1. YAZARLAR

  2. Enver Gülşen

  3. Çevreciliğe anti-modern bir bakış denemesi
Enver Gülşen

Enver Gülşen

Yazarın Tüm Yazıları >

Çevreciliğe anti-modern bir bakış denemesi

A+A-

Çevreci hareketlerin modernizm eleştirisi yapmadan ve modern yaşam biçiminden taviz vermeden, sathî yollarla doğanın çürümesine karşı yaptıkları eylemler ve önerileri, çözümden ziyade geçici çıkış yollarıdır

Modernizmin çevreye ve insana bakışı belirgin problemler yarattı. Bu zihniyetin felsefi temeli olan aydınlanma, özne ile doğayı birbirinden kesin çizgilerle ayırdı. Modern öncesi dönemlerde, doğa ile insan arasındaki ilişki, daha çok insanın doğa ile barışık bir yaşantı sürmesi sonucunu doğrurken (hatta Doğu öğretilerinde insanı doğaya tâbi kılan bir anlayış söz konusudur), aydınlanma sonrası modern düşünce doğayı insana tabi kıldı. Horkheimer ve Adorno'nun dediği gibi, doğa ile insanın birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, insanın, doğayı dışsal bir öğe olarak algılaması sonucunu doğurarak, doğanın insan için "şeyleşmesine" sebep oldu. Bilim ve teknoloji aracılığıyla doğa üzerine tahakküm kuran insan, doğayı, üzerinde hâkimiyet kurulacak bir nesne olarak görmeye başladı. Doğa hakkında bilgi edinme niyetimiz bile bu egemenlik anlayışının sürekli hâle gelmesi içindi. İnsanın doğa üzerindeki egemenliği, doğayı bir nesne haline döndürdü.

Akıl ise doğayı egemenlik aracı olarak algılamak ve bu manada dönüştürmek için gerekli olan "araçsal akıl" hâline dönüştü ve kendisine yabancılaştı. Böylece, aslında ister istemez doğanın yazgısını paylaşan insan, farkında olmadan, doğayı egemenlik nesnesi hâline dönüştürürken, kendisini de nesne hâline dönüştürüyordu. "Böylece, insanın doğa üzerindeki egemenliği, hem insanın, hem insanın iç doğasının ve hem de doğanın egemenlik altına alınmasıyla sonuçlanmıştır. Bir bakıma, her iktidar ilişkisinde, iktidarın öznesi, nesnesinin kaderini paylaşmak durumundadır" (Aydınlanmanın Diyalektiği; Adorno ve Horkheimer)

Bir insan intihara kalkışsa, o insanı intihardan kurtarmak isteriz ve bu intihara yol açan sebepleri teşhis etmeye çalışıp, bir anlamda bu 'hastalık'ı tedavi etme yoluna gireriz. Yani intihar etmek isteyen insanın bir anlamda psikolojik olarak bir hastalığa sahip olduğunu düşünürüz. Ancak söz konusu olan, doğayı yok etmemiz ve son hızla doğanın - ve elbette kendimizin- intiharı demek olan bir yolda ilerliyor olmamız olunca, bunu bir hastalık olarak değerlendirmeyişimiz mânidardır. "(Dokuz Yüz Katlı İnsan, Mustafa Merter) İnsanoğlu bu gidişin temellerindeki hastalıklı hâli teşhis edip tedavi yoluna gitmezse intihar kaçınılmazdır. Bu hastalıklı hâl ise doğayı, egemenliğinin nesnesi hâline getiren modern zihniyet ve bu zihniyetin her türlü türevidir. Bilim ve teknolojiyi de egemenlik ve gücün araçları hâline getiren bu zihniyete göre doğa, insanın egemenlik oyunlarının alanıdır.

MODERNİZM ELEŞTİRİSİ ŞART

Modern çevrecilik hareketlerinde, çevre ile ilgili yapılan eylemlerde göremediğim şey işte bu kapsamlı modern düşünce eleştirisidir. Son nükleer enerji tartışmaları dahil, konunun tarafları, bu konuyu oldukça sathî düzeyde ele alıp, konunun kaynağını oluşturan noktalara temas etmekten oldukça uzak görünüyorlar. Ancak bu problemden hemen hemen her kesim muzdarîp. Modern yaşam biçiminden hiçbir şekilde taviz vermeyip, bu problemlerin felsefi kökenlerine hiç bir şekilde değinmeyip, sathî yollarla doğanın çürümesini engellemek için eylem yapan grupların önerdikleri de çözüm üretmekten ziyade geçici çıkış yolları önermek demek oluyor kanımca.

Kapitalizme biât etmiş grupların, tüketim üzerine kurdukları toplum biçimi, aslında bu tüketim ürünlerini üretecek bir endüstrinin de kutsanması demektir. Yani kapitalizmde, tüketim kutsanırken, üretim ve bu üretim yöntemlerine dayanan mutlak "ilerleme" de kutsanır. Bu anlamda kapitalistlerin, çevrenin ve doğanın bozulması ile ilgili çok fazla kaygı duymamaları normaldir. Bilim ve teknolojik ilerlemenin yanında, üretim de kutsanır. Üretimin, çevre ile ilgili yarattığı problemlerde de, üretim açısından bir bakış söz konusudur. Çevre ancak ikincil plandadır ve üretimin durmaması şartıyla ancak küçük iyileştirmeler söz konusudur.

Modern çevrecilerin çoğunun dahil olduğu solsosyalist kesimlerin ise sorunun kaynağını anlama konusunda problemleri olduğunu düşünüyorum. Modern düşüncenin bir başka çocuğu olan ve bu anlamda tüketim fetişizmine olmasa bile, üretim fetişizmine - ve mutlak ilerleme nosyonuna - kapitalizm kadar bağlı olan sosyalist düşüncenin de, üretim- doğa ilişkisi ve bu ilişkide doğanın aleyhine ilerleyen durumları analiz etmekte sorunlu olduğunu düşünüyorum. Modern hayat biçiminin alternatifini üretmekten aciz, sadece yüzeysel çevrecilik ile doğayı korumaya çalışan bu grupların da ürettikleri muhalefetin bir çözüm önerdiğini düşünmüyorum.

DİNİN ÇEVREYE BAKIŞI

Modern yaşam biçimine alternatif üretmesi beklenen dindar kesimlerin ise kendilerini ekonomik olarak kapitalizmin içersinde konumlandırdıkları muhakkak. Ancak esas çözümün de yine modern dışı ve dinî kökenli bakışın merkezde olduğu bir bakışla mümkün olabileceğini düşünüyorum. Yaşam biçimi olarak alternatif bir yaşam biçimini üretebilecek olan; kapitalizme, tüketim, üretim ve ilerleme fetişizmlerine karşı başka bir şeyin mümkün olabileceğini ortaya koyabilecek olanın da yine bu tür bir bakış olduğunu düşünüyorum.

Doğaya, üzerinde tahakküm kurulacak bir nesne olarak değil, içindeki canlı veya cansız varlıklarıyla, her an "Allah'ı tesbih eden" bir varlık olarak bakan; canlılarla (hatta cansız doğa ile...Hz. Muhamed(s.a. v.) her hafta mutlaka Uhud dağını ziyaret edermiş. Bunun sebebini soranlara 'Uhud bizi sever, biz de Uhud'u' dermiş. Cansız doğayı bile sevginin öznesi hâline koyan bir bakışın öne sürülmesidir bu) ilişkisinde dinî anlayışın köklerinden gelen bir saygının ve sevginin olduğu bir bakışın, doğayı, egemenlik nesnesi hâlinde değil, sevgi ve saygı ilişkisi kurulacak bir özne olarak gördüğünü söylemek gerekir. Ayrıca üretim ve tüketim fetişizmini besleyecek değil, alternatif bir hayat üretebilecek bir bakışı öne sürmesi açısından da önemlidir çevreye "dindarca" bakabilmek.

"(Allah'ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp-ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır. "(Rûm Sûresi 41) Bu ayeti çoğu Müslüman gibi belki yüzlerce defa üzerinden anlamadan geçmişimdir. Ancak ilk defa anlayarak okuduğumda ürperdiğimi hatırlıyorum. Doğaya olan sevgimizi, saygımızı; canlı ve cansız varlıkları Allah'ı tesbih eden varlıklar olarak görüp ona göre saygı göstermemiz gereğini unuttuğumuzda geldiğimiz noktayı göstermesi açısından benim için ürpertici oldu bu ayet. Ancak aynı zamanda doğa üzerine, çevre üzerine düşünmemi gerektiren bir anlayışın da milâdı!

Modern anlayışa alternatif bir yaşam tarzı üretemediğimiz sürece; sonsuz üretim ve tüketim iştahıyla dolu olduğumuz ve bu yüzden de her geçen gün daha fazla enerjiye ihtiyâç duyduğumuz bir çılgınlık hâlinde, örneğin, nükleer enerjiye karşıyız demenin tek başına bir manâ ifade ettiğini düşünmüyorum. Bu karşıtlığın, modern dışı bir yaşam tarzı ve anlayış ile, doğaya ve insana bakıştaki kökten bir devrimle desteklenmesi gerekir ki çözüm yolu da gösterebilelim. Yoksa her şey "yüzeysel" bir çevrecilik anlayışında takılıp kalacak ve hiçbir çözüm üretilemeyecek.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT