1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Çekmegil’in Dipnotları
Asım Öz

Asım Öz

Yazarın Tüm Yazıları >

Çekmegil’in Dipnotları

A+A-

Miguel de Cervantes Saavedra'nın La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote kitabı, dünya yüzünde en çok çevrilen kitaplardandır herhâlde. 1605'te İspanya'da basılan bu kitap; İngilizceye 1612'de, Fransızcaya 1614'te çevrilmiş. Türkçeye de aslından ve tam çeviri olarak 1996'da Roza Hakmen tarafından kazandırıldı. Roza Hamken kullanmayı sevmediği dipnotları o dönemde Engizisyon'un neleri sansür edebildiğini göstermek için sansürde çıkarılmış bölümleri dipnotlarla belirttiğini ifade eder bir konuşmasında. Dipnot meselesine değinen Cervantes ise, önsözde, eser "saygın" olsun diye konulması gereken dipnotları, açıklamaları, arka sayfa yazılarını, kaynakçaları kullanmadığını söyler.

Sanıyorum Cervantes'in bahsettiği dipnot ve açıklamalar daha akademik şeyler. Günümüzde ise araştırmacı dolaylı ya da dolaysız, yaptığı her alıntının kaynağını göstermek zorundadır ve kaynak göstermenin yolu ise dipnotlar ve nihayet bibliyografyadır.

Romancı Ahmet Karcılılar ise postmodern bir edebiyatçı tavrıyla “Alıntı yapmanın nedeni, dalga geçmek değil, oyun oynamak. Örneğin çok bilinen ve herkesin okuduğunu iddia ettiği metinlerden alıntı yaparak hiç dipnot vermemek ya da kendi yazdığım kimi bölümlere dipnot koyarak olmayan metinlerden alıntı yapıyormuş gibi yapmak ve bunları okurun bulmasını sağlamak, böylece metinden aldığı hazzı biraz daha arttırmak. Benim yaptığım alıntılar, kuşkusuz benim okumalarımla sınırlı. Dolayısıyla bu oyun benim okumalarımla sınırlı olacaksa, okurun okumalarıyla da sınırlı olacaktır. Bu, kendimi üstte tutmak değil, okurla ortak küme oluşturabilmek çabasıdır. Okurun benimkine benzer okumaları varsa onunla güzel, hoş bir oyun oynamaya başlıyoruz metin boyunca. Eğer ortak okumalarımız yoksa metnin yalnızca görünen yapısıyla yetinecek ne yazık ki” diyerek dipnot meselesini çığırından çıkarır.

Çeviri metinlerde edebiyat metni olsa bile dipnot çoğu zaman kaçınılmaz bir zorunluluk olarak çevirmenin karşısına çıkar. Márquez’in çevirmenlerinden İnci Kut bu konuda şunları ifade eder: “García Márquez'in romanlarında ve öykülerinde hayvan, kuş, çiçek, yiyecek isimleri sık sık yer alır. Tarihi, sosyal, kültürel bilgiler, terimler, yer isimleri, yazar veya besteci isimleri, tarihi şahsiyetler, kitap isimleri de özellikle bu son kitapta bolca var. Bunların doğru karşılıklarını bulmakla da yetinmeyip Türk okurunun aşina olmayabileceğini düşündüğüm konularda dipnot koymayı gerekli gördüm.” Bu sadece çeviri metinlere has bir durum da değil. Selim İleri farklı bir kurgusu olan Yarın Yapayalnız’da bir yandan Handan Sarp'ın el yazısına yer verirken diğer yandan kendi dipnotlarına yer vererek çok da rastlanmayan farklı bir dil oluşturur. Bu durumu şöyle açıklar: “ Son ana kadar dipnot koymayı düşünmemiştim, fakat sayıklamaları aşırı duygusal buldum, ben duygusallığa asla karşı değilim, ama aşırısı bazen iyi olmuyor. Kırptım fakat büsbütün ortadan kaldırmayı göze alamadım, çünkü orada bir insanın ruh dünyası var, çökmüş bir insanı başka türlü veremedim. Roman boyunca pek üzerinde durulmuyor ama çok daha önemli bir meselesi var kadının, sesini kaybetmiş. Aşırı gururundan bunu hep saklamakla meşgul. O çöküntüyü, o psikozu ancak sayıklamalar getirebilir diye düşündüm. Aşırı duygusallığın yarısını kırpsam bile bir kısmı kalınca da, dipnotlarla onları biraz soğuklaştırabilirim diye düşündüm. Okurun gözünde hiç olmazsa ikisinin arasında bir mesafe olsun istedim, dipnot öyle ortaya çıktı. Bu da pek hoşuma gitti. Artık bulduğum her yere birer dipnot düşürdüm.” Bir de dipnotlardan ulaşılamayan metinler vardır tabii. Örneğin Puşkin’i İngilizce’ye çevirenlerden biri sadece kendi dipnotlarından oluşan koca bir cilt eklemiş kitabına. Bizdeki şerh ve haşiye geleneği burada anımsanmalı derim.

Düşünce eserlerinde yararlanılan eserlerin sahiplerine saygı borcu olmadan öte, delilli konuşmak bakımından da fevkalade önemli olan dipnotlarla bu manada ilk karşılaşmam Said Çekmegil’in Kur’an’a Muhatap Olmak adlı eseri ile oldu. O zamana kadar okuduğum giriş babındaki eserlerde özellikle İslami eserlerde bu kadar dipnotla karşılaşmamıştım. Bilginin Gücü ve İslam’ın Gerçeği kitaplarında da bu durum görülür Said Çekmegil’in. Dolayısıyla ortaya çıkardığı araştırma metinlerinin büyük kısmı daha önce o alanda yapılmış ve yayınlanmış olan eserlerden esinlenmeler taşır ve hangi eserden ne kadar alıntı yapılmış olduğu kitaplarında açık seçik görülür. Bu noktada o örneğin Necip Fazıl’dan, Ercümend Özkan’dan, Mehmet Alagaş’tan, Atasoy Müftüoğlu’ndan, Sezai Karakoç’tan, Cevdet Said’den, Ali Şeriati’den bariz bir farklılık gösterir. Çekmegil Enstitüsünden yetişen Metin Önal Mengüşoğlu ise oldukça az kullanır dipnotu. Onu da bibliyografik olarak kullanır. Bu noktada temel kaynaklar dışında atıf yapma gereği duymayan isimlerden de farklılaşır yazı dünyasına geniş bir yer altı dünyası ekleyen Çekmegil. Onun atıf yapılan kaynaklardan hareketle, eriştiği kaynaklardan ne ölçüde ve ne sıklıkta yararlandığı hakkında bir çıkarımda bulunabilmek olanaklı iken (Burada Proust’un alıntı yaptığı kaynakların bir kitaba konu olduğunu belirtmeliyim) Sezai Karakoç’un düşünce eserlerinden hareketle böyle bir çıkarımda bulunabilmek olanaksızdır. Karakoç, Cervantes'in bahsettiği gibi dipnot ve açıklamaları daha akademik şeyler olarak görmesinden olsa gerek eserlerinin yeni basımlarında bugün için düzeltilmesi gereken kimi bilgilerle ya da kavramlarla alakalı dipnotlara yer vermez. Çekmegil kendince ama daha çok delilli konuşmak adına bir alıntı ekonomisi geliştirmeyi başarmıştır. Bunun için onun alıntıları süs gibi durmaz metinlerinde. Toplu eserlerin yayımlandığı şu günlerde Çekmegil külliyatını toplu olarak okuma olanağından ne zamana kadar yoksun kalacağımız, sorusu da zihnimi kurcalayıp duran sorunlardan biri. Rabbim ona ve bize rahmet etsin.

 

YAZIYA YORUM KAT