1. YAZARLAR

  2. Lütfü Özşahin

  3. CHP solculuğunun sosyolojik bir karşılığı var mı?
Lütfü Özşahin

Lütfü Özşahin

Yazarın Tüm Yazıları >

CHP solculuğunun sosyolojik bir karşılığı var mı?

A+A-

Deniz Baykal liderliğindeki CHP'nin halkın en az % 80'ine karşı yürüttüğü dayatmacı, jakoben, elitist, "darbe ideolojisinden" ve hakeza "gerilim stratejisinden" beslenen siyaset anlayışı maalesef bütün hızıyla devam etmektedir.

Ayrıca CHP'nin milletin tarihsel ve toplumsal değerleri ile olan karşıtlığı ise bir nevi kutsal karşıtı bir pozisyon almaktadır. Son olarak partinin ağır toplarından olduğu söylenen Önder Sav'ın Hz. Peygamber ve hac ibadeti konusundaki hakaretamiz ve alaycı ifadeleri bu yargımızı daha da güçlendirmektedir.

Türkiye'de kendisini sol olarak tanımlayan akımlar, Ortaçağ'da hakim olan kilisenin dinsel dogmatizmi gibi, halen 19. yüzyılın ruhsuz pozitivist ve modası geçmiş Marksist anlam ve kavram çerçeveleri ile siyaset yaptıklarından dolayı, kelimenin tam anlamı ile çökmenin eşiğine geldiler. Zaten Marksist sol, bir anlamda dindir, çünkü Marks kendi ideolojisini "Bilimsel Sosyalizm" (scientific socializm) olarak adlandırıp, Marksizm'in bir bilim olduğunu iddia ederek insanlık tarihinin en büyük dogmatik düşüncelerinden birisini geliştirmiştir.

Solculuk ve toplumsal değerler

Tabii solun ileri gelenlerinden bazılarının bile, ne derece Marksizm'i, yahut Avrupalı anlamda sosyal demokrasiyi bildikleri de son derece tartışmalıdır. Çetin Altan'ın söylediği gibi, en bilinçli solcularımızdan çoğu Marks'ın doktora tezinin hangi konuda olduğunu dahi bilmezler. Yani, yer yer içi boş bir söylemden öteye geçemez onların solculuğu. Zira CHP türü solculuğun sosyolojik bir karşılığı da yoktur. Bir nevi solculuk, Türkiye'de cami karşıtı olma, dolayısı ile İslam dininin tüm toplumsal değerleri ile mücadele etme ile özdeş olarak anlaşılır.

Ortodoks Marksizm'e göre dinin, özellikle Hıristiyanlığın toplumsal düzeyde afyon işlevi gördüğü yargısı bütün dinlere şamil kılınmıştır ve bundan dolayı dinsel inanışlar mutlaka ortadan kaldırılmalıdır. Ve bilindiği gibi bu proje, SSCB ve Varşova Paktı ülkelerinde uygulandı, ateizm resmî ders haline getirildi. Peki, ne oldu? Bir süreliğine Marksizm, derin Hıristiyan kültürünü ince bir tabaka ile örttü. Ancak sosyolojik-toplumsal bir gerçek olarak din bu örtüyü parçaladı ve tekrar tarih sahnesine çıktı. Şimdi eski Varşova Paktı ülkelerinde yığınlarca kilise açılmakta ve Ortodoks Hıristiyanlık yeniden tarihsel rolünü üstlenmektedir. Zira Marks, medeniyetlerin esas kurucu dinamiğinin din olduğunu anlayamamıştı. Artık Avrupa'da din karşıtı, Hıristiyan değer yargıları ile mücadele eden sol anlayış tamamen marjinalleşmiştir. Yani skolastik, dogmatik sol Avrupa'da da iflas etmiştir. Ancak CHP ve yandaşlarının milletin özgür iradesine ve AKP'ye karşı halen yerel dinamiklerden beslenmeyen ideolojik, kutsal karşıtı ve dogmatik karakterli sol bir söylemden beslenmeleri Türkiye'yi sonuna kadar geren bir ortam oluşturmaktadır. Şimdi gelelim Türkiye'deki solun çöküş nedenlerine:

Yerel dinamiklerden yola çıkarak bir politika oluşturamadılar, öyle ki, kullandıkları dil bile insanlarımız tarafından anlaşılmadı. Herhalde halkın dili ile konuşamayan bir sol düşüncenin toplumla bütünleşmesi beklenemezdi.

Geniş halk kesimlerinin sömürülmemesi için politika oluşturacaklarına, her zaman otoriter devlet anlayışının pozitivist ve modernist politikalarının yanında yer aldılar. Yani, geniş halk kesimlerinden oluşan çevrenin sözcülüğünü yapacaklarına; merkezde yuvalanmış, halkın değerlerini küçümseyen elitist, jakoben, devletten nemalanan sınıfların sözcülüğüne soyundular. Hatta işi öyle bir noktaya getirdiler ki, DP, RP, FP, AKP gibi halkın özgür iradesi ile iş başına gelen hükümetleri "rejim düşmanlığı" ile özdeşleştirip, gerçekte halkı potansiyel suçlu göstererek, demokrat olmadıklarını ortaya koydular.

Sürekli olarak solculuğu, halkın tarihsel ve toplumsal değerlerine karşı bir mücadele konseptine indirgeyerek, başörtüsünün bile kamusal alandan, hatta özel hayattan dışlanması için uğraş verdiler. Başka bir ifade ile laikliği, toplumun dinini yeryüzünden kovma harekâtı olarak algıladılar. Yani, laikliği ateist bir konsepte indirgediler. Demokratik ülkelerdeki laiklik uygulamalarını değil de, Sovyetik bir anlayışa dayanan Bolşevik laiklik uygulamalarına destek verdiler, belki de halkı Müslüman olan bir ülkede solun en büyük handikabı budur. Halkın ana kültüründen kopuk oldukları için, doğal olarak yabancılaşma (alinasyon) işlevi gördüler. Zira, eğer bir siyasal hareketin mensupları yaşadıkları toplumun tarihinden, inancından, sanatından, ilminden, irfanından, edebiyatından, müziğinden, velhasıl diyalektiğinden habersiz ise kaçınılmaz şekilde alinasyon/yabancılaşma işlevi görürler.

19. yüzyıl Marksist ve pozitivist bir paradigmaya dayanan totaliter ve otoriter siyaset anlayışlarının artık küresel düzeyde uygulamasının kalmadığı, yeni sol hareketlerin dinle uyumlu, saygılı, hatta onun gücünden yararlanan, dinsiz toplumların yaşayamayacağını idrak eden bir yapıda olduklarını görememeleri... (Sanıyorum Mustafa Sarıgül, bu anlayışı idrak etmiş olmalı ki, toplumun dindar, laik her kesiminden oy alarak rekor kırdı. Çünkü Sarıgül, geleneksel Türk solunun aksine; çalışmaları, konuşmaları, uygulamaları ile milletin dine dayanan değerleri ile uğraşmadığı gibi, saygısını da eksik etmemiştir. İşte bu siyaset anlayışı sayesinde sol bütün Türkiye'de oy kaybına uğrarken Şişli'de başarıya ulaşmıştır.)

Sol hareketin lider konumunda olan sözcülerinin hayat tarzları ile ezilen kesimlerin hayat tarzı ve statüsü arasındaki derin uçurum var. Örneğin CHP'ye toplumun ezilmiş, fakir kesimlerinden değil de, komprador, jakoben, burjuva kesimlerinden daha fazla oy çıkması bu yargının en büyük delilidir. CHP, bugün artık elitist bir burjuva partisine dönüşmüştür. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Türkiye'deki sol, Türk milletinin tarihsel ve toplumsal değerleri ile barışmadığı, onun sosyal muhayyilesine (social imagination) dayanan "siyasal aklı" temsil etmediği sürece, iktidar olma şansını yakalayamayacaktır.

Zaman gazetesi

YAZIYA YORUM KAT