1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Çatışma Sonrası Kürt Toplumu
Çatışma Sonrası Kürt Toplumu

Çatışma Sonrası Kürt Toplumu

Toplumsal ve kültürel kesişim zenginliğe rağmen, mevcut hareket Kürtlerin beslendiği köklerden sadece bir tanesini yakın dönemden almış ve onu hegemonik bir damar haline getirmeye çalışmıştır. Uğur Kömeçoğlu’nun yorumu:

A+A-

Çatışma Sonrası Toplum / Uğur Kömeçoğlu

Kürt hareketi Parlamento'da son 30 yılda elde edemediği daha etkin temsil kabiliyetini artık kazanmıştır.

Leyla Zana gibi 10 yıl hapis yatmış sembolik isimlerin yeniden Meclis'e girmesi ve BDP'nin bağımsız adaylar yoluyla 36 milletvekili çıkarması Kürt hareketinde bir dönüm noktasıdır. Şiddeti benimsemiş bütün toplumsal hareketlerin yaşadığı açmazlar siyasi temsil gücünün elde edilmemiş olmasından kaynaklanır. 2011 seçimlerinden sonra ise Kürt hareketinin elinde ölmeyi ve öldürmeyi meşrulaştıracak manidar bir gerekçe kalmamıştır. Bütün anlamlı talepler için siyasi mücadele yolları açılmıştır. Bugün Kürt hareketinin elde ettiği meclis gücünün ardında iktidar partisinin hazırladığı siyasi ve toplumsal süreçlerin önemi yadsınamaz bir düzeydedir. İktidar partisi Kürt hareketi üzerindeki tek parti döneminden kalma ulusalcı baskının ortadan kalkmasına yardımcı olmuştur. Kürt sorununu sadece kan dökerek çözmek isteyen vesayetçi siyasi ortam sürseydi ve farz-ı muhal Türkiye son 8,5 yıldır ulusalcı koalisyonlarla yönetilseydi, Ergenekoncu süreç engellenmeseydi, Kürt hareketi bırakınız 36 milletvekili ile Meclis'e girmeyi, vücut ve varlığını ortadan kaldırmaya çalışan bir stratejiyle karşı karşıya kalmaya devam edecekti. Ya gerçekten vahşi yöntemlerle varlıkları ortadan kaldırılacak ya da karşılıklı olarak kan gövdeyi götürecek, sürecin ekonomik ve politik rantını sömürmeye devam edenler olacaktı. Bugün ise seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra Selahattin Demirtaş "... başarılı olabilirsek bir çatı partisi olarak iktidara yürüyeceğiz" demiş ve hareketin siyasi çıtasını retorik düzeyinde yükseltmiştir. Ölmeyi ve öldürmeyi mümkün kılan toplumsal koşullar ortadan kalktıysa, şiddeti sürdürmenin gerekçesi olamaz.

PKK'nın BDP'leşmesi

Demirtaş seçim sonrası açıklamalarıyla BDP ile PKK arasındaki inorganik bağı birinci elden ortaya koydu. BDP 36 milletvekili olan siyasi bir parti olmasına rağmen, "Hükümet PKK ile doğrudan müzakere süreci başlatmalıdır." dedi. Bu itiraf edildiğine göre artık kesin bir dille ilan etmek gerekiyor: BDP, PKK'nın siyasetteki temsilidir. Ancak şiddet koşulları ortadan kalkıyorsa, hükümet elinde silah bulunduran kişilerle nasıl masaya oturacaktır? BDP ile konuşurken PKK ile konuşuyor gibi mi olacaktır, PKK ile konuşurken BDP ile konuşuyor gibi mi olacaktır? Kim kimin rolüne bürünecektir? BDP, PKK'nın siyasi temsilcisi midir, yoksa hükümetle PKK arasındaki aracılık rolünü mü üstlenmiştir? Siyaset varken aba altındaki silahın anlamı nedir? Hiçbir iktidar, ne kadar ılımlı olacaksa olsun son derece kaygan ve belirsiz bir şekilde, böylesine taktik ve stratejilere boğulmuş bir zeminde hareket etmek istemez. Bu dünya üzerindeki bütün siyasi teamüllere ve geleneklere aykırıdır. PKK "silahsız mücadeleyi BDP aracılığıyla yürüteceğim, silahlı mücadele de benim tarafımdan sürdürülecek" diyorsa, inşa edilmekte olan barış sürecini baltalamaktan başka hiçbir amaca hizmet etmeyecektir. Böyle bir şey olursa PKK Kürtlerin aleyhine çalışan silahlı bir organizasyona dönüşme riskini taşıyacaktır. Çünkü Kürtlerin de büyük bir çoğunluğu artık şiddetin sona ermesi gerektiğinin bilincindedir. Kürtlerin kalesi gibi görülen Diyarbakır'da bile AKP'nin aldığı destek ortadadır. PKK silah bırakmayı denerse, BDP Kürt hareketinin siyasi temsilcisi olarak Kürtlerin mücadelesini sürdürecektir. PKK onurlu bir duruşla bunu gerçekleştirirse, tasfiye edilme yönündeki paranoyasından kurtulacaktır ve "mücadele artık siyasi alanda sürecek" diyen bir bildirgeyle ölmeyi ve öldürmeyi göze almış bir harekete ihtiyaç kalmadığını bizzat kendi iradesiyle ilan etmiş olacaktır. BDP, Demirtaş'ın ima ettiği gibi Türkiye partisi olacaksa PKK bunu yapmalıdır. PKK Kürtlerin selametinin artık silahlı mücadeleden değil siyasi mücadeleden geçtiğini ilan etmezse BDP yüzde 6-7 bandında patinaj yapan ve Türkiye'deki radikal solculardan başka kimseyi yanına çekemeyen bir parti olarak kalacaktır. Bu ise onu hep ülkenin genel siyasetinin marjinlerinde kalan politik bir oluşuma mahkûm edecektir. Bu anlamda Kürtlerin çıkarları PKK'nın silah bırakmasına bağlıdır. Kimse eski ulusalcı yöntemlerle PKK'yı silah bırakmaya zorlamıyor, kimse PKK'yı zor yoluyla tasfiye etmeye çalışmıyor, siyasetin bizzat kendi doğal gidişatı Kürtlerin menfaatlerinin şiddet dışı yöntemlerde saklı olduğunu gösteriyor. PKK bu düşünceyi içselleştirirse silah bırakmayı bir yenilgi gibi algılama patolojisinden kurtulacaktır; bunun Kürt hareketi için son derece gururlu bir duruş olacağını fark edecek ve tasfiye komplosunu körükleyen endişeli, hatta aşırı kaygılı, paranoya dolu bir zihniyetten kurtulacaktır. Endişeli modernliğin CHP'ye bile büyük oy sıçraması yaptırmadığı ortadadır. Senelerce Leyla Zana ve arkadaşlarının Meclis'ten çıkarılmaları örnek verilerek silahtan başka çıkış yolu kalmadığı iddia edilmiştir. Şimdi bu aktörler çok daha büyük bir sayıyla beraber Meclis içindeler. Öyleyse gün bugündür. PKK, "Kimsenin baskısı ve zorlamasıyla değil Kürtlerin çıkarlarını siyasette gördüğüm için silah bırakıyorum." diyerek ve izzet-i nefsini muhafaza ederek yıllarca sürdürdüğü mücadelenin boşa gitmediği düşüncesini benimseyebilir ve böylece kaybetme anksiyetesine dayalı patolojiden kurtulabilir. Bu yüzden çatışma sonrası toplum üzerine düşünmek gerekiyor. PKK, Kürtlerin ikbali konusunda samimi niyetlere sahipse eski adını bırakarak sivil siyasete girmelidir. PKK adının meydana getirdiği negatif çağrışımlar Türklerin zihninden silinip gitmediği için BDP'nin siyasi geleceği kısıtlanmaktadır. Bu durumda her iki kesimin aydınları ve siyasetçileri "çatışma sonrası toplum" kavramını gündemine almalıdır.

Silahlı Kürt hareketinin önündeki en büyük engel zihinsel alandadır. Silah bırakmaya engel olan kaybetme endişesi ve yerinden edilme korkusu sosyo-psikolojik bir zeminde varlık kazanmaktadır. Çünkü geçmişte ezilmiş olanlar, ezenlerin yarattığı somut durumun çelişkileriyle şartlandırılma riski içindedirler. Silahtan kopmamak konusundaki devasa kaygıların ardında bu şartlanmanın etkisi vardır. Adeta, Türkler bağımsızlıklarını silah ve otoriter yöntemler kullanarak kurdularsa biz niye kendi hedeflerimiz için aynı yolu takip etmeyelim diye düşünenler hâlâ PKK içinde mevcuttur.

Ezilenlerin Diyaloğu

Maalesef özerk yönetim için baskı ve sindirme içeren bir adaptasyona ihtiyaç olduğu fikrini benimseyenler vardır. PKK'nın içinde, gelecekteki süreci bu metotla yönetmek isteyenler bulunmaktadır. Bu konudaki fikir babalığı da -kendisinin de iddia ettiği gibi- geçmişte Yalçın Küçük'ten gelmiştir. Paulo Freire'ye göre: "Bu olgu, ezilenlerin var olma tecrübelerinin belirli bir anında, ezenlere 'meyletme' tavrını benimsemelerinden doğar... Ezilenler olarak algılayışları, içinde ezildikleri gerçekliğe gömülmüşlükleriyle örselenmiştir... Eski düzenin mitleriyle koşullanmışlardır... Eski ezenlerin gölgesi hâlâ üzerlerindedir." Bu durumda "ezilenler, ta içlerinde oluşmuş olan ikiliğin acısını çekerler... aynı anda hem kendileridir, hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları ezenlerdir... bu, ezilenler için trajik bir ikilemdir..." İşte Freire buna "özgürlük korkusu" demektedir. PKK içinde özgürlük çarpıntısının verdiği bu korku bir tür yetersizlik hissinden kaynaklanır: "Yerimden edileceğim korkusu içindeyken, bu ihtimalin varlığı bile benim için işkence demekken nasıl diyalog kurabilirim?" "Kendimi öteki insanlardan -içlerinde başka 'ben'leri göremediğim safi şeylerden- apayrı bir yerde görüyorsam nasıl diyalog kurabilirim? Kendimi 'pür' insanların üyesi; doğrunun ve bilginin sahibi olan çekirdek bir grubun üyesi olarak görürsem... nasıl diyalog kurabilirim? Ötekilerin katkısına kendimi kapatır -ve hatta bu katkıyı hakaret olarak algılarsam- nasıl diyalog kurabilirim?" Hâlbuki bugün özgürlük mücadelesi riskleri göze alabilmeyi gerektiren bir yeterlilik ve olgunluk demektir: "... ezilenler, kendilerini, bu mücadelenin gerektirdiği riskleri göze alma konusunda yetersiz hissettikleri sürece, özgürlük mücadelesini yürütmekten alıkonurlar. Dahası, onların özgürlük mücadelesi sadece ezenleri değil, ayrıca baskının daha da artmasından korkan kendi ezilen yoldaşlarını da tehdit eder." Paulo Freire, bu yıkıcı çelişkiden kurtulabilmek için iletişimci ve "diyalogcu eylemi" bir çözüm yöntemi olarak öne sürer. Diyalog ise "derin bir dünya ve insan sevgisi yoksa var olamaz".

Bu yüzden asıl sosyal maharet, doğu ve güneydoğudaki tarihsel ve geleneksel kültürlerin, sivil oluşumların, farklı örüntülerin modern dönemdeki çeşitliliğini, çokluğunu ve çoğulluğunu "diyalogcu biçimde" kavrama becerisidir. Beraberce yaşama fikrinin önünü açan "topluluklar arası kamusallık" fikrini benimsemek gerekecektir. Uzun dönemli çatışmanın sebep ve sonuçlarına ilişkin anlaşmazlıklar, çelişkiler, uyuşmazlıklar ve karmaşalarla baş edebilmek her iki taraf için çok kolay olmayacaktır. Toplulukçu düzeye etki eden birçok süreç enformel, silahlı veya molotofkokteylli bir alanın sınırları içinde kalabilir ve karşı-kamusallığın kapsülleştirici etkilerine maruz kalmaktan, pek meşru sayılmayan dışlayıcı ağlara takılmaktan kurtulamayabilir. Siyasi alanla köprüler kurabilmek için aracılık işlevini üstlenebilecek unsurlara odaklanma ihtiyacı söz konusudur. Bu yüzden "çatışma sonrası toplum" (post-conflict society) terimleriyle sürdürülecek analiz ve yorumlara başka yazılarla devam etmek gerekecektir.

Bizim modernleşme tarihimizde öğretici (didaktik) bir akıl, kurumların paylaşılan temel değerlerden veya ortak temayüllerden, belki de kültürden önce inşa edilmesine yol açmıştır (Ayşe Kadıoğlu'nun tabiriyle ethos'tan önce). Hâlbuki çatışma sonrası dönemde Güneydoğu'ya yönelik "topluluklar arası kamusal alan" fikrinde, çok farklı ve çeşitli biçimleriyle sivil yerel topluluklar ve birincil kurumlar daha fazla önem arz edecektir.

Bu birincil kurumlar, bölge bağlamında ailesel, akrabacı, etnik, mezhepsel, dinsel, yarı feodal, cinsiyet temelli ve ideolojik topluluk yapılarını içermektedir. Daha öznelci ve edebi bir ifadeyle söylersek, bölgedeki bütün benliklerin içinde başka benler vardır. Bölgede her bir örüntü yine kendi içinde farklılaşmaktadır. Örneğin din bağlamında Müslüman, Hıristiyan, Süryani, Keldani, Yezidi gibi; mezhep bağlamında Hanefi, Şafi, Alevi, Caferi, Nusayri, Nasturi gibi; ana dil bağlamında Türkçe, Kürtçe, Arapça, Zazaca, Süryanice, Ermenice gibi. Başka değişkenlere göre başka toplulukçu örüntüler de tespit etmek mümkündür. Bölgedeki bu toplulukçu örüntüler, birbirlerinden bağımsız olmadıkları gibi, izin verildiği takdirde, birbirlerine sürekli temas eden ve sosyal girişimcilik yaparak dönüşebilen özellikler arz etmektedir. Bir başka deyişle bölgedeki toplulukçu yapıların, birbirleriyle "kesişim alanları" vardır. Sosyolojide bu çapraz etkileşim alanları, "kesişen sadakatler" (cross-cutting allegiances) ifadesiyle birlikte anılmaktadır. Bunlar Kürt hareketi için bir tehdit kaynağı olmadıkları gibi, insanları ontolojik bir emniyet altına alan, onlara varoluşsal düzeyde aidiyet ve mensubiyet hissi veren, kalıcı; tarihsel ve geleneksel özleri itibarıyla da asli nitelikleri son derece barışçı olabilen örüntülerdir. Etnisite kavramı da bölgede aynı çerçeve içindedir. İşte demokrasi, "bireylerin, kendilerini ait hissettikleri bu farklı toplulukları meşru görebilmek demektir" (Kadıoğlu). Çatışma sonrası dönemde tüm toplulukçu zenginliği içerecek şekilde, halkın şiddet dışı bir normalleşme süreciyle, tarihteki diyalog alanında yeniden yer alabileceğine inanmak gerekir.

Kürt Elitizmi

Ezenleri karakterize eden otoriter bir milliyetçilik, Kürt taleplerinin kendi içinde konsolide olmasına yol açan "etnik bir toplulukçuluğa" neden olmuştur. Ama Kürt hareketi de yukarıda değinilen toplulukçu örüntüleri "teke indirgeme" yönünde davrandığı ölçüde, başka çatışmacı sonuçlara yol açma riskini taşımaktadır. Bir başka deyişle, Kürt etnisitesine dayalı ideolojik bir toplulukçuluk, bu indirgemecilik dâhilinde, "topluluklar arası kamusallığı" bir tehdit gibi görme riskini taşımaktadır. Bu risk, muhalefet ettiği otoriter milliyetçiliğin taşıdığı risklerden çok farklı değildir. Örneğin Yezidiler kendi etnik kimliklerini Yezidilik biçiminde tanımlamak isterken, Kürtçü hareketten gelen bazı keskin yorumlar, Yezidilerin "aslında" Kürt olduklarını iddia eder. Bu tutumlar Kürt elitizmini üretmektedir. Zira elitizm, başka toplumsal gerçeklerden kaçma veya kaçınma şeklinde tezahür eder. Benzer biçimde, Kürt hareketinden bazı yorumlar, Zazalara veya Zazaca diline önemle vurgu yapanlara bölücü davrandıkları nedeniyle katı eleştiriler getirebilmektedir (Kürt hareketini bölme iddiaları). Zazaca diye ayrı bir dilin olmadığını öne sürenler bile mevcuttur: Zazalar, Yezidiler... bunlar "aslında" Kürt'türler. Bu durum maalesef, Kürtlerin "aslında" dağ Türkleri olduğunu iddia eden görüşle epistemolojik bir simülasyon oluşturma riskine yol açmaktadır. Elitler döngüsü kısır döngüdür ve bazı diyalog karşıtı eylemleri pekiştirmektedir. Kürtlerin mağduriyeti bugün Kürt hareketinde ortaya çıkan elitizmi görmemizi engelliyor. Kürt hareketi bölgedeki bazı alt kimlikleri Kürt kimliği altında eritmek istedikçe, homojen ve yek ahenk bir karşı-kamusallık oluşturma stratejisini takip eder hale gelmektedir. Kürt hareketinin oluşturduğu "alt strateji", muhalefet ettiği üst stratejiyi tekrar ederek; kendi örgütçülüğü dışındaki sosyal örüntülerin farklılıklarını kabul etmeyerek, "kendi madunlarını" yaratma riskini taşımaktadır. Böylece mevcut Kürt hareketinin dışında kalarak siyaset yapmak isteyen Kürtlere pek fazla izin vermek istemeyen tutumlar ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, bazı Kürt iktisadi girişimcilerin katkıda bulunduğu sivil oluşumlara yönelmiş olan şiddet; fabrika yakmak, maden bombalamak gibi eylemler; Kürt kökenli din adamlarına veya cami imamlarına yönelebilen şiddet; hareketin içinden gelip farklı siyaset ve rekabet biçimleri öneren Kürtlere dönük baskılar; kadın militanlara yönelik örgüt içi erkek egemen baskılar; yine örgüt içi infazlar; şiddet kullanma metotlarını eleştiren Kürt entelektüellere yönelik tehditler; ya da genel olarak bölgedeki alt kimlikleri Kürtlük potasında eritme yönünde gösterilen şiddet... Tüm bunlar diyalog ortamını imkânsız hale getirmektedir.

Bir özgürlük mücadelesi olduğunu iddia eden Kürt hareketi içinde, farklı düşünenleri "ezen" bu özgürlük karşıtı tezahürler nasıl açıklanacaktır? Bu soru, cevaplanması oldukça zor bir sorudur. Fakat Paulo Freire'nin "ezenler ve ezilenler" biçiminde kurguladığı sosyo-psikolojik bir ikilik yardımıyla irdelenebilir. Bu irdelemeye bir önceki yazımda değindiğim için tekrar girmeyeceğim.

Beraberce yaşama fikrinin önünü açan "topluluklar arası kamusallık" fikrinde, yönetimden çok "yönetişim" (governance) kavramı önümüze daha etkili bir analiz düzlemi çıkaracaktır. "Yönetişim, buyurma ve itaat etme biçiminde değil, işbirliği içerisinde, birlikte planlama, birlikte projelendirme ve birlikte uygulama biçimindedir" (K. Göymen). Bölgede yönetişim süreci, toplumun içerdiği farklı usulleri, farklı tarzları, biçimleri, türleri veya Castoriadis'in sıklıkla vurguladığı şekliyle, toplumun farklı "kipliklerini" tanıyabilmek, onlarla iç içe olabilmek demektir. Ancak bu şekilde demokratikleşme etkin bir sürece dönüşebilir. Bu iddia ilk bakışta aktif bir siyasî görünüm arz etmeyen ve yukarıda bahsedilen birincil kurumları da önemsemek demektir. Zira bu kurumlar ve sivil oluşumlar çatışma sonrası dağdan dönüş döneminde, hem mikro siyasî hem gayri siyasî sosyalleştirme işlevini üstlenecekleri gibi, kalıcı biçimde demokratik kuralların yeniden müzakere edileceği bir süreçte girişimci inisiyatifler alma potansiyeline sahiptir ve elitist, evrenselci, milliyetçi ve etnikçi kurgudan çok daha farklı tezahürleri olan "sosyal semantik" bir alana gönderme yaparlar. Hem merkezin seçkinleri hem de Kürt hareketinin seçkinleri dinsel kipliği de içeren bu reel ilişkilerden kopmamalıdır.

Kürt Hareketinin 'Koparılmış' Bağları

Toplulukçu kurumsallaşma biçimleri; sivil oluşumlar ve topluluklar arası kamusallık düşüncesi, her iki taraf nezdinde çoğunlukla göz ardı edilmiş, hem kamu görevlileri hem de Kürt hareketi tarafından birbirine zıt davranan öncü, liderci, seçkinci "tek aktör" sendromları içinde ele alınmışlardır. Halbuki, Freire'nin sorduğu gibi, "dünyayı adlandırmanın [politik] seçkinlerin ayrıcalığı olduğu varsayımından yola çıkarsam, nasıl diyalog kurabilirim?"

Kürtler, aslında tarihsel özleri itibarıyla çok çeşitli toplumsal damarlardan beslenmiş ve halen daha beslenmekte olan bir etnisitedir. Fakat bu toplumsal ve kültürel kesişim zenginliğe rağmen, mevcut hareket Kürtlerin beslendiği köklerden sadece bir tanesini yakın dönemden almış ve onu hegemonik bir damar haline getirmeye çalışmıştır. Etnisiteyi ethos'tan mahrum bırakmıştır. Bu damar ideolojik, sol etnik toplulukçu damardır. Ancak bu oluşum, evrenselci solun da aleyhine gelişerek, solun içindeki sınıf mücadelesini oldukça ikincil bir hale getirdiği için veya daha doğru bir ifadeyle, solun ideallerini etno-politik, mikro milliyetçi ideallere feda ettiği için etnik temeli olmayan evrenselci solu zayıflatmıştır. Sembolleri arasından orak çekici çıkartmış ve üç renge vurgu yapmıştır. Hatta belki de, 1980 sonrası Türkiye'de ulus üstü evrenselci solu bitiren süreci dolaylı biçimde hızlandırmış ve "geniş anlamda kamusal alanın" dışlayıcılık sorunlarını, ulus altı etnik "karşı-kamusallık" içinde, daha küçük ölçekte ve bölgesel düzeyde tekrar etmiştir.

Bu yüzden mevcut Kürt hareketi tarihsel ve geleneksel kökenleri olan toplulukçu örüntülerle, daha liberal akımlar ve muhafazakâr topluluklarla Kürt kimliği temelindeki bağlantılarını büyük ölçüde "koparmıştır". Kürt hareketi sol ve sağ örüntüler arasında özgün pasajlar ve intikal hatları inşa edememiştir. Bu anlamda kapsayıcı olmaktan uzak kalmıştır. Kapsayıcılıktan uzak kaldığını fark ettiği ölçüde, kapsayıcı olabilmek adına bölgede sindirme ve dayatma içeren bir şiddet yöntemine başvurmuştur. Kısacası şiddet zannedildiği gibi sadece otoriter milliyetçiliğe yönelmemiştir ve sadece oradan kaynaklanmamıştır. "Kürt hareketi Kürtlerin tarihsel olarak beslendiği birçok sosyal damardan sadece bir tanesini başat veya hegemonik bir damar haline dönüştürmek istemiştir" derken, bu süreci kastetmekteyim. Bir başka deyişle, mevcut hareket Kürt etnisitesinin geleneksel ve dinsel toplulukçu yapılarla kurduğu kesişim kümelerini "silmeye" çalışmıştır. Bu silme faaliyeti, mikro milliyetçi idealler adına sosyal kesişim kümelerinin salt etnik olmayan toplum semantiğini ortadan kaldırma yönünde davranmıştır. Aynı zamanda, sosyalist hareketi de şiddet yolu ile bütünüyle dönüştüren, etno-politik topluluğa yaslanan bir stratejiyi tercih etmiş ve bu ideolojik topluluğun toplumsal tabanını genişletme yoluna gitmiştir. Bugün Kürt aktörlerin sahip olduğu "tarihsel", "geleneksel", "muhafazakâr" ve "liberal" örüntüler, şiddet içeren bir hareketin içinde temsil edilmesi oldukça güç bir noktaya gelmiştir. Bu yüzden toplumsal ve siyasî diyalektiğin doğal gidişatı Kürt hareketini kendiliğinden silahsızlanmaya doğru itmektedir.

ZAMAN 

HABERE YORUM KAT