1. YAZARLAR

  2. Yasemin Çongar

  3. CHP ve MHP, devlet ve toplum
Yasemin Çongar

Yasemin Çongar

Yazarın Tüm Yazıları >

CHP ve MHP, devlet ve toplum

A+A-

Sıkı durun, size bir sır vereceğim.

Biliyor musunuz, onlar da insan!

Nasıl giyindiklerine bakmayın, çok iyi kalpli ve akıllı olabiliyorlar.

Hatta inanmayacaksınız, “örtünen bir kadının kafası aydınlık bile olabiliyor.”

Evet, hayret verici ama “çarşaflı kadınlar arasında bırakın el sıkmayı Deniz Baykal’ı öpenler bile var.”

Hem size tuhaf bile gelse bu, “kılığı kıyafeti ne olursa olsun, yasalara uyan her vatandaşa CHP’nin kapısı açıktır.”

* * *

Yukarıdaki satırlara haklı olarak öfkelenenler, bu satırlardan alınanlar için hemen belirteyim, bu “seçme saçmalar” CHP patentli.

Deniz Baykal, İstanbul Sultangazi’de başörtülü, çarşaflı kadınlara rozet taktıktan sonra, gerek kendisi gerekse partisinin ileri gelenleri, attıkları adımı bu utanç verici açıklamalarla “meşru gösterme” gayreti içine girdiler.

Dinlerken utandım gerçekten...

CHP yetkililerinin, özünde olumlu ve doğal bir siyasi adımı “savunma” durumuna düşmelerine mi acırsın...

Bu defansif cümlelerin yüksekten bakan, hor gören, kucaklar gibi yaparken aslında aşağılayan üslubuna mı içerlersin...

Adındaki “halk” kavramına giderek yabancılaşmış bir partinin şimdi başörtülüler üzerinden halkla temas edince içine düştüğü şaşkınlığa mı pes dersin...

Yoksa Baykal’ın başörtülülerle kucaklaştığı fotoğraf karelerinin ardındaki temel çelişkiye mi öfkelenirsin...

Yükseköğrenim hakkını başörtülülerin elinden almak için canla başla çalışmış bir siyasi partinin liderinin, yerel seçimlere çeyrek kala “kılığı kıyafeti ne olursa olsun her vatandaşa kapımız açık” derkenki ikiyüzlülüğüne mi isyan edersin...

* * *

Baykal’ın, dün CHP Meclis grubunda, gerek başörtülü kadınlara yüksekten bakan cümleler sarf etmesi, gerekse Ergenekon suç örgütünün avukatlığını hiç hicap duymadan sürdürmesi aynı hastalığın tezahürleri.

Bu hastalık, Baykal CHP’sinin sürekli “mış gibi yapmasından” kaynaklanıyor.

CHP son dönemde gerçek bir siyasi parti, dolayısıyla da gücünü toplumdan alan bir örgüt olmaktan büsbütün uzaklaştı.

Partiymiş gibi yapan, oysa çok dar bir ulusalcı çevre dışında halktan kopuk bir devlet organı var karşımızda.

Öyle ki, yerel seçimler “hadi biraz da siyasi parti olalım” refleksini harekete geçirip, CHP yönetimi, Sultangazi’de olduğu gibi halkla gerçek bir temas gerçekleştirdiğinde, örgütün bünyesi bunu kabul etmekte zorlanıyor.

Baykal da çıkıp, hem örgütün içinden ve daracık seçmen tabanından, hem de ulusalcı medyadan gelen “bu kadınların CHP’de işi ne” tepkisine karşı savunma yapmak durumunda kalıyor.

Yazık!

Siyasi parti değil devlet organı olma keyfiyeti, başta Baykal olmak üzere CHP yöneticilerinin Ergenekon yanlısı açıklamalarına da yansıyor; CHP toplumdan kopuk olmayı göze alabildiği için, derin devletin arkasında durmaktan çekinmiyor.

Bir bakıyorsunuz, Genel Sayman Mustafa Özyürek, Genelkurmay’ı Ergenekon sanıklarına yeterince sahip çıkmamakla eleştiriyor.

Ertesi gün Baykal çıkıp Ergenekon davasına “çağın büyük faciası” deme cüretini buluyor; yargıya müdahale etmekten hiç rahatsızlık duymaksızın “siyasi siparişle ortaya çıkmış bir dava... tepeden inme bir dava... savcıların üretmediği bir dava...” diye atıp tutabiliyor.

Hiç şaşırtıcı değil ama çok yazık!

* * *

Adına “ana muhalefet partisi” denen devlet organı, “derin devlete yakın, topluma uzak” tavrını sürdüredursun, üçüncü parti konumundaki MHP, ideolojisi, programı ve gündemi itibariyle şahsen benim tercih ve eğilimlerime alabildiğine uzak da düşse, kanımca CHP’ye kıyasla daha samimi bir siyaset yürütüyor.

Bu farkın en önemli nedeni, CHP’nin aksine, MHP’nin gerçek bir siyasi parti olması.

Evet, MHP de çoğu zaman “devletçi” tavır alıyor ama gerçek ve esasen devletin pek de makbul saymadığı bir toplumsal tabanı var; o tabanla bağlarını korumaya ve o tabanı genişletmeye özen gösteriyor.

Bu nedenledir ki, CHP’nin aksine, MHP’nin son dönemde “Ergenekoncu” diye nitelenebilecek bir söylemden kaçındığını görüyoruz.

Devlet Bahçeli’nin siyasi başdanışmanı Vedat Bilgin’in, Milliyet’te Devrim Sevimay’a söyledikleri bu açıdan dikkat çekiciydi.

Bilgin, Başbakan Erdoğan’ın “o söz MHP’nindir” diye üzerinden atmaya çalıştığı “ya sev ya terk et” ayıbından ısrarla uzak durup özetle şöyle diyor:

“O söylem Ergenekonvari örgütlerin sokaklarda kullandığı, duvarlara yazdığı bir laftır; bu ifadeyle MHP’nin özdeşleştirilmesi haksızlıktır. ...Bu ülkede bu ülkeyi sevmeyenlerin de yaşama hakkı vardır. Bu ülkede bizim gibi düşünmeyenlerin de yaşama hakkı vardır. Bu ülkede doğmuş olmak bu ülkede yaşama hakkını elde etmek için yeterli sebeptir.”

Doğrusu benim, MHP’nin geçmişine ve bugününe ilişkin ciddi eleştirilerim, politikaları konusunda derin kaygılarım var.

Bununla birlikte, Bilgin’in sözlerini şöyle okudum:

Birincisi, MHP kendisi ile Ergenekon arasına mesafe koymaya özen gösteriyor ve bu özenle CHP’den çok farklı, çok daha makul ve topluma dönük bir yerde duruyor.

İkincisi, “ya sev ya terk et” mantığını reddetmesi MHP’yi, Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek ve Vecdi Gönül gibilerinin son demeçleri sayesinde AKP’nin düştüğü “dışlayıcı, itici, defedici” tavırdan uzaklaştırıp toplumun vicdanıyla daha uyumlu kılıyor.

Devlet Bahçeli’nin dün Meclis’te söylediği şu cümleye bakın:

“Sevmeyenin terk etmesi yerine, öncelikle bizi ona sevdirecek, beraberliğimizi saydıracak bir yaklaşımın hâkim kılınması bizim siyaset anlayışımızın vazgeçilmezlerindendir.”

Ne dersiniz; sizce, Başbakan’ı düşündürmesi ve son demeçlerinden sonra biraz olsun utandırması gereken bir cümle değil mi bu?

TARAF

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum