Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -6

15.08.2013 00:22

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Rüşvet Yok Bahşiş Var

Sabah 07.30’da uyanıyoruz. Uzun süredir ilk defa böyle erken kalkıyoruz. Aslında bu bilinçli bir tercih. Zira öğleye kadar Luksor gezimizi tamamlayıp Libya sınırına hareket etme niyetindeyiz. Akşama sınırda olmayı planlıyoruz. Bizi tedirgin eden tek bir husus var ki o da benzin sıkıntısı. Bu, Mısır gezimizle alakalı planlarımızı tersine çeviren önemli bir sorun. Nitekim iki gün öncesine kadar daha güneye: Asvan’a inmeyi amaçlıyorken benzin bulamama korkusu ile bu kararımızdan vazgeçiyoruz.

Hazırlıklarımızı tamamlayıp lobiye iniyoruz. Otel sahibine benzin bulup bulamayacağımızı soruyoruz. Bugün için bunun mümkün olmadığını söylüyor. Kendisi ayrıca bundan sonraki planımızın ne olduğunu merak ediyor. Normal şartlarda Asvan’a gitmek istediğimizi ancak sıkıntıların bizi caydırdığını ifade ediyoruz. Bize bir teklifte bulunuyor. Bu bölgeye trenle ulaşabileceğimizi söylüyor. Böylece en az iki gün kazanacağımızı ve bu zaman zarfında da Luksor’un benzine kavuşacağını beyan ediyor. Trenin saatini soruyoruz. “Sabah 07.30 ve 10.00’da iki farklı sefer var” diyerek cevap veriyor. Bu teklifi düşüneceğiz. Dışarı çıkıyoruz. Öncelikle stoğumuzdaki 25 litrelik benzini depomuza boşaltıyoruz. Etrafta; duvar diplerinde Ramazanın rehavetiyle pinekleyen kimseler meraklı gözlerle olan biteni anlamlandırmaya çalışıyorlar.

İşimizi bitiriyoruz. Nihai kararımız yolculuğa arabamızla devam etmek yönünde. Yani Asvan’a gitme fikrinden kesin olarak vazgeçiyoruz. Bu da demek oluyor ki bir kez daha gerginliğin yoğun olarak yaşandığı bölgelere yani Kuzey’e doğru yolculuk yapacağız. İnternet ve elimizdeki haritalar vasıtasıyla Kahire ve İskenderiye’ye uğramadan sınıra ulaşmanın  yollarını araştırıyoruz. Çabalarımız neticesinde bizi sınıra götürecek iki farklı yol tespit ediyoruz. Bunlardan birincisini kullanırsak Kahire ve İskenderiye’ye girmeden, çölün ortasından hedeflediğimiz noktaya ulaşabiliriz. İkincisinde ise her ne kadar İskenderiye’yi görmeyecek olsak da Kahire’nin dış mahallerine uğramak zorundayız. Aslında ilk seçenek cazip gibi duruyor. Ne var ki diğerinden 935 kilometre daha uzun. Ayrıca bu rota üzerinde neredeyse hiçbir yerleşim birimi yok. Tamamen çölde seyahat etmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla benzin konusunda ciddi risklerin bulunduğu bir ülkede alternatiflerden birincisini tercih etmek pek işimize gelmiyor. Kısa bir beyin fırtınasının ardından ikinci seçeneğe meylediyoruz. Bir başka değişle tamamen varsayımlar üzerine hareket ettiğimiz düşünüldüğünde daha hızlı yol alabileceğimiz bir rotayı kullanmanın daha makul olduğu sonucuna varıyoruz.

Saatime bakıyorum: 08.20...Otele borcumuzu ödeyip yola düşmeliyiz. Öyle de yapıyoruz. Mısır son derece ucuz bir ülke. Bunu harcama yaptığınız her alanda hissediyorsunuz. Mesela Türkiye ile mukayese edildiğinde çok iyi bir otelde % 75 oranında daha az ödeme yaparak konaklayabiliyorsunuz. Benzer şeyleri yiyecek, içecek, giyecek ve ulaşım gibi hususlar için de söylemek mümkün. Üstelik bu, bugüne has bir durum da değil. Nitekim kargaşa ve kaosun olmadığı; turistlerin en yoğun bir biçimde ülkeyi ziyaret ettikleri dönemlerde de fiyatların neredeyse bu seviyelerde olduğunu her ağızdan işitiyoruz.

Nihayet yoldayız. Öncelikle Luksor ve Karnak tapınaklarını ziyaret edeceğiz. Bunun için de karşı kıyıya yani ‘West Bank’a geçmemiz gerekiyor. Klimayı açmıyoruz. Zira klimanın benzin tüketimini ciddi miktarda arttırdığını biliyoruz. Depomuzdaki yakıtla Sohag’a kadar sıkıntısız yolculuk yapabileceğimizi düşünüyoruz. Halihazırda bu kente olan mesafemiz yaklaşık 200 km. Yolda gözümüz sürekli benzinliklerde ama bir türlü bizi sevindirecek bir sahneye şahit olamıyoruz. Benzinlikler ekseriyetle terk edilmiş durumda. Faal olanların ise önünde uzun kuyruklar var. Sabırla ve hiç üşenmeden rastladığımız her istasyon yetkilisine benzin olup olmadığını soruyoruz. Sürekli aynı cevabı alıyoruz: “İleride, yol üstünde bulabilirsiniz.” İnanmak ve ümitvar olmak zorundayız.

Yaklaşık kırkbeş dakikalık bir yolculuğun ardından asma bir köprü vasıtasıyla karşı kıyıya geçiyoruz. Kentin bu yakası biraz daha temiz ve düzenli. Gözüme büyük oteller ve çok sayıda banka çarpıyor. Bununla birlikte modern tarzda dizayn edilmiş dükkânların, düzen ve temizlik açısından beni şaşırtacak derecede iyi durumda olduklarını fark ediyorum. Etrafta yabancılara ait lezzetlerin tadılabileceği pekçok restaurant var. Ancak Ramazan olması ve turist bulunmaması hasebiyle neredeyse tamamı kapalı.

Önceliğimiz Luksor tapınakları. Tarihi kalıntıların kent içerisinde, Nil kıyısında yer aldığını biliyoruz. Bu nedenle arabayı müsait bir yere park ediyor ve yola yürüyerek devam ediyoruz. Gündüz olması nedeniyle çok tedirgin değiliz. Nitekim bir kaç ufak sataşma dışında ciddi bir tehdite maruz kalmıyoruz. Ve nihayet yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüşün ardından tapınağa ulaşıyoruz. Luksor, dünyanın en büyük açık hava müzesi olarak adlandırılıyor. Kenti keşfettikçe bunun gerekçelerini daha iyi anlıyoruz. Nitekim pek çok cadde ve sokakta adeta tarih kitaplarının yaprakları arasında dolaşıyormuşçasına bir hissiyata kapılıyorsunuz.

Tapınağa girmeden önce hemen yanıbaşındaki camiyi ziyaret ediyoruz. Mescit 13. yy.’da inşa edilmiş. Ne var ki zamanla ciddi restorasyonlara uğramış ve tarihi kimliğini kaybetmiş. Avluda bizi cemaat mensubu oldukları her hallerinden belli yaşlı amcalar karşılıyor. İçlerinden bir tanesi talep etmememize karşın bize mihmandarlık yapma uğraşısında. Başımıza gelebilecekleri az çok kestirebildiğimiz için kendisine pek sıcak davranmıyoruz. Ama amcamız sabırlı. Cami içerisinde kime ait olduğunu tespit edemediğimiz iki tane türbe var. Bu arada yaşlı adam bizi ısrarla bir yerlere sürüklemeye çalışıyor. Çok istekli olmasak da kendisini takip ediyoruz. Takibimiz sonucunda mescidin arka avlusuna çıkıyoruz. Manzara olağanüstü ve son derece şaşırtıcı. Bu sayede antik Mısır mimarisinin en görkemli eserleri arasında yer alan ve Nil kıyısını adeta bir ziynet gibi süsleyen Luksor tapınağına yaklaşık 20 metre yükseklikten bakabilme imkânını elde ediyoruz. Yeni Krallık döneminin IX. Firavunu III. Amenhotep tarafından, Eski Mısır Tanrılarının en büyüğü Amon-Ra adına, M.Ö. XIV. yy’da inşa ettirilmiş bu tarih abidesine böylesine bir mevkiden bakma şansını yakalamak bizi mutlu ediyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Bu sayede tapınağın içine girmemize de gerek kalmıyor. Zamanımızın kısıtlı olduğu göz önüne alındığında bu bizim için çok cazip bir durum. İşimiz bitiyor, camiden ayrılmak üzereyiz. Oldukça şaşırtıcı bir duruma şahit oluyoruz: Hayret! Yaşlı adam bizden para istemiyor. Böylesine bir muameleye maruz kalmadığımız için kendisine gönül rahatlığıyla 10’ar paund veriyor ve mescidi terk ediyoruz.

Turiste Herşey Mübah

Sırada Karnak var. Luksor’un 2,5 km. kuzeyinde bulunan tapınağın yapımının 2000 yıldan fazla sürdüğünü biliyoruz. Yaklaşık 100 dönümlük alana yayılmış olan kompleksin süsleme sanatı, kabartmadan çok kazıma yolu ile gerçekleştirilmiş. Geniş bir salon üzerine kurulmuş tapınakta 134 adet sütun bulunmakta. Bununla birlikte 8000 adet adak taşı, 450 heykel ve 10’a yakın sfenks bu salonu süslemekte. Dünyadaki en büyük antik dini mekân olan Karnak, adeta büyük bir açık hava müzesi konumunda. Muhtemeldir ki Kahire’deki Giza Piramitleri hariç tutulursa, Mısır’da en çok ziyaret edilen bölge de burası. Aslında tapınağa yürüyerek gitmek mümkün ancak vakit darlığı, güvenlik problemi ve daha da önemlisi aşırı sıcak hava bizi bu planı uygulamaktan alıkoyuyor.

Yeniden arabamızdayız. Saat 11.00 civarında Karnak’a ulaşıyoruz. Döneminin en önemli kentlerinden olan Waset’in Tanrısı Amon’a adanmış olan tapınağı gezmek öyle kolay değil. Nitekim öncelikle kapıda sizi karşılama hazırlığı yapan aç kurtlar ekibini atlatmanız gerekiyor. İlk muhatabımız bizi İtalyan zanneden kırklı yaşlarda bir Mısırlı. Kısa bir mücadelenin ardından onu ekarte etmeyi başarıyoruz. Sırada otuzlu yaşlarda başka bir genç adam var. Bu seferki hasmımız biraz daha zorlu. Sıkı bir mücadele halindeyiz. İlk olarak elindeki küçük heykelleri pazarlamaya çalışıyor. Ama bu, bir alışveriş sahnesinden çok gasp senaryosunu anımsatıyor. Bu konuda başarılı olamayacağını anlayınca bize aşikâr bir biçimde uyuşturucu teklif ediyor. Bu ne demek oluyor şimdi diye düşünüyor ve ürperiyoruz. Sabredip istifimizi bozmamalıyız. Ancak genç adam bir hayli dirençli; bıkıp usanmaya niyeti yok. Hatta davranışlarından çekindiğimizi düşünüyor olmalı ki bir ara elini cebime atıyor. Elbette ki bu tavrını karşılıksız bırakmıyorum. Aramızda itişmeler başlıyor. Benimle yenişemeyeceğini anlayınca yoldaşıma yöneliyor. Benzer sahnelere bir kez daha şahit oluyoruz. Tüm bu hadiseler cereyan ederken yürüyüşümüzü sürdürüyoruz ve neyse ki biletleri temin edeceğimiz gişeye ulaşıyoruz.

Burada yeni bir sorunla yüzleşiyoruz. Gezi için 160 paund ödememiz gerekiyor. Bozuğum olmadığı için görevliye 200 paund uzatıyorum. Adam para üstünü vermek istemiyor. Neden böyle davrandığını öğrenmek istiyorum. Geriye kalan miktarın hizmet bedeli olarak kendisinde kalması gerektiğini söylüyor. Görevli güpegündüz bizi gasp etmeye çalışıyor. Üstelik de buna meşru bir kılıf uydurmaya çalışıyor. Çok sert bir çıkışla buna hakkı olmadığını söylüyor ve para üstünü talep ediyorum. Israrlarım işe yarıyor ve ben kazanıyorum.

Moralimiz bir hayli bozuk. Adeta bir korku filminin figuranları gibiyiz. Sanki bize bir senaryo çizilmiş ve rolümüzü oynamamız isteniyor. Ama yılmayacağız. Kararlıyız. Yolumuzdan dönmeye hiç niyetimiz yok. Tapınağa giriyoruz. İçeride bizi başka sorunlar bekliyor. Mısır dahilinde hemen her tarihi mekânda yaşadığımız sıkıntılarla burada da yüzleşiyoruz. Mihmandarlık rolüne bürünmüş Mısırlılar attığımız her adımı takip ediyor ve peşimize takılıyor. Çok güç şartlarda gezimizi tamamlamaya çalışıyoruz. Mısır Tanrıları’ndan Amon’un yolundan yürüyen rahiplerin “cennetin en büyüğü; dünyanın en eskisi” diyerek her gün ilahiler okuduğu bu tarih abidesinde şahit olduklarımıza artık hiç şaşırmıyoruz. Ne var ki ülkenin yürekler acısı hali bizi kahrediyor. Şimdilik elimizden şahit olduklarımıza üzülmekten başka birşey gelmiyor.

Saat 12 sularında tapınaktan ayrılıyoruz. Gişede peşimizi bırakmış olan genç adam bir kez daha karşımıza dikiliyor. Üstelik bu sefer yalnız da değil. Yanında bir dostu da var. Bildik hadiseler tekrar yaşanıyor. Bize uyuşturucu pazarlanmak isteniyor. Arabaya kadar yaklaşık 500 metrelik bir mesafedeyiz. Muhataplarımıza cevap vermeden hedefimize ulaşmaya çalışıyoruz. Ancak temkinli olmak zorundayız. Zira adamların eli boş durmuyor. Her an bir yankesicilik hadisesine maruz kalabiliriz. Neyse ki başımıza bir iş gelmeden arabamıza ulaşıyoruz. Arabaya girer girmez kapıları kilitliyoruz. Kayıtsız kalmamız hasımlarımızı çıldırtıyor. Bizi ellerinden kaçıracaklarını anlamış olacaklar ki önce arka kapıyı ardından da bağaj kapağını açmaya çalışıyorlar. Başarısız olunca adeta çileden çıkıyorlar. Arabanın camlarını yumruklamaya başlıyorlar. Dayanamıyor ve pencereyi açıyoruz. Büyük bir hışımla Müslüman olduğumuzu, uyuşturucu kullanmadığımızı ve böylesine bir muameleye hele bir de Ramazan olunca maruz kalmanın bizi kahrettiğini söylüyoruz. Adamların cevabı bu kadar da olmaz dedirtecek cinsten: “Biz de Müslümanız elhamdülillah...Ne var ki siz seferisiniz size herşey mübah...”Doğrusu bu sözlere verecek cevabımız yok. Bulunduğumuz bölgeden hızla uzaklaşıyoruz.

Tezatlar Coğrafyası

Yeniden yollara düşüyoruz. Vakit öğleyi çoktan geçti. Planladığımız doğrultuda hareket edemediğimizden bugün için sınıra ulaşma fikrinden vazgeçiyoruz. Benzin sıkıntısı da göz önüne alındığında kuvvetle muhtemel durak noktamız Sohag olacak. Öncelikle geliş istikametimizdeki Qena’ya ulaşıyoruz. Saatimiz 15.50’yi gösteriyor. Benzin arayışlarımız burada da bizi sonuca götürmüyor. Bu konuda muhtelif rivayetler var. Ancak genel kanaat Kuzey’de benzin bulabileceğimiz yönünde. Ümitvar olmalıyız. Daha da önemlisi söylentilerin gerçeğe dönüşmesi için dua etmeliyiz.

Qena’dan ayrılıyoruz. Nil nehri bize eşlik ediyor. Nehir boyunca geniş ve verimli tarım arazilerinin takibindeyiz. Bölgede öylesine sık bir yerleşim var ki adeta iğne atsanız yere düşmeyecek. Köy ve kasabalar inci taneleri gibi ard arda dizilmiş. Nefesler başkalarının nefeslerine karışıyor. Yemyeşil ovayı çevreleyen dağların kuraklığı karşısında hayrete düşmemek elde değil. Mısır tam bir tezatlar ülkesi. Bunu tabiatıyla da gösteriyor. Ve nihayet Sohag’a ulaşıyoruz. Yaklaşık 600,000 kişinin yaşadığı kentte uluslararası uçuşlara açık bir havaalanı var. Burası da tıpkı Luksor gibi nehrin iki farklı yakasına kurulmuş bir yerleşim birimi. Bağlantı köprülerle sağlanıyor. Gerek Luksor ve gerekse de Süveyş ile mukayese edildiğinde kesinlikle çok daha düzenli ve temiz bir şehirdeyiz. Dikkatimi kiliseler çekiyor. Sayısı bir hayli fazla. Mısır’da ciddi oranda Kıpti Hıristiyanların yaşadığı bilgisine sahibiz. Ülke nüfusuna oranları konusunda farklı rivayetler olsa da en az % 10’luk bir kısmı teşkil ettiklerine dair genel bir kanaat var. Bu da 85 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık 10 milyonunu Kıptilerin oluşturduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Oldukça geniş caddelerden geçiyoruz. Kentte trafik akışı düzenli. Araçlar yüksek binaların gölgelediği bulvar ve sokaklarda kurallara riayet ederek seyrediyorlar.

Bu arada gözümüz benzinliklerde. Ne var ki bizi sevindirecek bir gelişmeye tanıklık edemiyoruz. İstasyonların önünde kilometrelerce uzayan kuyruklar var. Saatime bakıyorum. Yaklaşık yarım saat sonra akşam ezanı okunacak. Anlaşıldı bu gece Sohag’da konaklayacağız. Bu bir tercih değil, zorunluluk. Zira yakıtımız bitti bitecek. Acilen benzin bulmalıyız. Ama öncesinde akşam namazı için Nil kıyısındaki bir camiye giriyoruz. Mısır’da alışık olduğumuz şekliyle burada da tuvalet ve abdesthaneye mescidin içerisinden geçiliyor. Cami bir hayli kalabalık. Tıpkı Suud’da olduğu gibi bu ülkede de iftar vakti insanlar ibadethanelere doluşuyor ve oruçlarını açıyorlar. Sonrasında akşam namazı eda ediliyor.

Menüde sürpriz yok: Hurma, su, gazlı ve gazsız içecekler, farklı tarz ve çeşitte iftariyelikler...Ezan okunuyor, ikramlardan biz de nasibimizi alıyoruz. Namaz biter bitmez dışarıdayız. Hızlı bir beyin fırtınasının ardından otel bulmadan önce benzin kuyruğuna girmeye karar veriyoruz. Rastgele bir istasyon seçiyor ve kuyruğun peşine takılıyoruz. Saatler ilerliyor ama sıra bir türlü bitmiyor. İtiraz yoldaşımdan geliyor: “Bu böyle olmayacak!” “Ne yapmalıyız?” diye soruyorum ona. Bana arabada beklememi söylüyor. Kendisi pompaların yanına gidecek ve olan biteni gözlemlemeye çalışacak. Teklif çok cazip olmasa da kabul ediyorum.

Gözüm sürekli saatimde. Aradan 45 dakika geçiyor. Yoldaşım adına tedirgin oluyorum. Başına bir iş gelmesinden korkuyorum. Gerçi böylesine uzun bir kuyruğun başına ulaşmak sadece yarım saat sürer bunu biliyorum. Ama Mısır seyahatimiz süresince öylesine sahnelere şahit olduk ki endişelenmemek elde değil. Bekleyişim yaklaşık 20 dakika sonra sona eriyor. Yol arkadaşım beraberinde 40’lı yaşlarda, kirli sakallı ve uzun boylu bir Mısırlı ile geri dönüyor: “Bu adam bize benzin bulacak ne dersin?” diye soruyor bana. “Başka çaremiz var mı ki?” diyerek cevap veriyorum ona. Ve nihayet karaborsa batağına saplanıyoruz. Sonunda toplumu kangren eden bir yara gibi sarıp sarmalamaya başlayan çürüme ve kokuşmuşluğun bize de bulaşmasına engel olamıyoruz. Bir yanda Allah yolunda mücadele etmeye çalışan, müstebitlerin despotik tavırlarına karşı sessiz kalmayıp vargücüyle haykıran Musa taraftarları, diğer yanda ise yaşanan kaos ve karmaşa ortamını ranta çevirmeye çalışan Firavun karakterliler...Nasıl bir coğrafyadayız Allahım! İnsan kanını, canını kâra dönüştürmeye çalışan bu mahluklarla nasıl bir bağımız var. Günah sektörünün besledikleri beslemeler ayak iken baş olmuş ve toplumun ciğerpareleri olan çocuklar, kendilerine Hakkın yolunda yürüyenleri değil, günah sektöründen beslenenleri örnek almaya başlamış. Bir toplumun geleceği de ancak böyle yok olur; helak olur. Rabbim! Adeviyye’dekiler başta olmak üzere tevhid ve adalet ateşiyle yanıp tutuşan Mısırlı kardeşlerimize öylesine güç ve kudret ver ki, meydanlarda harlanan alevler modern zaman Firavunları’nın oyununu bozsun, onları yaksın, helak etsin.

Bize karaborsadan benzin temin edecek adamı da arabamıza alarak yola koyuluyoruz. Kendisi ancak 80 oktan benzin bulabileceğini söylüyor. Aslında bu yakıt aracımız için uygun değil. Ne var ki çaresizlik yakamızı bir türlü bırakmıyor. Dolayısıyla bu teklifi kabul ediyoruz.  Litre fiyatı normal koşullarda 0,25 tl olan benzini tam dört kat fiyatına yani 1 tl’ye satın alacağız. Aklıma benzinin Türkiye’deki fiyatı geliyor ve gülmeye başlıyorum. Herhalde bu adamcağızı alıp ülkemize götürsek ve fiyatlardan haberdar etsek “karaborsanın kralı buradaymış bizimki ne ki ” der ve bir daha kendine gelemez diye düşünüyorum. Adamın tarifiyle öylesine dar ve yoksul sokaklara giriyoruz ki iç geçirmemek elde değil. Bulunduğumuz bölge, bana Amerikan filmlerindeki zenci mahallelerini çağrıştırıyor. İnsanlar tedirgin, umutsuz. Yüzler solgun, ruhlar durgun. Bakışlar öylesine çaresiz ki bir hançer gibi saplanıyor insanın yüreğine. Hani öylesine bir hançer ki bu söküp alıyor yüreğinizi...Kendinizden, insanlığınızdan utanıyorsunuz. Nihayet iki katlı bir binanın önünde duruyoruz. Etrafımız mahallenin meraklıları tarafından sarılıyor. Ben arabada kapılar kilitli bir vaziyette bekleyeceğim. Yoldaşım benzini depoya boşalttıracak ve olağanüstü bir durum yaşanırsa hızla arabaya binmeye çalışacak ve oradan uzaklaşacağız. Allahım! Tıpkı gerilim senaryoları gibi...Çaresizlik insana neler yaptırıyor, nelere katlanmak zorunda kalıyorsun. Neyse ki her hangi bir sorun yaşamadan alışverişimiz tamamlanıyor. Paramızı ödüyor ve tekrar Nil kıyısına yöneliyoruz. Saatimiz 21.00’ı gösteriyor. Acilen bir otel bulup yerleşmeliyiz. Yaklaşık yarım saatlik bir arayışın ardından kendimize uygun bir yer buluyor ve istirahate çekiliyoruz.

(Devam edecek)

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim