklayacağımız süre konusunda kesin bir karara varmış değiliz. Bununla birlikte Mısır’ın ikinci büyük vilayeti olan ve yaklaşık 4,5 milyonluk bir nüfusa sahip İskenderiye’de gezip görülmesi gereken pek çok yer olduğunu biliyoruz. Ancak öncelikle tarihi kütüphane ile Bizans ve Osmanlı’dan kalan yapıları keşfetme niyetindeyiz. Fakat hedeflerimizi gerçekleştirebilmek için ivedilikle güvenli bir otel bulmalı ve oraya yerleşmeliyiz. Kentin farklı sokak ve caddelerinde dolaşarak sorunumuzu halledemeyeceğimizi anlayınca arayışımızı deniz kenarında sürdürmeye karar veriyoruz. Nitekim sahil boyunun daha emniyetli olacağı kanaatindeyiz. Bir iki yanılgının neticesinde denize ulaşıyoruz. Kordon boyunda bir müddet yol aldıktan sonra gözümüze kestirdiğimiz bir otelin önünde duruyor ve içeri giriyoruz. Resepsiyonda biri bayan diğeri erkek iki kişi görev yapıyor. Oda tutmak istediğimizi söyleyip fiyatları soruyoruz. Erkek olan bozuk İngilizcesiyle cevap veriyor: “Denize nazır odalar 300; arka tarafa bakanlar ise 250 paund.” Fiyat Türkiye ile mukayese edilemeyecek kadar cazip. Dört yıldızlı bir otelde hele bir de deniz manzaralı bir odaya sadece 75 tl ödeyecek olmak beni gülümsetiyor. Ne var ki tedbiri elden bırakmamalı ve odaları görmeliyiz. Bu talebimizi görevlilere iletiyoruz. Bu sefer tepki hanımefendiden geliyor. Kendisi bize anahtarları uzatıyor. Bu arada otele adım attığımızdan beri peşimizden ayrılmayan ve adeta bir sülük gibi yapışan bellboy’un hışmına uğramamak için ısrarlı taleplerine olumlu yanıt veriyor ve bize eşlik etmesine onay veriyoruz. Asansör oldukça süratli bir biçimde bizi 9. kata ulaştırıyor. Bu esnada nereli olduğumuzu resepsiyondaki diyaloglarımızdan öğrenen refikimiz bize Türkleri ne kadar sevdiğinden bahsediyor. Sempatik ve dostane tavırlar sergileyerek alacağı bahşişin miktarını arttıracağını düşünüyor. Halbuki bizi hiç tanımıyor. Sessizce biz bu numarayı yutmayız dostum demekten başka birşey gelmiyor elimden. Asansörden çıkıp sağa dönüyor ve bize tahsis edilen odaya yöneliyoruz. Kapıyı açar açmaz uçsuz bucaksız deniz manzarası bizi selamlıyor. Fransız pencerelere ve geniş bir balkona sahip olmak odaya bambaşka bir hava katmış. Kararımızı veriyoruz: Bu otelde konaklayacağız. Aşağıya inip, arabamızdan bavulları almak için dışarı çıkıyoruz. Bu arada bize eşlik eden görevliye bahşiş vermeyi de ihmal etmiyoruz. Tam işimizi bitirip otele yeniden girmek üzereyken yanımıza bir adam yaklaşıyor ve belirli bir ücret karşılığında arabamıza göz kulak olabileceğini bir başka değişle bekçilik yapabileceğini söylüyor. Şaşırıyoruz. Nasıl yani böylesine lüks bir otelin önünde bile arabamızı koruması için bir gözcü mü bulmalıyız? Hışımla otele giriyor ve soluğu resepsiyonda alıyoruz. Hemen kapının önündeki aracımızı işaret ederek başımıza gelenleri anlatıyoruz. Resepsiyondaki görevli bu hadiseye kayıtsız kalıyor. Sadece aracın güvende olduğunu belirterek artı bir önleme gerek olmadığını söylüyor. Muhatabımızın bu olayı garipsememesi yaşananlara alışık olduğunu gösteriyor. Neyse ki aklımız arabamızda olmakla birlikte tuhaf bir bahşiş koparma oyunundan kurtuluyoruz.

Eşyalarımızı odaya bırakıp kısa bir süre istirahat ettikten sonra kenti keşfetmek üzere düşürüyoruz yollara. Yaya olarak gezeceğiz. Zira İskenderiye’de en azından şimdilik kaos ve karmaşadan uzak bir hayat yaşanıyor. Sanki ülkede hiçbir hadise yokmuşçasına bir hava hakim. İnsanlar kendi halinde oradan oraya koşuşturuyorlar. Dükkanlar müşterilerini bekliyor, civardaki restaurantlar iftar hazırlıkları yapıyor. Nedense İskenderiye’yi İzmir’e benzetiyorum. Bulunduğumuz sahil bana İzmir’in meşhur kordon boyunu hatırlatıyor. Yalnız binalar bir hayli eski ve bakımsız. Pek çok yerde deniz kenarları ele geçmez değerde en lüks semtler iken, İskenderiye’de tam tersi bir manzaraya şahit oluyoruz. Sekiz on katlı yapıların neredeyse tamamı harabe görünümünde. Bir çoğunu terk edilmiş sanıyorsunuz. Ancak pencere veya balkonlara gerilmiş iplerde sallanan çamaşırları görünce yanıldığınızı anlıyorsunuz. Kimi zaman da camın arkasından gizlice başını uzatan bir hanımefendiye rastlayıp binada oturanlar olduğunu fark ediyorsunuz. Hedefimiz sahil boyunca turlamak. Denizden uzak mahallelere gitmeyi en azından şimdilik düşünmüyoruz. Acaba Osmanlı dönemine ait birşeyler yakalayabilir miyiz? Bunun peşindeyiz. Ayrıca tarihi İskenderiye Kütüphanesinin de sahil boyunda yer aldığı bilgisine sahibiz. Bir diğer mihenk noktamız da burası.

İskenderiye’nin Kalbindeki Tarih

Bu noktada bir nebze de olsa kentin tarihi dokusuna değinmekte yarar var. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki İskenderiye, sahildeki pek çok eski ve bakımsız yapıya rağmen son derece modern bir görünüme sahip. Ayrıca kentin silüeti Avrupa etkisiyle gerçekleştirilen yayılmanın sonucu olarak dama tahtası gibi dörtgen planlı bir krokiye göre tasarlanmış. Bu yönüyle de geleneksel İslam vilayetlerinden farklı bir görünüm taşıyor. Kentin odak noktasını Brukheion (Yunan), Rhakotis (Mısır), Regio Judaeorum (Yahudi) ve Faros antik mahalleleri oluşturuyor. 1952 yılına kadar Mehmet Ali Paşa adıyla anılan Tahrir Meydanı şehrin tam göbeğinde yer alıyor ve adeta İskenderiye’nin can damarını teşkil ediyor.  İngilizlerce yaptırılan Anglikan St. Mark Kilisesi, hukuk mahkemeleri ve başka görkemli binalar ise bu meydanı çevreliyor. Kentin ticaret ve alışveriş merkezleri meydanın güneydoğusunda yer alıyor. Kıyıyı takip eden el-Ceyş yani Ordu Caddesi ve doğu-batı doğrultusunda uzanan Hürriyet Caddesi İskenderiye’nin en önemli röper noktaları olarak kabul ediliyor.

“I Love Fenerbahçe”

Kentte kadın şoförlerin fazlalığı dikkatimi çekiyor. Çalışan kadınların sayısı da göz önüne alındığında Mısır’ın bu anlamda Türkiye’yi anımsattığı söylenebilir. Belli ki kadınlar hayatın içinde ve rahat bir hareket alanına sahipler. Tıpkı Luksor’da olduğu gibi burada da çok sayıda fayton görüyoruz. Bununla birlikte sahiplerinin saldırganca bir tutum sergileyerek peşimize düşmemeleri bizi şaşırtıyor...Halbuki bu faytonlar turistleri sahil boyunca gezdirmek için kullanılıyor olmalılar. İskenderiye, kıyı boyunca dizilen restaurantları, sömürge döneminden kalma binaları, otelleri, palmiyeleri, yürüyüş parkurları ve parklarıyla canlı ve renkli bir şehir. Kanaatimce bugüne kadar gezdiğim Mısır kentleri içerisinde en güzeli. İskenderiye’yi imkânım olsa bir müddet yaşamayı bile düşünecek kadar beğendiğimi söyleyebilirim.

Bir yandan anlamsız hayaller kurarken diğer yandan da yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Kısa bir süre sonra üzerine Fenerbahçe forması geçirmiş bir gence rastlıyoruz. Fotoğrafını çekme talebimizi geri çevirmiyor. Kendisi iki yıl önce Türkiye’de bulunmuş. Bir çeşit dans veya yerel folklör gösterisi yapan bir gruba üyeymiş. Bu vesileyle İstanbul ve Antalya’yı görme fırsatını yakalamış. Türkiye’yi ve özellikle de Fenerbahçe’yi çok sevdiğini söylüyor. Bu arada Galatasarayı da tanıdığından bahsediyor. Oldukça sıcak ve samimi bir ortamda gerçekleşen sohbetin ardından yola devam ediyoruz. Malum Mısır olaylar ülkesi buna bağlı olarak bir de trafik kazasına şahit oluyoruz. Yola büyük bir sünger yatak düşmüş. Öndeki araba ona çarpmamak için ani fren yapınca arkadan gelen duramıyor ve kaza gerçekleşiyor. Neyse ki sürücüler arasında çok ciddi bir gürültü patırtı olmuyor. Ancak mesele Arabistan’daki kadar yumuşak bir geçişle de kapatılmıyor. Sonrasında ne olacak? Muhtemelen polis gelecek. Merakımızı celbeden husus ise koskocaman yatağın böylesine işlek bir yolda ne işi olduğu...

Uzun bir yürüyüşün ardından nihayet ilk hedef noktamıza ulaşıyoruz: İskenderiye Kütüphanesinin önündeyiz. Tarihi bina halihazırda modern bir görünüme kavuşturulmuş. Fakat çalışma saatlerinin sabah 10 ile öğleden sonra 2 arasında olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğruyoruz. Anlaşıldı kütüphaneyi gezme işini yarına bırakacağız. Hedeflerimizden belki de en önemlisini erteleyerek yolumuza devam ediyoruz. Aslında muhteşem bir şehirdeyiz. Zira her yer, her bina tarih kokuyor. Hele bir de bu hususu bir tarihçi gözüyle değerlendirdiğinizde şahit olduklarınız daha da bir anlam kazanıyor. Gezimiz süresince Osmanlı dönemine ait birçok yapıya rastlıyoruz. Bununla birlikte sömürge döneminden kalma binaların sayısı da bir hayli fazla. Bu karışım kente bambaşka bir görünüm ve gizem katıyor. Şehrin her caddesi, her sokağı adeta tarihsel bir panorama sunuyor.

İskenderiye’de aynı zamanda hemen sahilin arka caddesinden geçen hafif raylı metro yani tramvay sistemi de mevcut. Doğrusu tramvay yolunun ne uzunlukta olduğunu ve bu hizmetin nerelere kadar ulaştığını bilmiyoruz ama toplu taşımada çok kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği kesin. Ve nihayet yürüyüşümüz bizi sahilin sonuna ulaştırıyor. Burada bizi Memlüklüler’den kalma Kayıtbay Kalesi karşılıyor. 1477'de Sultan Kayıtbay tarafından bir zamanlar dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen İskenderiye Feneri'nin bulunduğu yere inşa ettirilmiş olan kalenin yapımında fenerden kalan taşlar kullanılmış. Kale 1882 yılındaki İngiliz bombardımanında ciddi hasar görmüş ve içindeki küçük caminin minaresi yıkılmış. Kalenin hemen yanıbaşındaki sokakta askeri tesislerin bulunması beni endişelendiriyor. Nedense fotoğraf çekerken dikkatli olmam gerektiği hissiyatına kapılıyorum. Bu arada kalenin kapalı olması ve içine girememek acı verici bir durum. Bulunduğumuz sokakta aynı zamanda Deniz Araştırmaları ve Fen Fakültesi var. Bir de akvaryum binası mevcut.

“Zulmü Alkışlayamam, Zalimi Asla Sevemem”

Ve nihayet dönüş yolundayız. Bir cami bulup ikindi namazını kılmalıyız. Sahilden içeri doğru giriyor ve gördüğümüz ilk camiye dalıyoruz. Namazdan hemen sonra oniki onüç yaşlarında iki kız çocuğu yanımıza sokuluyor. Yoldaşım onlarla koyu bir sohbet içerisinde. Konuşmalar daha çok Mısır’daki eğitim sistemi, Arapça ve Türkiye üzerine. Kızlardan birinin adı Hacer. Diğerinin ki  ise Züleyha. Beni en çok medeni cesaretleri etkiliyor. Kısa bir muhabbetin ardından kendilerine veda edip yeniden yola koyuluyoruz. Kentte çok sayıda evsiz ve dilenci var. Metropollerin kaderi olan bu durum İskenderiye’de daha da dikkat çekici bir hâl alıyor. Sahilde kızlarla erkeklerin flörtüne şahit oluyoruz. Genç çiftler kordon boyunca muhabbet ederek birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. Ama bunlar öylesine masumane arkadaşlıklar ki ne gözler ne de eller birbirine değmiyor. Mahrem ölçütler büyük oranda korunmaya çalışılıyor.

Zaman ilerliyor, saatler iftar vaktini gösteriyor. Öncelikle bir cami bulmalı ve akşam namazını kılmalıyız. Ardından da bir restauranta sığınmalıyız. Neyse ki cami için çok fazla arayışa girmemize gerek kalmıyor. Bu mescitte de Mısır’da pek çok yerde uygulana gelen bir hususa şahit oluyoruz: Abdesthaneye ayakkabı ile giremiyoruz. Terlik kullanmak zorundayız. Aslında bu güzel bir durum. Cami bir hayli kalabalık. Namazın ardından hurma, su, farklı içecekler ve ufak tefek yiyeceklerle iftarlar açılıyor. Elbette ki bizim payımıza da birşeyler düşüyor. Sıra kendimize uygun bir restaurant bulmaya geliyor. Kısa bir süre sonra bu sorunu da hallediyoruz. Mekânın adı Portofius. Oldukça zevkli bir biçimde döşenmiş olan restaurantta sigara içilen ve içilmeyen bölümler birbirinden ayrılmış. Bugüne kadar Mısır’da tattığımız lezzetlerin damak tadıma uyduğunu söyleyebilirim. Ülkede bilhassa da çorbalar ve et yemekleri konusunda Türkiye’yi aratmayacak bir lezzet ve çeşitlilik mevcut. Tek sıkıntı yemeklerin çok geç hazırlanıyor olması. Biz bugüne kadar öğünlerimizi genellikle kaldığımız otellerde geçirdik. Son derece zengin menülere sahip bu otellerde yeterli sayıda turistin bulunmaması doğal olarak çeşitliliği azaltmış. Ne var ki garsonlar müşteriyi kaçırmamak için talep ettiğiniz her türlü yiyeceğin var olduğunu söylüyorlar. Halbuki pek çok ürün hazırda bulunmuyor ve sıfırdan pişiriliyor. Dolayısıyla da çok uzun bir süre beklemek zorunda kalabiliyorsunuz. Hatta bir keresinde iki saatten fazla beklediğimizi söyleyebilirim. Neyse ki bu sefer benzer sahnelere şahit olmuyoruz. Siparişimiz çok kısa bir süre sonra önümüze geliyor.

Karnımızı doyurup lokantadan çıkıyoruz. Duvarlarda Mursi aleyhtarı sloganlar dikkatimi çekiyor. Çoğunluğu ingilizce olan bu ifadelerin birleştiği bir nokta var ki o da özgürlük talepleri. Devrik liderin resimlerinin üzerine çarpı atılarak adeta nefret kusulmuş. Elbette ki bu durum bizi şaşırtmıyor. Nitekim Mısır’da hak ve hukuku ilke edinip adaleti tesis etme uğraşısı verenlerin karşısında zulmü öncelleyen ve müstekbirlere biat eden kimselerin bulunması çok normal bir durum. Burada önemli olan bizim nerede durduğumuz ve olayları nasıl değerlendirdiğimiz. Zira insan, önce kendini tanımalı, hep kemal yolunda olmalı ve sonra o hâlini muhafaza etmeye çalışmalıdır. Diğer taraftan  darbenin fitilinin İskenderiye’den ateşlendiği göz önüne alındığında bu manzara daha da anlam kazanıyor.

Yürüyüşümüzü devam ettiriyor ve nihayet otele ulaşıyoruz. Kapıdaki polis dikkatimi çekiyor. Acaba bizim için mi geldi diye düşünüp gülümsüyorum. Odaya çıkıyoruz. Yarın kütüphaneyi ziyaret edip piramitlerin başkenti, darbenin merkezi ve direnişin kalesi Kahire'ye doğru hareket edeceğiz. Rabbim bizlerin ve tüm inananların yardımcısı olsun.

(Devam edecek).

YAZIYA YORUM KAT