Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -3

28.07.2013 18:00

Muhsin Önal Mengüşoğlu

Recep Tayyip Erdoğan = İhvan

Yeniden yollardayız. Luksor’a gideceğiz. Önümüzde yaklaşık 500 kilometrelik bir mesafe var. Ve bu yolu gündüz geçme arzusundayız. Zira yaşadıklarımızdan sonra bir daha gece yolculuğunu göze almamız zor. Süveyş çıkışında durduruluyoruz. İrkiliyorum. Hâlbuki dün geceye kadar nasıl da alışmıştık bu molalara...Adeta hayatımızın bir parçası haline gelmişlerdi. Elimiz hemen torpido gözüne gidiyor; nitekim bunlar öylesine rutin kontroller ki istenecek şeyler belli: Aracın Mısır yetkililerince gümrükde hazırlanmış geçici ruhsatı, pasaportlar, kimi zaman fotoğraf makineleri ve nadiren de olsa Iphonelarımız...Neyse ki bu sefer son iki endişeden kurtuluyoruz. Pasaportları uzatmamızla birlikte burada defalarca şahit olduğumuz bir manzarayla yeniden karşılaşıyoruz. Soru bildik: “Türkiyeli misiniz?” Tereddütsüz cevap veriyoruz: “Evet!” Askerin adeta gözlerinin içi parlıyor, memnuniyetini her haliyle belli ediyor. Sürekli onları Türkiye konusunda bu kadar hassas ve duyarlı kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Bu konuda zaman zaman yol arkadaşımla da fikir teatisinde bulunuyoruz. Aslında gerekçeler belli, herşey o kadar aşikâr ki...Mısır’da daha doğrusu Ortadoğu coğrafyasının neredeyse tamamında Türkiye’ye yönelik sempati ve ilgi iki farklı kaynaktan besleniyor. Birincisi maalesef tv dizileri, diğeri ise kesinlikle artık bizi hiç şaşırtmayan bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan...Gözaltına alınma sürecimiz de dahil olmak üzere bizi durduran, sorgulayan asker yahut polis olsun neredeyse herkesin bu iki tercihten biri nedeniyle Türkiyeli olmamızdan ötürü gözlerinin içinin parladığını söyleyebilirim...

Bu gerekçeler neticesinde galiba bu sefer de olacaklar aynı. Yanılmıyorum. Arabamızın bağajı açtırılıyor, şöyle üstünkörü bir bakış atıldıktan sonra sıra arka koltuklara geliyor. Allahım! diyorum kendi kendime böylesine bir dağınıklığın içerisinde zaten istesen de ne bulacaksın ki...Aslında ilk zamanlar her aramadan sonra arabamızı şöyle bir derleyip toparlıyorduk. Ancak Nuweiba’dan Kuzeye doğru çıktıkça bu rutin kontrollerin sayısı o kadar çok arttı ki neredeyse her yarım saatte bir durdurulmaya başlandık. Sonuç da tabi tahmin edildiği gibi bıkkınlık ve boşvermişlik oldu. Arka koltuk araması biraz daha uzun sürüyor. Sırt çantalarımız açılıyor, termos dolabımız kontrol ediliyor. Neyse ki herhangi bir sorun çıkmadan teftiş vakasını atlatıyoruz.

Bazen Susmak En Hayırlısıdır

Bir kez daha yollardayız. Tren raylarından geçiyoruz. Öncesinde önümüze rayların çıkacağına dair herhangi bir işaret yahut kontrol levhasıyla karşılaşmamış olmak beni şaşırtıyor. Aklıma trenlerin çalışmama ihtimali geliyor. Bununla birlikte trafikte pek çok kamyonun soldan aktığına şahit oluyoruz. İlgimizi çekiyor. Acaba bu bir tesadüf mü diye düşünüyorum. Ne var ki tesadüfün ötesinde sayıda kamyon sol şeritten ilerliyor. Belli ki bilinçli bir tercihle karşı karşıyayız. Yollar tek gidiş-geliş ayrıca bir hayli dar ve virajlı. Süveyş’in doğusu ile mukayese edildiğinde çok daha kötü bir asfaltta ilerliyoruz. Sol tarafımızda uçsuz bucaksız deniz, sağımızda adeta göğü delercesine bir duruş sergileyen heybetli dağlar bize eşlik ediyor...İlginç olan ise denizelliği (denize yakınlık) kapkara dağlarla birlikte  yaşamak. Türkiye’den alışık olduğumuz bir manzara değil bu. Karadenizi düşünüyorum, Ege’yi, Akdeniz’i ve şaşkınlığımın nedenini galiba anlıyorum. Bununla birlikte deniz kenarında fevkalade güzellikte otel ve tesisler var ama ya kapalılar yada boş...

Saatime bakıyorum ikindi vakti geldi gelecek...Hızlı olmalı ve geceye kalmamalıyız. Zira dedim ya, bizim için Mısır’da gece yolculuğu çok tehlikeli. Yabancı olunca tehlikenin boyutu daha da büyüyor. Hava karardıkça kolluk kuvvetleri tarafından alıkonma ihtimali artıyor. Kaos ve anarşinin sokaklara taşıdığı insanlar tarafından gasp edilme tehlikesi de cabası. Allahım neler düşünüyor, neler söylüyorum...Ne kadar da normal geliyor herşey. Tutsaklığa ve belki de ölüme bu kadar yaklaşmak buna karşılık hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışmak...Aslında yaşadıklarımız o kadar zor, o kadar sıradışı ki...Beni buralara taşıyan nedenleri sürekli zihnimde tartıyorum; tek bir gerekçede düğümleniyor herşey...Adeta bir girdabın içindeyim ve çırpındıkça batıyorum. Anlatacak o kadar çok şey var ki ama bazen susmak konuşmaktan evladır diye düşünüyorum...

Yoldaşımın sesi beni karmaşık duyguların ağından çekip kurtarıyor. “Benzin almalıyız!” diye sesleniyor bana. “Alalım!” diyorum. Yol kenarındaki petrol istasyonlarından birine giriyoruz. Burası istasyon olmanın da ötesinde Mısır’da o güne kadar görmeye alışık olmadığımız güzellik ve temizlikte bir tesis. İçerisinde kafeterya, restaurant bölümleri bulunduğu gibi arabanın her türlü ihtiyacını görebileceğiniz alanlar da var. Nedense burası hoşumuza gidiyor. Galiba bize Türkiye’yi hatırlatıyor. Düzeni ve temizliğiyle bizden bir yer gibi geliyor bana...Benzinimizi aldıktan sonra yaklaşık 10 gündür su yüzü görmemiş arabamızı yıkatmaya karar veriyoruz. Gayet muntazam bir biçimde ve itinayla bu işlem gerçekleştiriliyor. Ardından aracımıza motor suyu ilave ediliyor. Son olarak da lastiklerin havasına bakılıyor. Bu hizmetler karşılığında toplam 40 paund yani ortalama 10 tl ödeme yapıyoruz.

Bir kez daha yolculuk vakti diyoruz ve yola düşüyoruz. Bir müddet ilerledikten sonra denizden uzaklaşmaya başlıyoruz. Artık Nil vadisine yöneleceğiz. Nitekim Luksor’un nehre kıyısı olduğunu biliyoruz. İzlediğimiz rota bizi paralı yola ulaştırıyor. Şaşırıyoruz. Birdenbire önümüze gişeler çıkıyor. Önce anlamakta güçlük yaşıyor ve herhalde farklı tarzda bir kontrol noktasıyla karşı karşıyayız diye düşünüyoruz. Yaklaştıkça gerçek anlaşılıyor. 2 paund ödeyip yola giriyoruz. Sevinçliyiz zira bu noktadan sonra daha hızlı yol alabileceğimizi hayal ediyoruz. Öyle ya bu bedelin bir karşılığı olmalı ve mutlaka daha iyi hizmet sunulmalı. Ne var ki çok kısa sürede yanıldığımızı anlıyoruz. İzlediğimiz rotanın duble yol olması dışında parayı hakedecek hiçbir özelliği yok. Rotamız üzerinde önce Sargas ardından Qena ve sonrasında da Luksor var bunu biliyoruz. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından Sargas’a ulaşıyoruz. Oyalanmaya niyetimiz yok. Kenti transit geçeceğiz. Çevremizi sağlı sollu sarmış fabrikalar dikkatimi çekiyor. Bunların neredeyse tamamı petrol arıtma tesisi.

Sargas’ı terkettikten yaklaşık 15 dakika sonra paralı yol bitiyor. Bir kez daha dar ve virajlı yollara mahkum oluyoruz. Luksor bu bölgenin en büyük yerleşim birimi. Buna bir de turistik vasıflara haiz olduğu gerçeği eklendiğinde, araç trafiğinin yoğunlaşması kaçınılmaz oluyor. Ne var ki belki de bugüne kadar Mısır’da karşılaştığımız en kötü asfalt üzerinde ilerlemekteyiz. Neredeyse Türkiye’deki dağ yollarını andıracak kalitesizlikte bir rotayı takip etmekteyiz. Dağların heybeti, Allah’ın azametini yansıtıyor. Havanın kararmasına yaklaşık 1 saat var.  Güneş yüzünü dağların arasından bir gösterip bir kayboluyor. Bir müddet daha yol aldıktan sonra hava kararıyor. Çaresiziz, devam edeceğiz. Zira irili ufaklı birkaç yerleşim birimi dışında mola vermek bile imkânsız. Gündüz bile araç kullanmanın çok güç olduğu bu yolda dikkatimi farlarını açmayan arabalar çekiyor. Bilhassa da minübüsler böylesine bir yöntemi tercih ediyor. Sayıları onları hatta yüzleri bulan araç, dar ve kasisli yolda bu şekilde seyrediyor. Allahım! Bu nasıl bir yolculuk, nasıl bir cüretkârlık diye düşünüyorum. Aslında şoförlerin gece yolculuğu için tercih ettikleri bir yöntem var: Taşıtların pek çoğu far kullanmak yerine ara ara sellektör yaparak işi idare etmeye çalışıyor. Işık kullanmayı yeğleyenlerle karşılaşınca ise daha büyük sorun yaşıyorsunuz. Zira hiçbirisi kısa farlarla yol almıyor. Neredeyse tamamı uzunlarla hareket ediyor. Böyle olunca da bu araçlarla aranızda ciddi bir kör nokta oluşuyor ve çaresiz kalıyorsunuz. Daha kötüsü ise asfaltta hızla ilerlerken birdenbire bir çukur yahut muazzam büyüklükte bir kaya parçası ile karşılaşma ihtimali...Yani herşey aleyhinize. Siz şoförsünüz ve adeta rahat etmemeniz için her yol deneniyor. Neyse ki yaşadığımız onca güçlüğe rağmen saat 21 sularında Luksor’dan önceki son durak noktamız olan Qena’ya ulaşıyoruz.

(Devam Edecek)

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim