Cesaret

15.07.2011 10:37

Melih Altınok

Cemaatini eleştiremiyorsan, karşı mahalleye ne kadar cengâverce saldırırsan saldır kıymet-i harbiyesi yoktur.

Ha, belki iyi bir “asker” sayılırsın ama asla ve asla bu tek başına cesaretine delil değildir. Çünkü, kinlendiğin, sinirlendiğin, düşman saydığın insanların üzerine yürümek için düşünmek bile gerekmez çoğu zaman.

Bir deli bile bunu rahatlıkla yapar. Haplanıp beyninin korkuyla ilgili bölümünü tatile çıkartan serserilerin hasımlarıyla bayılıncaya kadar dövüşmelerini cesaret diye alkışlayabilir
misiniz?

Cesaret bazen dövüşmemektir.

Bazen de kavgaya hazırlanan dostlarına dönüp, “Haksızız” demek ve kavga etmemek için dövüşmeyi göze alabilmektir.

İnadı, mücadeleyle karıştırmama basireti göstermektir cesaret; “Yanıldım, yanıldık” diye sesini yükseltebilmektir.

Ortada ciddi deliler varken bile Demirel gibi, “Bana bazı sol örgütler Ergenekon’a alet oldular dedirtemezsiniz” diye bağırarak her türlü reform adımının karşısına dikilmek, pozisyon koruma kaygısını devrimcilik diye satıp sokağa çıkmak da cesaret değildir mesela.

Ama kendinizi solda tanımlıyorsanız ve PKK yol kesip adam kaçırdığında Kandil’den yapılan “Operasyonlar esirlere zarar verir. Tüm kamuoyunu duyarlı olmaya çağırıyoruz” açıklaması karşısında “el insaf” çekebiliyorsanız cesaretiniz takdire şâyandır.

Bu yalnızca sola mahsus bir sakatlık değil elbette. Solun, “Kerinçekler’in, Perinçsizler’in,” Küçükler’in tutuklanmasına delil saydıklarını, Devrimci Karargâh gibi kirli yapılar sözkonusu olduğunda görmezden gelmesi gibi, Ergenekon ve Balyoz davalarında askerî vesayete karşı demokratik mücadelede saf tutan bazı mütedeyyinler de Deniz Feneri tutuklamaları karşısında tökezliyorlar.

Tutuklanan, üzerine gidilen PKK, generaller ya da laik solcular olduğunda, haklı olarak, masumiyet karinesinin, bazı ayrıcalıklı zatların soruşturma ve kovuşturma sürecinden muaf tutulması anlamına gelmediğini savunan muhafazakâr camianın bazı isimleri bugün, Yaşar Büyükanıt gibi “Tanırız iyi çocuktur” teranesine sarılmış durumdalar.

Bir dönem RTÜK Başkanı Zahit Akman’ı kolladığı iddia edilen Bülent Arınç’ın, yargı süreci başladığında Akman’ı sahiplenmeyeceğini söyleyerek cesaretini, vicdanını bir kez daha kanıtlamasını hazmedemiyorlar.

Demokratlığından şüphe etmediğim pek çok muhafazakâr yazar arkadaşım bile “Ama” demeye başladılar, “Gece yarısı ev basmak da ne oluyor canım!”

Bu taşra siyasetinin sirayet etmediği cenah yok gibi. Ama bereket, makamlarını mevkilerini elinin tersiyle itip bu cemaatçiliğe karşı duran cesur yürekler de var.

Ermeni Soykırımı konusundaki çıkışıyla milliyetçilerden aldığı tepkiyi, arkaik söylemlerini sahiplenerek pekâlâ solun kucağına absorbe edebilecekken, aydının görevinin “adada değil adayla birlikte yaşamayı göze almak” olduğunun manifestosunu yazıp cemaatiyle kavgaya tutuşan Orhan Pamuklar’ın cesareti geçer akçe olmaya başlıyor.

Murat Belge’nin, Sezen Aksu’nun, Halil Berktay’ın benzer cesurlukları, hayatları olan takımları Beşiktaş’ın yönetimine “Pisliğe bulaşan arınsın da gelsin, şeffaflaşmada iltimas yok” deme cüreti gösteren Çarşı Grubu’na ilham oluyor.

Pek çok dindar da, Deniz Fener’i soruşturmasında kararlı olunmasını talep ediyor.

Bir millet cesaretle korkaklığın farkına varıyor, kendine güvenmeyi, birey olmayı öğreniyor.

Bu zihniyet değişimini görmeyip, arkadaşlarını değil de gerçeği satmanın makul olduğunda ısrarcı olanlarsa günden güne batağa daha çok saplanıyorlar. Çünkü taraftarlığın girdabı da diplere doğru karşı konulamaz bir debiye ulaşıyor ve kapılanı sağını solunu ayırt edemeyecek kadar dengesizleştiriyor.

Öyle ki, gazetedeki, televizyondaki işinizden çıkartıldığınızda meçhul adreslere mektup yazacak ve bunu da hâlâ cesurca muhalefet etmek sanacak hale geliyorsunuz.


Mektubun adresi yanlış sanki

Biliyorsunuz, NTV’nin yüzü haline gelen Banu Güven işten çıkartılınca Başbakan’a bir mektup yazdı.

Güven’in sansürden değil de otosansürden yakındığı mektubunun muhatabının Başbakan olmadığını düşünüyorum. İlla bir mektup yazılacaksa Ferit Şahenk ilk akla gelen isimdir mesela. Patronlarının, AK Parti döneminde ahım şahım işler alamadığı için kanalı soktuğu mecrada oklarını önce reform sürecini destekleyen kesimlerle yönelten, ne idüğü belirsiz ittifaklarla bugün yakındıkları baskıyı doğuran ve besleyen statükoya hizmet eden “meslektaşlarına” da bir çift sözü olmalıydı Güven’in. Öyle ya, yayın organlarını patronların siyasal iktidarlarla pazarlık aracı haline getiren merkez medya ideolojisi hiç mi eleştirilmeyi hak etmiyor?

Hem karşısında siyaseten mücadele ettiğiniz cepheye sitem etmenin, “sizden korkuyoruz” demenin anlamı var mı? Size ya da patronunuza cesareti de mi “karşı tarafın” vermesini bekliyorsunuz.

Merak ediyorum ve samimi şekilde soruyorum Güven’e, PKK’nin kirli ilişkilerine dair imalarda bulunan biz demokratların linç edildiği ya da en basitinden yok sayıldığı o ekranların, şimdi Leyla Zana ile röportaj yaptığı için kendisine kapatıldığına ve tek sorumlunun da siyasal iktidar olduğuna gerçekten inanıyor mu?


melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim