1. YAZARLAR

  2. RIDVAN KAYA

  3. Cezaevleri Sorununa Daha Duyarlı Yaklaşmalıyız!
RIDVAN KAYA

RIDVAN KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Cezaevleri Sorununa Daha Duyarlı Yaklaşmalıyız!

A+A-

 

Türkiye’de genelde kamuoyunun özelde de Müslümanların gündemlerinde çok az yer bulabilen bir konudur cezaevleri. Gözden uzakta, dikkatlerden uzakta, gündemden uzakta kalır genelde. Oysa hayatın bir parçasıdır. Çok uzağımızda algılanmaması gereken mekanlardır cezaevleri. İnançları gereği daha adil bir dünya peşinde olan ve bunun gerektirdiği mücadeleyi vermekten kaçınmayan bireylerin göze alması gereken bir bedeldir. Zulmün egemen olduğu, İslam’ın adaletinden ve hakimiyetinden uzak sistemlerde adalet talebinde bulunan insanların bir biçimde yollarının geçtiği mekanlardır.

Nitekim halen dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, yaşadığımız ülke zindanları da pek çok Müslümana ev sahipliği yapmaktadır. Zaman zaman bizlerce unutulan, unutulmaya terk dilen bu gerçeği hatırlamamız, birbirimize hatırlatmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden bu programın adını “Cezaevinde Kardeşlerimiz Var!” şeklinde belirleme ihtiyacı hissettik.  

Cezaevlerinde kardeşlerimiz var ve çoğu zaman bizler hangi durumda olduklarını ve neler yaşadıklarını bilmiyoruz. Devam ede gelen eziyetler, haksızlıklar karşısında yeterince duyarlılık göstermiyoruz.
 

Cezaevleri: Sorun Yumağı

Oysa cezaevlerinde pek çok sorun yaşanıyor. Yoğun bir tecrit dayatması var, zaten dört duvar arasına kapatılmış ve toplumdan tecrit edilmiş insanlara zindanda da tecrit uygulanıyor. Bir araya gelmeleri, görüşmeleri, paylaşmaları engelleniyor.

Sevk sorunu son zamanlarda daha da sıklaşan bir zulüm. Haklarında mahkumiyet kararları verilen insanlar ailelerinin, yakınlarının bulunduğu şehirlerden çok uzaklara sürülüyorlar. Örneğin Diyarbakır’dan Tokat’a, Çorum’a vs. Bu insanların ailelerinin pek çoğu zaten maddi yetersizlikle karşı karşıya. Ve bu uygulama neticesinde insanların evlatlarını, eşlerini, babalarını görebilmeleri lükse dönüşüyor. Yüzlerce kilometre yol gitmek bir dert; çoğu şehir dışında bulunan cezaevlerine ulaşmak ayrı bir dert; çok kısa süre için izin verilen görüşmelerden sonra aynı yolu geri dönmek ayrı bir dert.

Sevk zulmü denilince buna yine son zamanlarda karşılaşılan bir sorun çıplak arama sıkıntısı da eklenmiş durumda. Bu çirkinlik, ahlaksızlık maalesef ciddi bir boyut kazanmış durumda.

Cezaevlerinde pek çok hasta kardeşimiz var. Bunların tedavileri yapılmıyor. Cezaevlerindeki hasta tutuklular konusu kamuoyu gündeminde ancak medyanın ilgisini çekebilen olaylarla ilgili olarak, Güler Zere örneğinde olduğu üzere yer bulabiliyor. Ama ne yazık ki, Müslüman tutukluların yaşadıkları pek gündemleşmiyor, gündemleştiremiyoruz. Örneğin Hizbullah davasından tutuklu bulunan Cahit Durmaz hadisesi çok acı bir olay olarak hatırlanmayı hak ediyor. Cezaevinde kolon kanserine yakalanan Cahit Durmaz’ın Ankara Numune Hastanesi ve Adli Tıp Raporuna rağmen çok uzun süre tedavisi engellendi ve en son aşamada ancak 30 kiloya düşmüş bir halde iken hastaneye yatmasına izin verildi. 2010 yılında vefat eden bu kardeşimizin yaşadıkları kamuoyuna maalesef çok cılız bir yer tutabildi.

Yine aynı davadan Batman cezaevinde bulunan Fikret Bayram’ın yaşadıkları da kamuoyunun hiç ama hiç ilgisini çekmedi. Omurilik felci olan Fikret Bayram hiçbir ihtiyacını kendi başına karşılayamaz bir durumda olmasına rağmen, ısrarla tahliye edilmedi ve cezaevinde tutuldu.

Bu vesileyle İslami Hareket davasından yargılanan Cengiz Sarıkaya kardeşimizin maruz kaldığı zulmü de hatırlatmak isterim. İşkence sonucunda felç kalan bu kardeşimiz yıllarca tahliye edilmemiş ve cezaevinde hem kendisi büyük acı yaşamış, hem de onunla ilgilenen Müslümanlar için ciddi bir zorluk ortaya çıkmıştı. Rabbim’den kendisine bir kez daha rahmet diliyorum.
 

Cezaevleri Sistemin Aynasıdır!

Cezaevlerinde yaşanan sorunlar elbette düzenin kimliğinden ayrıştırılamaz. Sisteme hakim zulüm anlayışının bir yansımasını görüyoruz cezaevlerinde.

Laik-Kemalist bir devlet ve toplum inşa etme çabasının tam bir asırdır kesintisiz bir zulüm geleneğine yol açtığı bu ülkede İstiklal Mahkemeleriyle başlayıp, inkılap kanunları adı verilen zulüm yasalarıyla devam eden, hiç bitmeyen olağanüstü dönemlerde olağan dışı bir yargı sistemi vücut bulmuştur. İlerleyen süreçte darbecilerin zulüm ve sindirme araçlarına dönüştürdükleri sıkıyönetim mahkemeleriyle, bilahare DGM’lerle süren uygulamalar bilhassa 28 Şubat sürecinde ivme kazanmıştır.

28 Şubat döneminin ve uygulamalarının altını çizmek gerekiyor. Bu dönemde brifing tezgahından geçirilen yargının darbenin keskin kılıcı şeklinde işlediğini çoğumuz net olarak hatırlarız. Toplum bu dönemde akıl almaz davalara ve yargılamalara şahitlik etmiş, daha doğrusu bu tür yargılamalar neticesinde verilen zalimane kararlarla halk sindirilmeye çalışılmıştır. Sincan’daki Kudüs Gecesi davası; tiyatro davası; başörtüsü eylemcileri hakkında anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs ithamıyla açılan soruşturmalar; Kayseri, Urfa vb. belediye başkanlarının düşüncülerini açıklamalarından ötürü mahkum edilmeleri ve görevlerinden alınmaları vs.    
 

Brifingli Yargının Yol Açtığı Hukuksuzluklar Ne Zaman Gündeme Gelecek?

Devam eden yargılamalarla ilgili olarak da hakim tutum şu olmuştur: Eğer dava süreci bitmemişse suç vasfı değiştirilmiş, istenen cezalar ağırlaştırılmış ve mahkumiyet kararları en üst sınırdan verilmiştir. Eğer İslami kimliğinden ötürü yargılanan kişiler hakkında daha önce alt mahkemelerde ceza verilmiş de dosyaları temyiz aşamasına gelmiş ise, Yargıtay'da bu kararlar bozulup, dosyalar geri gönderilmiş ve cezaların katlanarak yeniden tesis edilmesi sağlanmıştır. Kamhi davası net bir örnek olarak karşımızda. Zorla alınan emniyet ifadeleriyle örgüt icat edilmiş, kişiye yönelik bir suikast girişiminden ötürü çok sayıda genç ömür boyu hapse mahkum edilmiştir. Aynı garabet Sivas davasında da yaşanmış ve ölüme yol açmak suçlamasıyla verilen ilk cezalar ve tahrik gerekçesiyle yapılan ceza indirimi hukuki mesnetten ziyade intikam duygularıyla bozularak idam kararlarına hükmedilmiştir.   

Bu konuya özellikle değinme gereği duydum. Çünkü 28 Şubat hukuksuzluğunun sorumlarından hesap sorulduğu bir süreci yaşıyoruz. Zulmün hesabı soruluyor. Ama bu dönemde işlenen hukuk katliamının mağdurlarının mağduriyetlerini gidermeyi, en azından son vermeyi gündemine almayan bir adalet teşebbüsünün kesinlikle eksik kalacağını hatırlatıyoruz.

Bu noktada 28 Şubat sürecinde verilmiş tüm kararların yeniden gözden geçirilmesi, yargılamaların tekrarlanması talebini daha sıkı bir şekilde gündemleştirmemiz gerektiğinin altını çiziyorum.

Aynı şekilde devam eden yargılama süreçleri hakkında da daha sorumlu bir yaklaşım geliştirmemiz gerektiğini hatırlatıyorum. Örneğin hiçbir şiddet içermeyen eylemleri dolayısıyla Hizbut Tahrir mensubu kardeşlerimizin ağır cezalara çarptırılmalarını yeterince gündeme taşıyamıyoruz. Oysa bu kararlar tam anlamıyla bir hukuk faciası niteliği taşımaktadır.
 

Cezaevleri Sorununa Adalet Perspektifinden Yaklaşmalıyız!

Türkiye’de cezaevleri sorununa müslümanlar olarak ideolojik-siyasi kimliğimizle tutarlı ve adaleti gözeten bir yaklaşım  geliştirmek zorundayız. Adaletin değil, zulmün hakim olduğu bir toplumsal düzende öncelikle yargılanmayı ve cezalandırmayı hak edenin mevcut düzen olduğu gerçeğini unutmamak zorundayız. İslami kimliklerinden ötürü zindanlara tıkılan kardeşlerimize karşı sorumluluk taşıdığımızı aklımıdan çıkartmamalıyız.

Ayrıca şunu da hatırlatalım ki, ister haksızlığa uğramış olsun, isterse de gerçekten suçlu olsun, hiç kimse gayrı insani şartlarda tutulmaya mecbur edilemez; temel ihtiyaçlarını karşılaması engellenemez; belirlenen cezadan daha fazlasını çekmeye mecbur edilemez. Adli-siyasi ayrımı yapmaksızın herkes için geçerli olması gereken bu asgari standartların çiğnenmesi sonucunda ortaya çıkan hak gasplarına karşı tavır almak da İslami kimliğimizin bir gereği olarak algılanmalıdır. Özgürlükten yoksun bırakmanın kendisi bir ceza olmalı, hapishane koşulları ceza olarak kullanılmamalıdır.

 

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum