1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Çetin bir kördüğüm ve çok yönlü bir kanlı oyun..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Çetin bir kördüğüm ve çok yönlü bir kanlı oyun..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Referandum ilginç bir tablo çıkardı ortaya; ülkemizin sosyal yapısını ve zaaf veya güç noktalarını ortaya koyması bakımından..

Akdeniz ve Ege sahilleri ve İstanbul’un batısındaki Trakya bölgesi, bütünüyle yüzde 50’nin üzerinde ’Hayır’ dediler.. Günlerdir, yüzde 58 bilerek mi oy verdi diye soranlar, bu yüzde 42’nin verdiği oyları sorgulamadıkları için, onların bilerek oy verdiği gibi bir mâna yansıyor.. Halbuki, her iki tarafın da yok aslında birbirinden farkı.. Herkes kendi güven duyduğu tarafın kanaatini paylaştı, oy verirken..

Yani, mes’ele, bir sosyal saflaşma mes’elesi idi..

‘Hayır’  diyenler, ‘kemalist-laik- jakoben rejimin kendilerine sunduğu kazanım ve imkanlardan memnun ve sahib oldukları statü ve menfaatleri yitirmek istemiyorlar.. Yani, tuzu kuru ve de halkın ortak inanç değerlerinden kenarda sayılabilecek bir kesim.. Ve bu ‘Hayır’cı hattın, hemen tamamının, Hatay’dan başlayıp bütün Akdeniz ve Ege sahillerinde devam edip, Trakya’da, İstanbul’un batısındaki bütün illere kadar uzanması ilginç..

Eskişehir’i saymazsak, onun dışındaki hemen bütün Anadolu ise.. Mevcud sistemden  yüzde elli üzerinde memnun olmayan ve değişmesini isteyen bir büyük kitle.. Ve bugün için, -kendisine güven duyulduğu için, tek isim etrafında bloklaşmış bir kitle olarak- Tayyîb Erdoğan tarafından yönlendiriliyor..

Bir de kürd halkının ekseriyette olduğu kabul edilen Güneydoğu’da, BDP’nin etkili olduğu anlaşılıyor.. Ama, bu yöre halkı, bir bölge partisi olmaktan kurtulamamış olan BDP tarafından boykota çağrılmayıp, oylamaya katılsaydı, onların da yüzde 90’ları aşan  bir ekseriyetle, ‘Evet’ diyecekleri, baskılara rağmen oylamalara katılanların tercihlerinden anlaşılıyor..

Çünkü, referandumda boykot uygulama kararı, başta Diyarbakır olmak üzere, 5-6 ilde seçmenlerin üçte ikisinin boykota katılmasını sağlamıştır.. Ama, oylamaya katılanlar da yüzde 90’ların üzerinde ‘evet’ demişlerdir.. (Onca tehdidlere, baskılara rağmen, bu illerde, yüzde 30-35’leri bulan bir katılım da, boykotun bile çok etkili olmadığını göstermektedir.. Ama yine de küçümsenemez, bu etki.. Ancaaak, Hakkârî’de, katılımın sadece yüzde 7 oluşu,  kolay izah edilemiyecek bir ayrı konu.. Herhalde, bir referandumdan üç gün önce, 9 PKK’lının Hakkârî’de öldürülmesi, bunda etkili oldu..

Ölen bir silahlı PKK eylemcisinin, militanının cenazesine onbinlerce insan katıldığına göre, bu izah yabana atılmamalıdır.. Demek ki, bu gibi kanlı tablolar, bu derin sosyal yarayı daha bir derinleştiriyor..)

Referandum sonrasında, Öcalan’ın, ‘Biz boykot kararıyla AK Parti’ye bir fırsat verdik, referandum bizim boykotumuz sâyesinde geçti, ‘hayır’ oyu verseydik, reddedilirdi.’  demesini ise, her sonuçtan bir menfaat devşirmeye çalışan bir açgözlü tüccar  hilekârlığına benzetebiliriz..  Kaldı ki, bu iddia, çok tutarlı da gözükmüyor.. BDP bağlıları ve sempatizanları ‘hayır’ oyu verseydi, o zaman, belki makas bu kadar açık olmaz, sonuç yüzde 46-47 / 53-54’lerde olurdu ve bu da sosyal çatışmayı daha bir derinleştirebilirdi..

BDP yetkilileri halkoylamasının hemen arkasından, güçlerini göstermiş olmanın etkisiyle (Gülten Kışanak ve hele Emine Ayna gibi isimlerin tahrikçi beyanlarına rağmen..), gerek Selahaddin  Demirtaş, gerekse Diyarbakır Bel. Başk. Osman Baydemir, daha ılımlı barış çağrıları yaptılar..  

Ancak, ‘Barış ve Demokrasi Partisi’ (BDP)’nin her barış çağrısının bile, halkımızın büyük kısmı üzerinde, bir ‘savaş çağrısı’  uslûbu içinde söylenmiş gibi bir etki yapması da, üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.. Bunun değerlendirmesini herhalde, BDP de yapmalıdır..

*

Yine de, BDP bu zamana kadar, devamlı olarak, ‘Biz taraf değiliz, taraf, PKK’dır , İmralı (‘daki Öcalan)’dır.’  derken,  şimdi Hükûmet’ten görüşme talebinde bulunuyorlar, yani kendilerini taraf olarak gösteriyorlar.. Bu noktaya gelinmesi de ilginçtir..

Gerçi, referandum sonrasında, taleblerinin çıtalarını da daha bir yükselterek, yarınlarda daha neler isteyebileceklerinin belirsizliğini de, görüşme talebinde bulundukları Hükûmet tarafına ve kamuoyuna yansıtmakla, güvenilmez bir görüşmeci konumunda olduklarını da gösteriyorlar.. Düşünülsün ki, en aklı başında kabul edilen Ahmet Türk ve çevresinin bile, özerk yönetim talepleri ve eğitim boykotu konularındaki açıklamaları yükseliveriyor..

*

Buna rağmen, BDP’nin Hükûmet’le görüşme masasına oturmak istemesi, konunun tarafı olarak artık, PKK’yı değil,  kendilerini gösterecek bir noktaya gelebilmeleri ve konunun Hükûmet tarafından da ve hemen kabullenilmesi, bu konuya Hükûmet’in de ciddî bir çözüm arayışı içinde olduğunu gösteriyor, denilebilir..

Anlaşılıyor ki, bu görüşme 16 Eylûl günü öğleden sonra yapılacakmış, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ve Adâlet Bakanı Sadullah Ergin’in katılımıyla.. Başbakan İstanbul’da olduğundan, bu vazifelendirme yapılmış..

Ancak, 16 Eylûl sabahı, yeni bir mayın tuzağıyla, sofra müzakereci tarafların üzerine yine devrildi.. 10 sivil insan parçalanarak can verdi, yarım düzinesi de ağır yaralı.. 

Daha önce de 2007’de, Başbakan Erdoğan, Ahmed Türk ile görüşecekken, bir saldırı daha gerçekleşmiş ve 13 kişi can vermiş ve Erdoğan da görüşmeyi ibtal etmişti.. Bu kez de aynı yol izlendi.. (Bu yolun hep izlenecek olması mesajı da, engelleyicilerin bu kolay taktiğe her zaman başvurabileceklerinin bir başka işareti sayılabilir..)

Daha öncesini de hatırlayalım.. 1993’de konu tam da Meclis’de görüşüleceği sırada, 33 asker El-Aziz/ Bingöl yolunda pusuya düşürülerek öldürülmüş ve görüşme kapısı 17 yıl sürecek şekilde, kesintiye uğramıştı.. (O askerlerin silahsız ve korunmasız olarak gönderilmesinin de, entrikanın bir diğer parçası olduğu, emekli generallerin tv. ekranlarında birbirleriyle girdikleri ağız dalaşlarından anlaşılmaktadır..

Keza, em. Korg. Altay Tokat’ın ‘atarsın bir bomba, korkutursun ve insan haklarından söz eden kişilerin nasıl, devlete sığındıklarını görürsün..’ şeklindeki beyanlarını ve de Ergenekon isimli derin devlet örgütünün taktik ve entrikalarını da hatırlayalım..)

*

Bu arada, bir çok eylemin PKK tarafından yapılıp, sonra da devlet güçlerinin üzerine atıldığı da bir gerçek.. Nitekim, Diyarbakır’da okuldan çıkan çocukların geçtiği yolda, askerî bir konvoyun da geçeceği ihtimaliyle patlatılan ve 12-13 genç insanın ölümüyle sonuçlanan bombalı bir eylem de böyle olmuş ve önce TC rejimi suçlanmış, sonra da aslî faillerden birisi yakalanınca, gerçek, onun korkunç itiraflarıyla büyük çapta anlaşılmıştı..

1 Ağustos 2010 günü Batman Meymuniye Köyü civarında, bir aileden dört kişinin, dört kardeşin, bir otomobilde, alevlerin içinde yakılarak öldürülmesi sonrasında, PKK’nın ortada bir yanlışlık olduğunu, zımnen özür dileyerek açıklaması da ilginçti..

Nitekim, Raman aşiretinin ileri gelenleri, yıllarca yöredeki kürd halkının isteklerini şekillendirmekte, PKK dışında çalışan bir ailenin hedef seçilmesinin hesabını; tâziye/ başsağlığı için gelen BDP liderleri ve Ahmet Türk’ün bulunduğu bir mekanda, BDP/ PKK ayniyeti bilindiğinden, BDP’lilerden sordular; onlar da bunun bir yanlışlık olduğunu, onları da ‘şehit’ saydıklarını ilan ettiler..

’Özdemir Kardeşler’den hayatta kalan Sabri de, bu cinayetin, ’PKK ve BDP ile çelişkilerden, Salih Özdemir’in iradesini mahalli seçimlerde Öcalan ve PKK’ya devretmemesinden, bundan dolayı aktif siyasetten çekilmesinden, kaynaklandığını’  açıkça belirtiyordu.

Bu konuyla ilgili olarak PKK adına yapılan açıklamada ise şöyle deniliyordu, özetle: “1 Ağustos 2010 günü Batman'ın Hasankeyf Maymuniye boğazında bulunan Güney Raman petrol sahasında yaşanan patlama sonucu dört değerli yurtseverimizi kaybettik. (…)  1 Ağustos 2010 günü bir timimiz Hasankeyf’te yola bir mayın döşemişlerdir ve bunun sonucunda gece yarısı bir patlama yaşandı, bu patlamada 4 değerli yurtseverimiz şehit düşmüşlerdir. Öncelikli olarak şunu belirtelim; (…) yaşamını yitiren yurtseverlerimize dönük herhangi bir eylem yapma kararımız yoktur, olmamıştır, olamaz da. (…)

Bu soruşturmayı-ucu nereye ve kime dayanırsa dayansın-sonuna kadar araştıracağız. Olayın yönlendirilmiş olma ihtimalini de dikkate alarak kapsamlıca ele alınacağını ifade ederiz. Bu konuda yaşamını yitiren değerli yurtseverlerimizin ailelerinden de bu soruşturmanın sağlıklı sonuca bağlanması için yardımcı olmalarını bekliyoruz. İnsanlarımızın o gece saatinde bilinçlice evlerinden çıkarılarak patlamanın yaşandığı yere yönlendirilip yönlendirilmediği konusunda bizi bilgilendirmeleri hayati önemdedir.

Sonuç itibariyle yaşanan bu talihsiz olay, hayatını kaybeden ve uzun yıllar boyunca özgürlük mücadelesine her türlü desteğini esirgemeyen bu değerli dostlarımızın ailelerine, bize, halkımıza ciddi acı veren ve üzen bu olayın bir provokasyon mu yoksa kaza mı olduğunun açığa çıkarılması için sonuçları ne olursa olsun üzerimize düşeni yapacağız. Yurtseverlikleri ile tanınan Salih Özdemir, Sadi Özdemir, Sedat Özevi ve Sıtkı Özdemir'in ailelerine en içten duygularımızla başsağlığı diliyoruz. Şehitlerimiz olarak anıyoruz.”

*

PKK adına HPG’nin yaptığı bu açıklamadan önce Murat Karayılan ise, Yeni Ö. Politika’da Salih Özdemir ile PKK arasındaki çelişkiye ve ayrılığa işaret ediyor ve bu dört yurtsever insanın kaybından duyduğu üzüntü’yü dile getirdikten sonra, “Kürt siyaseti içinde yerel düzeyde değişik tutumlar, birbirine karşı farklı grupların iç mücadelesi olabilir. Ama biz hareket olarak hepsini kendi insanlarımız olarak görürüz. Hepsini bu yolun yolcusu, bu davanın emekçisi olarak görürüz. Biz hiçbir zaman insanlarımız arasına bir fark koymadık. Her zaman değer biçtiğimiz insanlardır. (…) ...Hareket olarak bu insanları hedeflememiz asla ve asla mümkün değildir. (…) Olayın nasıl olduğu ve kimler tarafından yapıldığı ayrı bir konudur. Biz bunu araştırıyoruz ve üzerinde duruyoruz. Halen anlaşılması gereken, netleştirilmesi gereken boyutları vardır. Bir kere gerillamızın basmalı mayın koyma yöntemi yoktur. Gerillamız kontrollü olan uzaktan kumandalı yöntemi kullanır. Ama burada basmalı kullanılmıştır. Kim ve neden kullanıyor? Niçin böyle bir yerde ve böyle bir tarz uygulanıyor? Konusu bizim açımızdan ciddi soru işaretleridir.’ diyordu..

Öcalan ise, avukatlarıyla yaptığı görüşmede, benzer sözler ediyordu: Bu Batman meselesi nedir? Karanlık bir olaya benziyor. Çok yönlü araştırmak gerekir. PKK'nin üzerine yıkmaya çalışıyorlar. Komplo olabilir... Bu olay söylediğim gibi bir komplo olabilir ve yeni bir faili meçhuller süreci de başlayabilir..’  diyordu..

*

PKK’nın mücadele metodunda, amaç için her yol ve metod caizdir ve mübahtır anlayışının hâkim olduğu biliniyor.. Bu anlayış, günümüzde de sürmektedir. Nitekim, kendi içinden, liderlik kadrosuna karşı bir tavır geliştirenlerin nicelerinin de nasıl bir âkıbetle hayattan silindikleri biliniyor.  Kâni Yılmaz  ve Hikmet Fidan, bu konuda, akla ilk gelen iki isim..

 PKK’nın kendisine karşı çıkanlara karşı uyguladığı kanlı tasfiye metodunu, kemalistlerden, Baasçılardan, faşist ve komünist devrimcilerden, siyonistlerden aldığını bir daha belirtelim..

*

Bu gibi farklı tutum ve izahların, 7 askerin tuzağa düşürülerek öldürüldüğü Reşadiye Baskını’nda da yapıldığı görülmüş,  BDP yetkilileri bu kanlı eylemi baştan suçlamış iken, sonra, bir mahallî PKK güçlerinin içinde bulundukları özel şartlarda kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri açıklanmıştı..

*Karanlık eller, tek taraflı işlemiyor..

16 Eylûl sabahı Hakkârî’de bir mayın patlamasıyla bir minibusun havaya uçması ve sivil 10 insanın bir anda parçalanması da işte böyle bir yeni komplo..

İlginç bir durum..

Patlama yerinde bir takım askerî üniforma ve çanta, vs. bulunuyor..

Köylüler, askerin delilleri değiştirip kamuoyuna, eylemi yanlış yansıtacağını iddia ederek, oradaki belge ve bulgulara elkoyuyor.. Çünkü, orada güvenlik güçlerinin, askerin, polisin bu gibi entrikaları çevirdiğine dair yaygın bir kanaat var.. Nice cinayetlerin de bu çarpıtma yoluyla örtbas edildiği ve hattâ nice cinayetlerin intihar diye geçiştirildiği de biliniyor.. Ama, sonra jandarma geliyor, bu belge ve bulguları köylülerin elinden almaya çalışıyor, tabiatiyle.. Ve bu da direnişle karşılanıyor..

Bu kalıntılar gerçekten de güvenlik güçlerinden birilerine mi aid, yoksa, öyle bir görüntü verilmek ve konunun çarpıtılması için mi kasıdlı olarak oraya bırakıldı bunlar?

Her ne olursa olsun, hedef vurulmuştur. Belki de,  BDP’nin PKK’nın kontrolü dışında, inisiyatifi eline almak üzere olduğu korkusuyla gerçekleştirilmiştir, bu eylem.. Ya da, BDP ile Hükûmet arasında böyle bir görüşmenıin olmamasını isteyen resmî üniformalı entrika odakları, bu görüşmeyi baltalamak için bu yola başvurmuşlardır.. 

Bu iki ihtimal de sözkonusu.. Çünkü, BDP’nin tavır ve açıklamalarında bu ikirciklilik, hukukî entrika eğilimi, hemen daima gözleniyor.. Ve ayrıca, her adımdan sonra yeni bir adım atıyor, yeni bir çağrı ile veya teklifle geliyor..

Bu gelişmelere karşı, BDP içinden özgür kafalı, özgür yürekli bir kaç adam, çıkabilir mi  diye bekleyenler, Öcalan tarafından geçmişte, terkedildiği açıklanan siyasî özerkliği, şimdi Ahmed Türk’ün bile yeniden gündeme getirdiğini hatırlamalı.. Yani, o kadrolarda biraz mâkul düşünebilecek kimselerin olabileceğini ummak da epeyce uzak ve zayıf bir ihtimal..

Gerçi, Diyarbekir Bel. Başk. Osman Baydemir de 16 Eylûl günü  feveran etmiş..

Geçen haftaki referandumda ’evet’ oyu kullandığı için PKK tarafından şantiyesi basılan ve iş makinaları ateşe verilen bir işadamına sahib çıkan Baydemir, bu Hani’li işadamının maruz kaldığı muamele dolayısiyle şunları söylemiş:  
"Hakikaten bu ateşin sönmesi lâzım. İki hususa değinmek istiyorum. İlki, bir iş adamımızın mermer ocağının basılıp kimi iş makinelerinin yakılması hadisesidir. Ben öncelikle büyük bir üzüntü duyduğumu, saldırıyı kabul edilemez gördüğümü ifade etmek istiyorum. Benim şahsımda ve duygu dünyamda yaratmış olduğu etki şudur:  Ha Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi şantiyesi basılmış ve makinelerimiz yakılmış, ha bir adamımızın mermer ocağı basılmış ve iş makineleri basılmış, benim açımdan ikisinin de zerre kadar farkı yoktur.

Her fırsatta şu çağrıda bulunuyorum. Diyarbakır güvenli bir kenttir. Gelin yatırım yapın. Şimdi ben ne diyeceğim. Bu itibarla ben kabul edilemez olarak görüyorum. Nedeni ne olursa olsun kabul edilemezdir. Asla kabul etmiyorum. Bu iş adamımızın fikrinden kaynaklı ise, bu daha da kabul edilemezdir. 40 yıl bu insanlar özgürleşsin, özgürce düşüncelerini ifade etsin diye mücadele ettik. Bedel ödedik. Açık söylüyorum en çok da onlar bedel ödediler.
En çok da örgütün kendisi bedel ödedi. Şimdi kalkıp bir insanın fikrinden dolayı cezalandırmak, kendimiz ile çelişmektir, taban tabana zıd hale gelmektir. Bu benim açımdan kabul edilemezdir..’

Baydemir’in bu feryadı samimî ise, PKK tarafından hoş karşılanmıyacağı da açıktır..

Çünkü, PKK’nin onun sempatizanları veya bağlılarınca, açıkça eleştirilebileceği, neredeyse muhaldir.. Ama, öyle bir eleştiri sürecine girilir ve de, PKK’ya, ‘Yeter artık!’  denilebilecek bir noktaya gelinirse, bu da hayırlı bir gelişme olarak görülmelidir..

*Bu PKK entrikalarının simetrik izdüşümleri, TC’de de yok muydu geçmişte?

TC. ise, baştan beri o yörede entrikalar içinde..

Ve unutulmasın ki, 1943 yılında, Van- Özalp’ta, sırf  sınırda, İran sınırında hayvan kaçakçılığı yaptıklarından dolayı kurşuna dizilerek katledilen, 33 köylünun kaatili olan ve ancak, Demokrat Parti’nin iktidara gelmekte olduğunun anlaşıldığı yıllarda, rejimin kendisini temize çıkarmak için, 1948’lerden sonra yargılamaya başladığı ve idâm talebiyle yargılanırken, 1951’de cezaevinde kalb sektesiyle ölen Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın ismi, daha bir kaç yıl önce, Genelkurmay tarafından, Van yöresindeki bir kışlaya isim olarak verildi..

Bu kadar açık tahrikler..

O askerî makamların, bir askeri cezalandırmak için eline pimi çekilmiş bir bombayı veren ve onun patlaması sonucu 4 askerin parçalanarak ölmesine yol açan, öylesine korkunç bir cinayeti işleyen   bir teğmene, Askerî Yargı tarafından sadece 9 yıl ceza verildiğini, o cinayetkârın ve 4 yıl yattıktan sonra serbest kalıp, bir çağdaş Mustafa Muğlalı havasıyla topluma katılacağını bile izah etmediğini unutmayalım.. Tıpkı, insansız keşif uçakları / Heron’ların verdiği saldırı resim ve sinyallerine rağmen, karakol baskınlarına seyirci kalındığının ortaya çıkmasında olduğu gibi.. 

*

Şimdi, önceki bu gibi örneklere bakılırsa, Hakkârî’deki bu son mayın tuzağının ardında da herkes olabilir.. Ama, hedefin, Hükûmet- BDP görüşmelerinin baltalanmak istendiği açık.. Ve bu hedef vurulmuştur..

Genelkurmay o mayının PKK’ya aid olduğunu açıkladı.. Ama, Genelkurmay’ın da verdiği bilgileri, oradaki bir ‘uzatmalı çavuş’tan aldığını ve o ‘uzatmalı çavuş’ların oralarda devlet demek olduğunu unutmayalım. Bu gibi oyunların nasıl döndürüldüğü, o ‘uzatmalı çavuş’ların bile kısa zamanda nasıl ve ne kadar zenginleştikleri de, kimse için bir sır değil..

PKK’ya aid olmayan mayınlar da var elbette ve patladığında, onlar da PKK’nın üzerine yıkılıyor..

Bu arada, 17 Eylûl tarihli Sabah’ta yayınlanan ve  Hakkari'deki mayınlı saldırıyı askere yüklemek isteyen PKK'nın, hadise mahalline asker üniforması ve çanta gibi bazı eşyayı bırakılmasını izah edebilecek bir telefon kaydının dinlemeye takılması da ayrı bir konu..

İddiaya göre, patlama yerine yakın bir noktada asker çantaları bulunmuştu ve çantalardan birinde iki adet mayın, diğerinde ise dürbün ve kasatura vardı. Çantanın üzerinde ise, Hakkâri Dağ Komando Tugayı yazısı bulunuyordu.. Ancak olay yerinde bulunduğu ileri sürülen 2 askerî çantanın da bir provokasyon olduğu, Hakkâri Terörle Mücadele Şubesi'nin yaptığı teknik dinleme kaydından  anlaşılıyor.. Sabah’ın haberine göre;  BDP'lilerin, örgüt milislerini telefonla arayarak "Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!" talimatını verdiği ve telefon görüşmesinde "Bırakılan asker çantasını ön plana çıkarın, provokasyonu sahiplenin!" dedikleri belirlenmişti..
*

Bu arada, 16 Eylûl akşamı, Akşam’dan  Özlem Akarsu Çelik’in, CNN Türk'te yayınlanan Medya Mahallesi'nde BDP Genel Başkanı Selahaddin Demirtaş'ın, kendisine, Hakkari'de minibüse yapılan mayınlı saldırıyla ilgili olarak 'Bazı PKK'lılar bu saldırıda kullanılmış olabilirler' dediğini anlatması ve bunun yalanlanmamış olması da ilginçtir..

*

Bu gibi iddia ve ses kayıdlarına inanmak kadar, inanmamak da o kadar kolay değildir.. Nitekim, İnegöl ve Dörtyol’da Temmuz- 2010 sonunda meydana gelen büyük karışıklıklara dair, bazı ses kayıdları da, bu gibi durumlarda hangi karanlık güç odaklarının, ne gibi fitne ve entrikalar için nasıl pusuda bekledikleri, bir-iki uzman çavuşun bile bir kaç ‘ülkücü’ ile vatanan geleceği için diye, bütün bir milletin hayatıyla oynayabileceği görüldü..

Bazı üst askerî merciler ve yargı makamları ise, bu gibi ses kayıdlarının kanunsuz olarak kaydedildiğini açıklamaktalar.. Bu da olabilir, ama, konuşma metinleri, sesin sahibi olarak isnad olunan kişilerce bile reddedilmiyor.. Aslı doğru olan bir entrikanın kanunsuz olarak kaydedilenini cezalandırırsın, ama, o muhtevayı reddetmiyenler başıboş mu kalacaktır?

Unutmayalım, referandum öncesinde, Yargıtay üyelerinin, ‘referandumun ‘hayır’la sonuçlanması için Öcalan’a rol düştüğü ve ondan yardım alınması gerektiği’ne dair sözleri yayınlandığında; HSYK Başkan Vekili K. Özbek, bu gibi konuşmaların, günlük analizler  olduğunu söyleyerek geçiştirmişti..

*Bu egemen güçler zenciri kırılmadıkça, müslüman halkımıza rahat yoktur!

17 Eylûl günü de bir ses bandı daha yayınlandı. Ergenekon Yargılaması’nın sanıklarından olan em. Alb. Ârif Doğan’a aid olduğu söylenen bu ses kaydının düzmece olması neredeyse imkansız.. Çünkü, hem konuşma tarzı, Ârif Doğan’ın sesini tanıyan ve konuşma tarzını bilenlerin beyanları ve hem de ele alınan konulardaki derin vukûfiyet, bu sesin sahibi üzerinde kuşkuya yer bırakmıyor..  Bu sesin sahibi her kim olursa olsun, gizli ve derin devletin nasıl işlediğini gösteriyor..

Bu yüzden, o ses kaydında söylenen dehşetli ifadeleri, tarihe kayıd düşmek için, buraya almakta fayda var.. Sözkonusu ses kaydı şöyle..

‘-İlk ve son.. JİTEM’i benden başka bilen yok.. O benimle beraber gider.. Ben JİTEM’im. Ben olmadığıma göre, benden başka kimseden emir almazlar.. Ben sadece kod adını biliyorum. Arşivi tutan başka bir kişidir. Çok değerli bir insan.. Savaşçıdır, asker değil, bunlar..

Askeri de var içinde, er değil yani.. Rütbelilerden de var da..

Herkes görevlendirilmiştir. Herkes görevini en az benim kadar bilir, ama, hepsini bilmez.. On tane görevlendirme varsa ,dokuzunun ne olduğunu bilmezler. Birini bilir..

Yalnız, benim dediğim, kanundur..

Ben unsurlar içinden birini çağırıp, ‘Bunu niye böyle yaptın?’ dediğim zaman, sadece özür diler, ben yapmadım diyeni öldürtürüm.. Çünkü bu vatan için, bu toprak için.. Geleceğinde geçmişinde ve (hal-i) hazırdaki durumunda  ihtiyacı vardır. Bak ‘devlet’ tabirini de hiç kullanmıyorum..

Birgün bakanlarla, milletvekilleriyle oturuyor. Ankara Otel’de, altta.. Ben üst kata çıktım.. Bir şerefsiz or..... çocuğu var. Benim yanıma gelirdi. Yeşil, yani Mahmud (Yıldırım), oturup konuşuyoruz..

‘Sayın Birinci Başkan’a söyleyin.. Ârif Doğan’ın ölüsü de, dirisi de tehlikelidir..’

Bana dedi ki: ‘Genel Komutan seninle görüşmek istiyor..’

(Kendi kendime), Ârif dedim, sen artık bu yolun yolcususun..

Gelmiyorum dedim..

Lan oğlum manyak mısın?..

Ne manyağı oğlum..

Siz manyaksınız..

Beni Jandarma Genel Komutanı, Genelkurmay Başkanı ne ırgalar?

‘Bana ne?’ dedim, yav..

Emir subayı arasın..

‘Gelir misiniz? Böyle böyle..’ desin, ondan sonra düşünüym..

Vallaa..

Bir tane albay aradı... Piyade bir albay..

-Genel Komutanımız sizinle görüşmek istiyor, müsaid misiniz?

Ondan sonra gittim, konuştum.. Hemen 24 saatte telafi ettiler..

Vallaha dedim, konuşmaya başlasam dünya birbirine girer..

Bilinmesi icab eden bilgi ise, veririm.. Ama, bilgi değilse..

‘Ârif şu nasıl?’

Siz bilmeyin, daha iyi..’

‘Lan manyak mısın oğlum..’ dedi.. Baksana ben orgeneralim, sen..’ dedi, yarbaysın.. Ben Genelkurmay Başkanıyım..’

-Bana ne, ne olursan ol komutanım’ dedim.. Herşeyden önce insansın.. Seni dedim, pisliğe niye bulaştırayım?

(Suriye) Cemşeref’de dün bir patlama oldu. 75 PKK’lı öldü. 15 ev havaya uçuruldu.. Herkes merak ediyor. Biz tabiî bildirileri oraya attık, Müslüman Kardeşler’in (bildirilerini..)

Turgut Özal şeyin yanındaymış..

Hâfız el’Esad’ın..

Şeyi istemeye gitmiş, Öcalan’ı..

Demiş ki tercüman..

-Sayın Esad diyor ki, sayın başbakan..

Başbakana söyleyin, önce Müslüman Kardeşler’i bize teslim etsin.. (Hâfız Esed rejimine muhalif birçok İkhvan-ı Muslimîyn / Müslüman Kardeşler üyesinin de yıllarca Türkiye’de, Suriye için koz olarak korunduğunu hatırlayalım.)

Biz de Abdullah Öcalan’ı teslim etmeye çalışırız.. Daha 75 kişimiz Cemşeref köyünde öldü..

Şeyin haberi yok tabiî, Başbakan’ın..

MİT Diyarbakır Bölge Müdürü onunla berabermiş, sormuş..

-Yav demiş, bu nedir Başkan? Benden habersiz bir şey mi yaptınız?

-Efendim demiş, ben özel telefonla bir görüşeyim demiş.. Ondan sonra bilgilendiririm sizi..

-Efendim, JİTEM misilleme yapmış..

-Ne misillemesi?

-Ceylanpınar’ı basıp 200 tane ineğin, süt ineğinin memeleri kesilmişti.. Onun misillemesi bu..

-Allah Allah.. Nereden emir alıyor bunlar? Bu adamlar?

 

Köp.k Muammer Güler!..

Ben Niğde’de alay komutanıydım.. Bu, vali olarak geldi..Valiliğin V harfini bilmez.. O valiliği benden öğrendi.. Benim yanımda olduğu müddetçe.. Bütün siyasîlerle, bakanlar da dahil, mihver oluşturdum..

Dedim, ‘Buna dokunursanız, vallaha-billaha bulunduğunuz yerdeki delegelerinizi öldürttürürüm.. Size oy verdirtmem..’  O kadar kolladım, korudum onu..

-Yav komutanım çok üzerime geliyor  milletvekilleri..

Ha öyle mi?.. Açıyorum telefonu.. Bölük Komutanı’na.. Hemen şu milletvekiline bir tebligat yapın.. Ben yarın bekliyorum onu..

Tıppış tıpış, köpek gibi geliyorlardı..

(İisterlerse), Gelmesinler anasını satayım..

Hemen çıkarırdım özel ekip.. Başlardım onun delege listesinden adamları dövdürttürmeye..

-Yav komutanım, ne için yapıyorsunuz?’ falan diyenlere de diyordum ki..

-Oğlum, milletvekili sizden böyle böyle kötülük görmüş.. Komutana rica etmiş.. Biz de onun emrini yerine getiriyoruz..

Bir daha oy verirler mi.?

Bunlar JİTEM taktiğidir..

Dinsizin hakkından imansız gelir, yani..

Yobaz değilim.. 50 sene gelsem, AK Parti’ye, dindar diye oy vermem.. TC.’nin devletinin yüzde 80’i qavat olmuş, yalancı, hırsız, or....luk yapıyor.. Pez....klik yapıyor.. Pez.....klik yapıyor bunlar.. Yalancılar, sahtekârlar..

Bu devlete, 20 senedir ‘qavatların devleti’ diyorum..  Atatürk’ün devleti değil, bu devlet..

PKK’nin dediği gibi..

PKK, TC der..

Türkiye Cumhuriyeti demez.

Benim çekindiğim bir şey yok..

Beni bu qavat devlet iki defa öldürdü, onun için.. Daha ne yapacak? Öbür dünyaya gidip geliyorum!’

*

Şimdi bu konuşmayı yapan bir rütbeli askerin, bir albayın, hâlet-i rûhiyesini anlamaya çalışalım, bakalım.. O zaman, bu rejimde, nelerin nasıl, kimler tarafından ve cilalanmış- yaldızlanmış bir takım ideal ve sloganlarla, resmî  ideoloji adına nasıl cinayetler işlendiğini daha iyi anlarız..

Pekiy, bunlar var da;  PKK farklı mı sanki?

Onlar da, gerçekleştirdikleri nice eylemlerden sonra, aynı şekilde, kendi açılarından tam zıd noktada da olsalar, paralel açıklamalarda bulunmuyorlar mı?

Evet, hangi tarafından bakılsa, çok çetin bir kördüğüm ve çok yönlü bir kanlı oyun.. Müslüman halkımızın hayatı üzerinde oynanıyor..

Bir taraf türkler adına, öteki taraf kürdler adına diyerek..

Ve devlet, ne kadar türk devleti diye anılsa da, türk halkının inançlarına göre değil, o inanç değerlerine karşı emperyalistlerin emellerine uygun şekilde mücadele etmek için oluşturulmuş bir mekanizma; ve hâkezâ, PKK’nın da hedefi, kürdler adına diyerek, uluslararası bir rolü yerine getirmek.. Her ikisinin de hedefi, arkasına o kavimleri adına alarak, kendi şeytanî emellerine ulaşmaya çalışıyor; olan da İslam Milleti’ne, milletimizin kalbî beraberliğine, kardeşliğine oluyor..

Bu kanlı ve girift, karmaşık tablo karşısında, şuûrları bulanık olmayan her bir müslümana düşen vazife, türkçü veya kürdçü  vs. kavmiyetçi eğilimlere asla prim vermeden, sadece ve sadece İslam Milleti’nden olmanın gereklerine yerine getirmeye dikkat etmektir..

Biz,  bu mânada, tek bir milletiz.. Gelecek nesillere de şerefle bırakabileceğimiz en büyük fikrî ve itiqadî mîras da bu olacaktır!

 

YAZIYA YORUM KAT

22 Yorum