1. YAZARLAR

  2. Muhsin Önal Mengüşoğlu

  3. Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -4 (FOTO)
Muhsin Önal Mengüşoğlu

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -4 (FOTO)

A+A-

Huzur Bazen İsyandadır

Qena’dayız. Adeta bambaşka bir coğrafyaya ulaştığımızı düşünüyorum. Mısır’ın kuzeyindeki o gergin atmosferden sıyrılmış kendi halinde bir kent Qena. Bölgede kesinlikle kolluk güçlerinin etkisi hissedilmiyor. Bırakın askeri kontrol noktalarını etrafta tek bir polis bile yok. Halk sıradan bir hayat yaşıyor; gerginlik ve çatışmanın izine bile rastlanmıyor. Türkiye’dekine benzer şekilde çarşı ve pazarlar kurulmuş belli ki bunlar sahura kadar halka hizmet veriyor. Diğer taraftan vakit gece yarısına doğru ilerliyor. Buna rağmen kalbimde müthiş bir ferahlık hissediyorum. Ancak içimi kaplayan huzur beni ürpertiyor. Ülke gündemini işgal eden meselelerin bu bölgede çok fazla karşılık bulmadığı aşikâr. Bunun nedenlerini  sorgulamaya çalışıyorum. Bir yanda namlusunu halkına doğrultmuş cuntacı bir zihniyetle mücadele etmeye çalışan milyonlar, diğer yanda şahit olunanlara sessiz kalmayı yeğleyen halk yığınları...Bu sukunetin, tektipleşmenin bir anlamı olmalı diye düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum. Dışarıdan bakıldığında ne güzel bir manzara, insanlar huzur içerisinde, ızdırap çeken yok, ruhlar dingin, yüzler gülüyor...Halbuki huzur bazen ‘La’ ile başlamak değil midir söze; zulme rıza göstermemek haksızlığa karşı koymak değil midir? Yoksa korkulara mağlup olup sana vaadedilene rıza göstermek midir? İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı, yetim hakkının gözetilmediği, mazluma ait ne varsa hepsinin haczedildiği böylesine kanlı bir coğrafyada teslimiyet, sıradanlıktır ve kabullenmektir kaybetmeyi. İnanmak ne kadar güzel diye düşünüyorum, inanmak ve haklının haksızdan ayrılacağı güne elbet ulaşılacağını bilmek ve ardından Yaradan’ın vaadine erişmek: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42).

Zihnim yeniden yola kayıyor, arkamıza bile bakmadan ilerliyoruz. Nil nehri bize eşlik ediyor. Birden gözüm benzin ibresine takılıyor. Işık yanıyor. Ne önemi var ki bir yerlerde depoyu doldururuz diye düşünüyorum. Ancak çok geçmeden yanıldığımı anlıyorum. Zira benzinliklerin hiçbirisi çalışmıyor. Bir kısmı terkedilmiş, geriye kalanların önünde ise ciddi kuyruklar var. Ama bu öylesine bir kuyruk değil, onlarca hatta yüzlerce araç intizamsız bir biçimde ardarda dizilmiş. Kalabalık gördüğümüz bir tanesine yanaşıyor ve benzin olup olmadığını soruyoruz. Gençten bir Mısırlı dalga geçtiğimizi düşünüyor olacak ki tuhaf tuhaf yüzümüze bakıyor. Cevabı da tahminimi doğruluyor: “Ne benzini kardeşim, Öyle kolay değil...Önce doktora gideceksin teşhisi koyacak, amansız bir dertse seninkisi reçeteyi yazacak ve gelecek benzinini alacaksın.” Tepki aslında bundan sonra yaşayacaklarımızın da özeti. Neyse ki şahit olduklarımız bizim için sürpriz değil. Zira Mısır’ın güneyinde ciddi benzin sıkıntısı yaşandığından haberdarız ve tedbirliyiz. Yaklaşık 35 litrelik bir stoğumuz var. Nil kıyısında müsait gördüğümüz bir yerde mola vererek mevcut benzinimizin 10 litresini depomuza boşaltıyoruz. Luksor’a bir saatlik mesafedeyiz ve bu miktarın bize yeteceğini düşünüyoruz.

“Are you crazy man?”

Gece yarısı Luksor’a ulaşıyoruz. Öncelikle otel arayışındayız. Aklımızda önceden belirlediğimiz bir adres var ama bir türlü ona kavuşamıyoruz. Luksor, nehrin kendisini ikiye böldüğü bir kent bu yönüyle tıpkı İstanbul’u andırıyor.  Birkaç farklı köprüyle karşıdan karşıya geçmeniz mümkün. Bunun yanısıra motorlu teknelerle de iki kıyı birbirine bağlanıyor. Halihazırda bulunduğumuz mahal ‘East Bank’  yani ‘Doğu Yakası’ olarak adlandırılıyor. Doğal olarak karşı tarafa da ‘West Bank’ yani ‘Batı Yakası’ adı verilmiş. Arayışlarımızın neticelenmediğini görünce sıkılıyor ve nehir kıyısında biraz dolaşalım istiyoruz. Saat  geceyarısını çoktan geçmiş etrafta tek tük dolaşan kimselere rastlıyoruz. Mısır’da kuzunun kurda teslim edildiği bir dönemde bu saatte dışarıda olmak...Düşüncesi bile tuhaf ve ürkütücü geliyor ama bunu yaşıyoruz. Sahil bölgelerinin hemen hepsinde olduğu gibi burada da bir yürüyüş yolu var. Ancak kumsaldan yaklaşık 10 metre yukarıda ve nehre tepeden bakıyor. Kumsala tam bir plaj havası verilmiş, şemsiyesiyle, şezlonguyla her ayrıntı düşünülmüş. Fotoğraf makinelerimiz yanımızda nehri ve karşı kıyıyı fotoğraflama uğraşısındayım. Güçlü bir sesle irkiliyorum. Sesin sahibi kumsalda ve avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Hey! Dostum sen deli misin?” Aslında söylediği o kadar manidar ki...Bu sözler içinde bulunduğumuz durumu nasıl da özetliyor. Ne var ki bunları düşünmeye çok fazla fırsatımız yok zira kumsalda bir hareketlenme oluyor ve içlerinde sesin sahibi de olmak üzere sekiz on kişilik bir grup bize doğru yürümeye başlıyor. Bulunduğumuz yeri derhal terketmemiz gerektiğini hissediyorum. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşıyoruz.

Kısa bir mesafe yürüdükten sonra yeni sorunlarla yüzleşiyoruz. İnsanların sözlü sataşmalarına maruz kalıyoruz. Varlığımızı ve yabancı olduğumuzu fark eden hemen herkes üzerimize yürüyor ve laf atıyor. Kimisi bizi faytonuyla  gezdirme telaşında, kimisi botuyla karşı kıyıya taşımanın derdinde. İtirazlarımız kesinlikle para etmiyor. Israrla çekiştiriliyoruz. Aslında bu üstü kapalı bir tehdit. Az birşey dirayetsiz davransak başımıza gelecekler belli. Öncelikle nereli olduğumuza dair tahminler yapılıyor ardından verilecek hizmet karşılığındaki bedel dile getiriliyor. En tuhafı ise kimilerince Alman zannedilmiş olmam. Hadi yoldaşım neyse de yolculuk müddetince kavurucu güneşin altında Araplık mertebesinden zencilik makamına ermiş bendeniz için böyle bir yakıştırma nasıl yapılıyor doğrusu anlamlandıramıyorum.

Burada, bu sokaklarda işimiz yok bunu anlıyorum. Bir an önce arabaya dönüp güvenli bir otel bulmalıyız. Etrafımızı saran insanların arasından hızla uzaklaşıyoruz. Adeta koşar adımlarla hareket etmekteyiz. O esnada bir el omuzuma dokunuyor. Başımı çevirip çevirmeme konusunda tereddüt geçiriyorum. Kararsızlığım muhatabımı kızdırmış olacak ki el hareketleri sertleşiyor. Arkaya dönmek benim için artık zorunluluk ve dönüyorum. Karşımda 35-40 yaşlarında iri cüsseli bir adam duruyor. Hani öylesine cesametli ki beni bir yumrukta yere serecek cinsten. Neden böylesine bir muameleye maruz kaldığımı soruyorum. “Benden korkmayın” diyor önce akıcı İngilizcesiyle. Sonrasında tıpkı diğerleri gibi o da benzer teklifleri sıralıyor: “Teknem var, sizi karşı kıyıya taşıyabilirim. İsterseniz fayton ayarlayıp kent turuna da çıkarabilirim.” Teşekkür ederek şimdilik bunlara ihtiyacımız olmadığını söylüyorum. Sözlerim üzerine hiç de şaşırılmayacak bir tepkiyle karşılaşıyorum. Adam sinirleniyor ve ısrarla taleplerini sürdürüyor. O hiddetlendikçe benim de öfkem artıyor. Artık ne olacaksa olsun diyorum ve adamı gerek el kol hareketleriyle gerekse de kullandığım ifadelerle terslemeye başlıyorum. O esnada yanımıza birkaç kişi daha geliyor. Hedef tahtası olarak görüldüğümüz kesin. Başımız belaya girmeden bir an önce oradan uzaklaşmalıyız. Yoldaşıma bakıyorum ve adeta gözlerimizle konuşuyoruz. Hızla caddenin karşı tarafına geçiyor ve koşar adımlarla yaklaşık 500 metre berimizdeki arabımıza yöneliyoruz. Ara ara arkamızı kollamaktayız. Neyse ki takip edilmiyoruz. Ve nihayet arabamıza ulaşıyoruz.

Arabada bu insanları böylesine hezeyanlara sürükleyen nedenleri düşünüyorum...Bu durum sadece yabancı olmamızla yahut yoksullukla izah edilebilir mi? Bu yaşananlar aslında yılların birikimi. Çaresizlik zamanla öfkeye dönüşmüş bu belli. Buna bir de ülkedeki başıboşluk ve kaos ortamı eklendiğinde haliyle sorunlar daha da büyüyor. Aslında bunları düşünmeye, çözümlemelerde bulunmaya fırsatımız yok. Bir an önce oteli bulmalıyız. Zira vakit geceyarısını çoktan geçti. Aklımıza internetten yararlanmak geliyor ve bu konuda imdadımıza Google Maps yetişiyor. Harita vasıtasıyla aradığımız adresin daha doğrusu oteller bölgesinin karşı kıyıda olduğunu öğreniyoruz.

Yol boyunca gözümüz benzinliklerin önündeki kuyruklara takılıyor. Belli ki bu bölgede sıkıntı büyük, zorlanacağız. Şansımızı bir deneyelim istiyoruz ve önünde izdiham olmayan benzinliklerden birine yanaşıyoruz. Görevliye benzin olup olmadığını soruyoruz. Cevap net ve bildik: “Yok!” Tek bir yerde bulabileceğimizi söylüyor ve orayı tarif ediyor. Elbette ki tarif edilen yere gitme niyetinde değiliz. Zira nasıl bir manzarayla karşılaşacağımızı az çok kestiriyoruz. Adam nereli olduğumuzu sormayı da ihmal etmiyor. Türkiyeli olduğumuzu öğrenince hemen dizilerden bahis açıyor. Anlaşıldı burada işimiz bitti diyoruz ve hızlıca oradan uzaklaşıyoruz. Artık karşı kıyıdayız ve neyseki saat 02.30 gibi kendimize uygun bir otel buluyoruz.

FOTO GALERİ

(Devam edecek)

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum