1. YAZARLAR

  2. Muhsin Önal Mengüşoğlu

  3. Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -5
Muhsin Önal Mengüşoğlu

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -5

A+A-

Ente Muslim: Elhamdülillah

Luksor’dayız. Sabah 08.30 gibi uyanıyor daha doğrusu uyandırılıyorum. Eşek ve horozların yaydığı tatlı gürültü pineklememe müsaade etmiyor. Bu ne kadar hoş bir seda, bana köyümüzü hatırlatıyor. Dalıp gidiyorum yine...Zaman zaman dalıp gitmelerim vardır benim: Yakınlarım, dostlarım bilir...Neyse ki yoldaşım da uyanıyor ve hayallerime son veriyor. “Bugün çok işimiz var” diyor bana...“Gezecek o kadar çok yer var ki...” “Hazırlanıp hemen çıkalım” diyerek karşılık veriyorum ona.

Yeniden sokaklardayız. Luksor’u keşfedeceğiz. Kentte yaklaşık 500,000 kişi yaşıyor. Qena’da şahit olduğumuz manzaranın bir benzerine burada da rastlıyoruz. Mısır’ın kuzeyindeki o gergin atmosferden eser bile yok. Ancak dün gece yaşadıklarımız da gösteriyor ki hava karardıktan sonra bilhassa da yabancıysanız dışarıda dolaşmak akıl kârı değil. Etrafta pek çok dükkân var. Ne var ki hemen hepsi de Afrika üzerine hazırlanmış belgesellerde görmeye alışık olduğumuz tarzda dizayn edilmiş. Kasaplar, bakkallar, fırınlar adeta bir tesbihin taneleri gibi ard arda dizilmiş, müşterilerine göz kırpıyor. Gerçi bu davetkâr duruşun bizi etkilediği söylenemez. Zira ürünler son derece kirli ve tozlu raflarda kendi hallerine terkedilmiş bir biçimde alıcılarını/sonlarını beklemekteler. İşyerleri öylesine bakımsız ve eski ki bu halleriyle nasıl ayakta kaldıklarını anlamlandırmak zor.

Para bozdurmamız lazım. Türkiye yahut Arabistan’dan alışık olduğumuz şekliyle döviz bürosu arayışına giriyoruz. Bir müddet sonra nafile bir çabanın içerisinde olduğumuzu anlıyoruz. Kentin en azından bu bölgesinde döviz işlerini cep telefonu aksesuarı satan bir dükkânın üstlendiğini öğreniyoruz. Cebimizdeki paranın bir miktarını Mısır paunduna çevirdikten sonra yola koyuluyoruz. Bugün yürüyeceğiz. Hedefte Krallar Vadisi yani Firavun mezarları var. Rotamız üzerinde bizdeki köy garajlarını andıran bir terminale rastlıyoruz. Etrafta bulunanların neredeyse tamamı peşimizde. Galiba bu sataşmalara, yaltaklanmalara alışıyorum. Bunlar artık çok sıradan ve bana tuhaf gelmiyor. Hatta zaman zaman hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim.  Öyle ya farklı olmak, insanların dikkat ve ilgisini sürekli üzerimde toplamak kimi zaman ruhumu kabartıyor, beni gururlandırıyor.

Luksor oldukça zengin bir tarihi birikime sahip. Bunu, kentin her cadde, her sokağında rahatlıkla hissediyorsunuz. Adeta tarih kitaplarından fışkırmış bir bölgedeyiz. Çevremizi gelişigüzel sarmış kalıntılar, tarihi anıt ve yazıtlar sürekli bize göz kırpıyor. Kentte müze tadında çok sayıda antik eser var. Hemen hepsine parayla giriliyor. Bununla birlikte Luksor’da ciddi manada tarım yapılıyor. Nil havzasındayız ve nehir cömertlikte sınır tanımıyor. Sulama imkânları çok geniş. Belli ki arazi de çok verimli. Bu iki unsur birleşince ortaya bambaşka bir manzara çıkıyor. Zihnime şöyle bir soru takılıyor: Acaba tarih turizmine ve yine tarıma bu denli açık bir bölge neden böylesine yoksul bir hayat sürüyor? Bir kere tarih turizminin kaymağını Batılı müteşebbisler yiyor. Kentte her ne kadar halihazırda karışıklıklar nedeniyle turist olmasa da Hilton’dan Ramada’ya çok sayıda lüks otel var. Yerli yatırımcılara ait konaklama merkezleri de mevcut. Ne var ki bunların sayısı az. Ayrıca büyük ve zengin tesislerle rekabet etme gücüne sahip olmadıklarından etki alanları da sınırlı kalıyor. Diğer taraftan tarımsal faaliyetler de tıpkı oteller örneğinde olduğu gibi nüfuzlu kimseler tarafından yürütülüyor. Tarım sahalarının büyük bir kısmı yerli toprak ağalarının elinde. Verimli araziler onların. Geniş halk yığınlarına ise marabalık rolü biçilmiş.

Yeniden yola odaklanıyorum. Ana asfalt üzerinde ilerliyoruz. Hava oldukça sıcak buna bir de nem eklenince dayanmak daha da zorlaşıyor. Asıl sıkıntı ise sataşmalara maruz kalmak. Bizi farkeden yayaların bir kısmı peşimize takılıyor ve sözlü tacizde bulunuyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi bu tutuma fazlasıyla alıştık. Şayet gündüz yol alıyor isek muhataplarımızı görmezden gelmek çoğunlukla işe yarıyor. Hayranlarımız bir müddet bizi takip ettikten sonra peşimizi bırakıyor. Ne var ki hava karardıktan sonra aynı şeyleri söylemek güç. Sık olmamakla birlikte araçlara rastlıyoruz. Hızla yanımızdan gelip geçiyorlar. Taşıtların neredeyse tamamı çok eski. Toyota kamyonetler oldukça revaçta. Bunun yanısıra çok sayıda Chevrolet taksi dikkat çekiyor. Ancak daha da önemlisi 80’li yıllardan kalma Peugeotlar. Bunların önemli bir kısmı koldan vites ve otomatik. Neredeyse antika değeri taşıyan ve bir dönem Türkiye’de de yoğun bir biçimde kullanılan bu arabalara rastlamak hafızamızı tazeliyor.

Ani bir fren sesiyle kendime geliyorum. Hızla yanımızdan geçen bir kamyonet yaklaşık 50 metre ilerimizde duruyor. Karar değiştirmiş olacak ki gerisin geriye yanımıza doğru geliyor. Bu hadiseyi göz ucuyla takip ediyoruz. Hedeflerinde biz varız, bu kesin. Nitekim araç hizamıza geldiği gibi duruyor. İçinde üç kişi var. İkisi aşağı iniyor ve bize laf atmaya başlıyor. Hiçbir şey olmamışçasına yürümeye devam ediyoruz. Aracı kullanan kişi bizimle hareket ediyor. Anlaşıldı kurtuluş yok: Birkez daha kavganın eşiğindeyiz. Öncesinde diyalog kurmaya çalışarak şansımızı deneyelim istiyoruz. Onlara Müslüman olup olmadıklarını soruyoruz. Cevap geliyor: “Elhamdülillah...”Bizim de Müslüman olduğumuzu belirtip neden böylesine bir muameleye maruz kaldığımızı soruyoruz. Hasımlarımız yumuşuyor. Kısa bir sessizliğin ardından kamyonet yolcularını da alıp yanımızdan uzaklaşıyor.

Mısır’da bu anlamda tuhaf bir hassasiyet var. Ciddi bir ironi yaşanıyor. Dindarlık ve ahlaksızlık adeta kol kola yürüyor. İnsanlarda zahiri bir İslam algısı var. Pek çok kimse Müslüman olduğunu söylüyor ne var ki din insanların hayatına yön vermiyor. Yine de en sıkıntılı anınızda; gaddarca ve zalimane tutumlara maruz kaldığınızda bile Müslümanlığınız sizi kurtarabiliyor. Elbette ki böylesine bir inanmışlığın hiçbir manası yok. Zira insanı düşünce açısından olgunlaştırmayan, tutum ve davranışlarında ölçülü ve dengeli kılmayan bir din anlayışının fayda getirmeyeceği apaçık ortada. Nitekim Yaradan da “Allah, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranışlarda bulunacağını imtihan etmek için yarattı” (Mülk 2) diyerek bu kanaatlerimizi doğruluyor. Dolayısıyla ahlaki olgunluğa ulaştırmayan, akli melekeleri kullanmaya ve düşünmeye teşvik etmeyen, onurlu bir hayat sürmeyi salık vermeyen, insana sorumluluklarını hatırlatmayan bunun da ötesinde içtimai manada bilinçlenmeye ve toplumsal inkişafa katkısı olmayan hiçbir anlayışın din, hele bir de İslam ile irtibatlandırılması mümkün değil. Umulur ki Allah bu aldanmışlar topluluğuna sorumluluklarını hatırlatır ve affını sunabilir. Nitekim sonsuz kudret sahibini unutmak ancak ve ancak münafık ve de kâfirlere yakışan bir eylemdir.

Firavun Tadında Bir Hayat

Zihnim tekrar yola kayıyor. Gözüm tarlalarda. Dikkatimi kızgın güneşin altında çalışan işçiler çekiyor. Ramazan günü böylesi bir zahmete katlanmak oldukça zor olsa gerek. Bir müddet daha yürüdükten sonra yol kenarına çömelmiş iki kişiye rastlıyoruz. Giyim ve kuşamlarından hali vakti yerinde kimseler oldukları anlaşılıyor. Sığındıkları ağacın gölgesinde keyifli bir muhabbete dalmışken gözleri bize takılıyor. Artık ayaktalar. Acaba yeni bir adli vakaya mı şahit olacağız diye düşünüyoruz. Neyse ki kısa süre sonra yanıldığımızı anlıyoruz. Çok sıcak ve samimi bir tebessümle  karşılanıyoruz. Bu, Mısır’da pek alışık olmadığımız bir durum. Ardından koyu bir sohbete dalıyoruz. Bize nereli olduğumuzu ve niçin orada bulunduğumuzu soruyorlar. Merak edilen her hususu tek tek cevaplıyoruz. Muhataplarımızdan biri 55-60 yaşlarında diğeri ise 35-40...Yaşlı olan gencin amcası. Gözümüzün alabildiği tüm tarım arazileri onlara ait. Tarımdan, aile hayatımızdan, Türkiye’den bahisler açılıyor. İşleri konusunda bir hayli tecrübeli oldukları kesin. Muz, pirinç, mısır ve pamuğun Luksor’daki tarımsal faaliyetlerin can damarını teşkil ettiğini öğreniyoruz. Genç olan Türkiye’ye de gitmiş. Bursa’yı, İstanbul’u ve Antalya’yı gezdiğini söylüyor. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir sohbetin ardından ayrılmak için izin istiyoruz. Nereye gittiğimizi soruyorlar. Rotamızın Krallar Vadisi olduğunu söyleyince bakışlar değişiyor, mimikler tuhaflaşıyor. Yaşlı adam: “Vadi çok uzak yürüyerek ulaşamazsınız!” diyerek bizi uyarıyor. Karar veriliyor: Bize bir araç tutacaklar. Onlara inanmak ve güvenmek zorundayız. Ortalama 15 dakikalık bir bekleyişin ardından 50 paund yani yaklaşık 12,5 tl’ye bir minibüsle bizim adımıza anlaşıyorlar. Bu bir tur aracı ve işimiz bitene kadar hizmetimizde olacak.

Yeniden yollardayız. Kısa bir yolculuk sonrasında Vadi’ye ulaşıyoruz. Minibüs bizi kapıda bekleyecek. Saatlerimiz yaklaşık 15.00’ı gösteriyor. Gezi için iki saate yakın bir vaktimiz var. Vadi’nin girişinde bizi bir polis noktası karşılıyor. Pasaportlarımızı uzatıyoruz. Kısa bir kontrolün ardından içeri giriyoruz. Önümüzdeki kapı bizi geniş bir bahçeye ulaştırıyor. Açık hava müzesi görünümündeki bu antik sit alanı 1x3 km genişliğinde bir alana kurulmuş. Bölgede toplam 62 tane mezar bulunmakta. Bunlardan sadece 33 tanesi Firavunlara ait. Diğerleri ya önemli devlet adamlarının yada Firavunlar’ın erkek çocuklarının kabirleri. Garip olan ise mezarlardan sadece bir tanesinin soyulmadan günümüze kadar ulaşabilmiş olması...Bu durum Mısır’daki denetimsizlik ve başıboşluğu çok güzel resmediyor. Bir başka değişle ülkede halihazırda yaşanan problemlerin bir çoğunun aslında çok köklü bir geçmişe dayandığını gösteriyor.

Sağımızdaki gişeden 100’er paund ödeyip bilet alıyoruz. Bu biletlerle sadece üç tane mezar gezebileceğimizi öğreniyoruz. Diğerleri için ilave ücret ödememiz gerekiyor. Aslında bulunduğumuz sahanın genişliği düşünüldüğünde daha fazlasını gerçekleştirmek de pek mümkün görünmüyor. Gişedeki görevli Türkiyeli olduğumuzu öğrenince biletlerimizi üzerine en çok itibar gören üç mezarı yazmak için geri istiyor. Talimata uyuyoruz. Biletler yeniden elimizde: 8-11-14 nolu mezarları gezeceğiz.

Sıkıntı asıl bundan sonra başlıyor. Zira fotoğraf çekmek yasak. Dolayısıyla da makinelerimiz elimizden alınıyor. Neyse ki Iphonelarımız yanımızda fırsatını bulursak çekim yapabileceğimizi düşünüyoruz. Bir diğer sorunda bize rehberlik yapmak isteyen Mısırlılar. Bu tekliflerin tamamını reddediyoruz. Ancak muhataplarımız öylesine ısrarcı ki en sonunda bıkıyor ve kavganın eşiğine geliyoruz. Tuhaf olan ise kent merkezindekilerin aksine kızınca tepki vermemeleri ve sadece ısrarlarını sürdürmeleri. Çok sabırlı oldukları tartışılmaz. En iyisi kayıtsız kalmak diye düşünüyor ve yolumuza devam ediyoruz. Taktiğimiz işe yarıyor. Sabrın da bir sınırı olduğu gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıkıyor.

Yönlendirildiğimiz mezarların ilkine ulaşıyoruz. Yaklaşık 100 metre uzunluğundaki mezarın en derin noktası giriş kapısına göre ortalama 20 metre aşağıda ve bu alanın genişliği 3,5 metre civarında. Zemin hariç bahsi geçen tüm bu saha yazı ve resimlerle kaplanmış durumda. Öğrenebildiğimiz kadarıyla mezarların yapımı sırasında önce uzun koridorlar açılıyor sonrasında ise bu koridorların duvarları düzeltiliyor. Ayrıca düzeltilen duvarların üzerine ince bir sıva atılarak bu sıvanın üzerine resimler yapılıyor. Tüm bu süreç Firavun’un hayatı boyunca devam ettiğinden uzun yaşayan Firavunlar’ın mezarları daha geniş ve derin tasarlanıyor. Duvarlarda öncelikle Firavun’un Tanrılara olan bağlılığı anlatılıyor. Ardından da ne derece doğru ve dürüst bir yönetici olduğundan bahsediliyor. Son olarak ise “öteki dünyada” uyandığında ihtiyaç duyacağı bilgilerin yer aldığı kutsal kitaplardan (Ölüler Kitabı, Göklerin Kitabı vb.) pasajlar yer alıyor

Bir tarihçi olarak bu bilgileri edinmek beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Ne var ki ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Görevli olduklarını iddia eden iki Mısırlı içeride bizi sürekli rahatsız ediyor. Artık bu ve benzeri kimseleri çok iyi tanıyoruz. Hedefte yine para koparmak var. Bize bahşiş karşılığında fotoğraf çekebileceğimiz söyleniyor. Ancak bu teklif hiç cazip gelmiyor. Zira bahşiş adı altında rüşvet verme niyetinde değiliz. İnanılacak gibi değil! Bu nasıl bir bozulmuşluk, nasıl bir çürüme...Attığınız her adımda karşınıza birisi dikiliyor ve sizden bir bedel talep ediyor. Mısır’da adeta selam verdiğiniz her insana borçlu çıkıyorsunuz.

Benzer hadiselere ikinci ziyaretgâhımızda da şahit oluyoruz. Bir şeyi daha fark ediyoruz ki mezarların dizayn ve düzeni neredeyse aynı. Allahım! Bir fırsatını bulup fotoğraf çekmeliyim...Ama maalesef ki bu şansı ikinci mezarda da yakalayamıyorum. Üçüncü durak noktamız bize bu fırsatı sunuyor. İçeri girer girmez şöyle bir etrafı kolaçan ediyoruz. Kimsecikler gözükmüyor. Iphone’umu çıkarıyorum ancak birkaç poz almama kalmadan bir el telefonuma doğru uzanıyor. Boş bulunuyor ve telefonumu kaptırıyorum. Karşımızdaki şahıs çok sinirli. Aramızda itişmeler başlıyor. Elbette ki Iphone’umu ona bırakma niyetinde değilim. Ne var ki adam kolay pes edeceğe benzemiyor. Telefonumu almaya çalıştıkça daha da hiddetleniyor. Bir yandan da İngilizce tehditler savuruyor. Bizi polise götüreceğini söyleyerek gözdağı vermeye çalışıyor. Korkmadığımızı ve istediği yere gidebileceğimizi beyan ediyoruz. Kapıya yöneliyor. Peşindeyiz. Aklımda türlü şeyler var. Bakalım derdimizi polise nasıl anlatacağız. Umarım rüşvet vermek zorunda kalmayız diye düşünüyorum. Dışarıda, kapının önünde ikinci bir görevliye rastlıyoruz. Bu şahıs diğerini teskin etmeye çalışıyor. Bize rehberimiz olup olmadığını soruyorlar. Ardından nereli olduğumuz bahsine geçiliyor. Türkiyeli olmamız birkez daha işe yarıyor. Cevabımız üzerine hasmımız yumuşuyor. Neyse ki polise bulaşmadan telefonumu kurtarıyoruz.

Canımız sıkkın bir biçimde gezimizi tamamlıyoruz. Bir kez daha dönüş yolunda, minibüsteyiz. Şoförümüz, arabamız olduğunu öğrenince bölgede ciddi benzin sıkıntısı yaşandığından dem vuruyor. Aslında derdi başka...Nitekim arzu ettiğimiz takdirde el altından bize benzin bulabileceğini söylüyor. Kendisine teşekkür ediyor ve benzine ihtiyacımız olmadığını belirtiyoruz. Bu husus bizi bir yönüyle tedirgin ederken diğer taraftan da rahatlatıyor. Zira şoförün söyledikleri sıkıntının boyutlarını göstermesi açısından önemli. Ne var ki biraz çaba sarfedildiği takdirde karaborsadan da olsa benzin bulabileceğimizi anlıyoruz. Bir müddet yol aldıktan sonra söz dönüp dolaşıp aldığımız hizmetin bedeline geliyor. Adam fazla ücret talep ediyor. Belli ki şoförümüz başlangıçta anlaştığımız miktara razı değil. Bu nasıl iş diye düşünmeden edemiyoruz. Bir kez daha bir Mısırlı’yla kavganın eşiğindeyiz. Ciddi münakaşanın ardından minibüsten inmek istediğimizi söylüyor ve 50 paundu kendisine uzatıyoruz. Bir hayli hiddetleniyor ve parayı almak istemiyor. Kararlıyız. Bahsi geçen miktarı oturduğumuz koltuğun üzerine bırakıp minibüsü terk ediyoruz. Zihnim karmakarışık. Yeniden hayal kırıklığı...Söyleyecek birşey bulamıyorum. Dilimden sadece şu sözler dökülüyor: “Allahım! Neler yaşıyoruz...Bu ülkede hiç mi işe yarar bir insana rastlamayacağız. Bu nasıl bir entrika, nasıl bir hayat...Rabbim herşeyin doğrusunu sen bilirsin. Bize ve bu aldanmışlar topluluğuna yardım et, rahmetini bizlerden esirgeme...

Yolun geriye kalan kısmını yürümek zorundayız. Aslında kendimize yeni bir araç bulma imkânımız var. Ancak benzer sahnelere bir kez daha şahit olmak istemiyoruz. Aklımızda tek birşey var: Hava kararmadan otele varmak. Neyse ki yaklaşık iki saatlik bir yürüyüşün ardından saat 19.30 civarında durak noktamıza ulaşıyoruz. Herşeye rağmen bir günü daha sonlandırmış olmanın verdiği güven ve huzurla akşam yemeğimizi yiyor ve istirahate çekiliyoruz.

(Devam edecek)

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum