Çare, İslam’ın ölçülerini yeniden anlamak çabasıyla da bulunabilir!

01.02.2012 20:00

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Yazının başlığı, bazılarına bir propaganda cümlesi gibi gelebilir..

Maksadım, o değil..

Maksadım, beşerî problemlere gerçekten de, bir takım peşin hükümlere bağlanmaksızın çözüm arayanlara, ‘vahy-i ilahî’ye kalblerinizi, beyinlerinizi, gözlerinizi, kulaklarınızı  bütünüyle kapatmaktan vazgeçin de, aradığınız şifanın, ilacın, çözümün burada da olabileceği ihtimaline biraz kulak verin ve reddecekseniz, ondan sonra reddedin..’ demektir..  Çünkü, bu inançlarda varolan emirler, hükümler, öğütler, çağrılar, kendilerine aydın, mütefekkir, filozof olarak nitelenen veya kendilerini öyle niteleyen bir avuç insana değil, onmilyonlara, yüzmilyonlara hitab ediyor ve onların hayatlarının temel proğramını belirliyor.. Ve bu bir avuçluk kesimin bir felsefî, ideolojik veya fikrî cereyan adına ortaya koydukları ise, genelde küçük bir azlık grubunun dünyasında ma’kes buluyor veya bazı rejimler için yol göstericilik mertebesine ulaşabilirse, bir diktatörlük uygulamasının dayattığı prensipler halinde, uygulama imkan ve alanı bulabiliyor..

*

27 Ocak günü, Hürr. gazetesinde, Cansu Çamlıbel’in (eski Yugoslavya’nın enkazından ortaya çıkan küçük bir devlet olan Slovenya’dan) Slavoj Zizek‘le yaptığı ilginç bir röportaj yayınlandı..

'Dünyada popüler bir felsefe ikonuna dönüştüğü ileri sürülen ve hattâ ‚devrimci terörü destekleyen  Leninist söylemleri yüzünden, kapitalist dünyada ’tehlikeli felsefeci’ olarak anılan’  şeklinde sunulan Zizek’in beyanları, ‘Yeni-Osmanlıcılık ancak Ermenileri ve Kürtleri kucaklamakla olur’  başlığıyla sunulmuştu..

Zizek, son yıllarda Batı dünyasının magazin medyasında, yaşayış tarzının, ideolojisiyle temelde zıdlaşması gerektiği düşünüldüğünden daha bir ilgiyle karşılanan bir popüler filozof olarak görülüyor.. Yeni Şafak’tan Yûsuf Kaplan’ın 2 Ekim 2011 tarihli yazısında,  ‘Marksizm'in artık kesinkes bittiğini söyleyecek kadar miyoplaşma tuzağından kendisini kurtarabilmiş bir düşünür’ olarak nitelenen bir isim..

Kaplan, onun şu görüşlerini aktarıyordu o günlerdeki bir röportajından: "İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18 ve 19. yy'da İstanbul'a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam'ın ve özellikle de Osmanlı'nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. [...] Türkiye, nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa'ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı'yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. [...] Batı toplumlarının daha hoşgörülü olduğu görüşü [...] büyük bir yalandan ibaret."

Evet, Osmanlı ile de yakından ilgileniyor Zizek ve bu konuda zaman zaman ilginç açıklamalarda bulunuyor.. Ne de olsa, ataları, asırlarca Osmanlı ülkesinde yaşamış ve doğduğu topraklarda, Osmanlı’nın dünya görüşü ve kültürünün izleri kendisini hâlâ da hissettiriyor.. Ve Osmanlı uygulamasının da nice yanlışları olsa bile, hâkim dünya görüşü, açıktır ki, İslam’dır ve doğruları, güzellikleri, İslam’dan gelmektedir.

Bu husus görülmediği zaman, yapılan ‘Osmanlı güzellemeleri’  geçersizdir..

Osmanlı’ya olan ilgisini izah bâbında Zizek şöyle diyor:

’- Türkiye’ye bir sempatim var, bu gerçek. Tabii benim çocuk olduğum yıllarda Balkanlar’da Osmanlılarla ilgili anlatılanları düşünün.

Aslında ilkokuldayken kötü adamlara sempati beslemek neredeyse otomatik bir reflekstir. Gerçekten tarih okumaya başladığım ileri yaşlarda şunu gördüm; sizi harap eden aslında biz Slavlar olmuşuz. Osmanlı’nın çöküşü 17. yüzyıldaki savaşlarla başlar ki, bu dönem Balkanlar’dan gelen yöneticilerin sistemi ele geçirmesiyle paraleldir. Mesela Sokullu Mehmet Paşa, ailesinin bütün fertlerini Balkanlar’dan getirip sisteme sokmuştur, yolsuzluklar da beraberinde gelmiştir. Şaka yapmıyorum. Osmanlı’yı bitiren, çok fazla açık ve toleranslı bir rejim olmasıdır. Ben bu toleransı takdir ettiğimi söylemeye çalışıyorum.’

Zizek, bu görüşlerinden dolayı eleştirildiğinin hatırlatılması üzerine konuyu Türkiye’nin bugünkü mes’elelerine getiriyor ve şu tavsiyelerde bulunuyor:

’- (...) eğer yeni-Osmanlıcılık eski imparatorlukta olduğu gibi farklı toplulukları kucaklamaksa (Kürtleri ve Ermenileri), o zaman Osmanlı gibi olmaya çalışın. Yani, etnik kimlik üzerine kurulmamış bir modeli övmeye çalışıyordum. Şimdi korkunç birşey söyleyeceğim. Bakın Ortadoğu alt üst olmuş durumda. Böyle ortamlarda ister istemez bir devlet bölgesel güç olarak sivrilir.

Türkiye’nin bölgesel bir aktör olarak Müslüman ülkelere model olduğundan mı bahsetmeye başlayacaksınız yoksa?

- Eh illa biri model olacaksa Türkiye olsun tabii. Türkiye’de yaşananlar çok ilgimi çekiyor. Bazı paradoksal durumlar da var aslında. Yanlışsam beni düzeltin, AB üyeliğini isteyenler neo-liberal İslamcılar, şüpheyle yaklaşanlar daha ulusalcı bir çizgi izleyen Kemalistler değil mi?’

Zizek, Fransa’nın Ermeni Mes’elesi konusunda yaptığı kanun düzenlemelerine ise şöyle yaklaşıyor:

’Siyasi doğruculuğun sorunu zaten geleneksel olarak alışkanlığımız olan şeyleri yasal zemine oturtma çabası. Bu tür meseleleri yasalaştırmaya çalışırsanız uzun vadede ters teper. Yahudi soykırımında bile biliyorsunuz bazıları kaç kişinin öldürüldüğünü yasaya bağlamaya çalıştı. Düşünsenize ben beş milyon değil dört milyon dokuz yüz bin Yahudi katledildi dersem ceza alacağım. İşte bu benim için siyasi doğruculuğun fiyaskosudur.

Bu yöntemlerle ırkçılığı yeniden üretmekten başka birşey yapamazsınız.

Bence Türkiye buna Ermenilere yapılan korkunç şeyleri kabul ederek yanıt vermeli. Ama bunu yaparken kesinlikle kendinizi Avrupalılara karşı ezik bir şekilde konumlandırmayın. Avrupa’da pek çok ülke ulus-devlet olmaya çalışırken pratikte benzer kıyımlar yapmıştır. Siz de Osmanlı’nın son döneminde başlayan modernizasyon hamlesi çerçevesinde Avrupalılara benzemek için bunu yaptınız aslında. Evet bunlar Kemal’den önce oldu (Mustafa Kemal’i kastediyor). Aslına bakarsanız Kemal çok daha iyiydi, eleştirildiği kadar kötü bir adam değildi. Sonuçta ne oldu? Avrupalılar sizi damgaladılar, sanki tek kötü adamlar Naziler ve Türklermiş gibi.

Ben aslında Ermenilere yapılanın büyük endüstriyel bir planlamanın sonucu ortaya çıkan bir etnik temizlik kampanyası olduğunu da düşünmüyorum. Tamam belki bir şekilde planlıydı ama herkesin vahşilikte birbirinden geri kalmadığı dönemlerden bahsediyoruz.

Özür dileyecekseniz de unutmayın özrü Avrupalılardan dilemeyeceksiniz. Avustralyalılar da Aborijinlerden özür diledi sonunda. Ama siz de özür dilerken Avrupa’nın tuzağına düşmeyin, onlara benzemek için yaptığınızı söyleyin, onları da suçlayarak yapın bu işi.

Bu şekilde bir özürden Türkiye’nin kaybedeceği birşey yok. Zaten ancak gerçekte güçlü olanlar hatalarını kabul edebilir.’

Zizek, kürd kavmiyle ilgili olarak da Osmanlı’yı çözüm örneği olarak gösteriyor: 

2007’de Türkiye Kuzey Irak’a sınır ötesi bir müdahale için meclisten tezkere çıkarttığında Guardian için eleştirel bir yazı kaleme almıştınız.

- Aslında eleştirdiğim Batı idi. Avrupa askeri müdahaleleri kendine reva görüyor ama bu hakkını adeta monopolize ediyor. İşte tam da bu nedenle her ne kadar Kürtlere yönelik askeri operasyonlara karşıysam da Türkiye’nin pozisyonuna biraz sempatim yok değil. Çünkü Türkiye ‘Umurumda değilsiniz, siz yapıyorsunuz ben de yaparım’ diyor bir anlamda.

Bir yandan da Kürtlerin siyasi taleplerine sempatiniz yok mu?

- Tarih boyunca kimse Kürtleri istemedi. Türkiye’de, Suriye’de, İran’da, Irak’ta sorunları var. Kolonyal gerekçelerle cetvelle parçalandılar. Ben bugün Osmanlıvari bir çözümü tek çıkar yol olarak görüyorum. Biliyorsunuz umutsuzca yeni bir model arayışındayım. Acaba çok kültürlü bir yapı için Osmanlı modeli bugün işe yarar mı diye sorguluyorum işte.

Tabii bu toplulukların birbirine karşı tolerans içinde yaşadığı bir model için devletin yasal çerçevesi yetmez. Bizlerin de minimum bir dizi kültür normlarını benimsemiş olmamız gerekiyor. Bu süreçte belli bir kültürün diğerleri için tolerans alanını tanımlarken biraz daha avantajlı bir konumda olması da kaçınılmaz. Avusturya İmparatorluğu’nda da Osmanlı’da da bu böyleydi. Ama bugün Kürtlere kültürel otonomi vererek Türkiye ulus-devlet modelinden çıkış için dünyaya bir model yaratamaz mı?

Bu Türkiye’de bazıları için geçerli bir korku.

- Hayır, hayır. İlla birilerinden kopmak gerekirse Irak’taki Kürtler kopar, hatta size katılmak ister. Şimdi çok korkunç birşey söyleyeceğim ve yeni-Osmanlıcılar bunun için muhtemelen beni çok sevecek. Uzun vadede bütün diğer ülkelerdeki Kürtler, Türkiye’nin altında birleşse mükemmel olmaz mı? Bunun savaşsız çok da mümkün olmadığı aşikar. Ama bu ideal bir çözüm olabilirdi. Suriye, Irak ve İran Kürtleri, Türkiye Kürtlerinin liderliğinde Türkiye çatısı altında ancak özerk bir yapı içinde temsil ediliyor. Şimdi bana bunun yapılamaz olduğunu söyleyeceksiniz. Peki o zaman bu iş nereye gidecek?’

*

Evet, tabloya uzaktan bakan ve üstelik bir filozof olarak nitelenen Zizek gibi birisinin bu tesbitleri, görüşleri üzerinde düşünülmesinde bir zarar var mı?

Özellikle de, Osmanlı’dan sonra, onun enkazı üzerinde kurulan yığınla devletlerden birisi olan T.C.’de, bir ’ulus-devlet’  kurulması için işlenen nice cinayetlere dikkati çekmiş olması düşündürücü değil mi?

Bu ’ulus-devlet’ adına ne korkunç cinayetler işlendi..

Lozan Andlaşması’nın genel çerçevesi içinde, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan ’Mübadele’ (değiş-tokuş) sırasında, asırlarca Anadolu’da müslüman halkla birlikte ve genelde barış içinde yaşayan 1,5 milyona yakın rum’un yerlerinden-yurtlarından çıkarılıp zorla, Yunanisatan’a gönderilmesi ve oradan da yaklaşık 600 bin civarında müslümanın Anadolu’ya getirilmesi; hristiyanların o tarafta, müslümanların bu tarafta toplanması hedefinin değil, işte o, ’ulus-devlet’ oluşturmak planının gereği idi..

Nitekim, bunu, daha sonra gelişmeler de gösterdi ve sadece rûmlar değil, müslüman olmayan öteki etnik unsurlar da ağır baskılar altında kaldılar ve kaçmaya zorlandılar..

Bu açık zulümlere ise, Müslümanlar, bu yapılanların sebebini düşünemiyecek derecede yokluk, yoksulluk, savaş bitkinliği ve yeni rejiminin jakoben-laik liderlerinin yaldızlı propagandalarla kitleleri önlerinde eğilmeye zorlayan ve zoraki ’karizmatik’leştirilmiş bir liderliğin ağır baskıları altında oldukları için, itiraz yükseltmek, karşı çıkmak durumunda değillerdi..

Ülkeden gitmek-kaçmak durumunda olan yüzbinlerce, milyonlarca rûm, ermeni ve diğer gayrimuslim unsurların bırakınız başka zenginliklerini; sadece gayrimenkullerinin bile, yeni rejimin yandaşlarına sunulduğunu düşünmek bile yeter.. Ama, bunlar, yeni rejimin yeni iktidar sahiblerinin pragmatist yaklaşımlarının gereği olarak, halka yanıltıcı şekilde ve ülkenin sadece türklere sunulduğu şeklinde sunuluyordu..

Hatırlayalım ki, daha 16 Mart 1923’de, M. Kemal Adana’da esnafa hitaben yaptığı konuşmada ‘Memleket en sonunda, yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz türk memleketidir’  diyor; bu cümleden olmak üzere, Haziran-1923’de de, ‘gayrismuslim vatandaşların - o zamana kadar görülmemiş bir uygulama olarak- ülke içinde serbestçe dolaşmaları yasaklanıyor; Eylûl 1923’de de,  ‘savaş sırasında yerlerinden-yurtlarından göç etmek zorunda kalan veya göçe zorlanan ermenilerin evlerine, mülklerine geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarılıyordu..

1 Ağustos 1926’da da, devletin,  Lozan Andlaşması’nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924’ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş bütün malları müsadere etme hakkına sahib olduğu ilan ediliyordu.. 1928’de ise, yeni rejimin himayesi altında,  Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatılıyor, ana dili türkçe olmayanlara, ‘türkçe konuşacakları’na dair söz veren taahhüdnâmeler imzalatılıyor; bu emre riayet etmeyenleri şikayet edenler ise taltif ediliyordu..

1930’da ise, Başvekil İsmet Paşa ve yeni rejimin en katı laik ideologlarından sayılan Adliye Vekili (Adalet Bakanı) Mahmud Esad Bozkurt, “Öz türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” diyor ve mekteblere alınacak öğrencilerin ’türk ırkından, türk soyundan olması’ şartı getiriliyordu..

‘Varlık Vergisi’ uygulamasıyla ortaya çıkan tablo ise, daha bir faciaydı.. Saf ve yoksul kesimler, gayrimuslimlerin malvarlıklarına el konulmasından kendi paylarına da bir şeylerin düşebileceği umuduyla oyalanırken, gayrimuslim vatandaşlar, matrah olunan vergiyi ödeyemeyince, Aşkale’de taşocaklarına çalıştırılmaya gönderiliyordu.. Ve İstanbul’daki vergi mükelleflerinin yüzde 85’i gayrimüslimdi..
6-7 Eylûl 1955de İstanbul’da ve sonra ülkenin daha başka yerlerinde meydana gelen  büyük tahrib ve yağma hadiseleri  karışıklılıkları takib etti..

Bunlar 90 yılı dolduran dehşetli uygulamalar icinden, sadece bu konuyla ilgili küçük birkaç örnek..

Ve bu ağır baskılar sadece gayrimuslimlere yapılmıyordu.. Ülkede, türk kavminden olmayan en büyük müslüman kitle olan kürdler de, ’ulus-devlet’ oluşturma sapkınlığının ilk kurbanı olarak seçilmişlerdi.. Şeyh Said Hareketi, tam da bu entrikaların ortasında patlak verdi, Diyarbekir yöresinde.. Ve sonra, kürdlerin de gerçekte türk oldukları, dağ türkleri olduğu görüşü gibi aşağılayıcı, dışlayıcı ve milyonlarca kürdü yeni rejimin koyduğu ‘türklük’ ölçülerini kabule zorlayan uygulamalar başladı ki, bu devre de en az 80 yıl devam etti; etkileri hâlâ da tamamiyle giderilebilmiş değil..

Evet, sözün yazının başlığını tekrarlayalım.. ‘Çare, İslam’ın ölçülerini yeniden anlamak çabasıyla da bulunabilir..’

Çünkü, İslam, insanları temelde mümin/ müslüman olanlar  ve müslüman olmayanlar diye genelde iki ana grupta toplamakta; bu temel ayırımdan sonra da, insanlar arasında, taqvâ ve fazîletten başka bir üstünlük tanınmadığı ilahî hükmünü getirmektedir.. Bu anlayış, insanlar arasında yapılmakta olan her türlü kavim, ırk, renk, cins, sosyal grup farklılığına dayalı ayırımcı görüşleri ibtal etmekte; illâ da geçmiş asırlardaki köklerin temel alınması gerekiyorsa.. Yani, insanların çeşitli kavimler halinde yaratılmış olması da bir sünnetullah gereğidir.  İnsan toplumlarının farklı dillerle konuşmuş olması da, aynı sunnetullah’ın gereğidir.. Hattâ, iman etmeyen toplumların olması da, bir sunnetullah gereğidir.. Nitekim,  ‘Sizin herbiriniz hiç bir günah işlememiş olsaydı, sırf günah işlemeleri için bir kavm halkederdim..’  meâlinde buyrulmaktadır; Kur’an-ı Mubîn’de..

İnsanların mensub olduğu ve kendi iradelerinde olmayan ve yaratılıştan gelen bu durumlarının en tabiî bir durum ve bu fıtrî durumdan kaynaklanan haklarının kabul edilmemesi de büyük zulümdür..

Çünkü, bütün insanların da Hz. Âdem ve Havva’dan geldiklerini, maddî hamur ve çamurlarının aynı olduğunu, en tutarlı ve sağlıklı tarihî kökün bu olduğunu öğretir bize; İslam.. (Böyleyken, 26 Ocak akşamı, Siyaset Meydanı’nda ermeni bir genç, Sivas'ta bir ihtiyara ermeni olduğunu söyleyince,  o kişiden, "Oğlum, sen iyi bir insana benziyorsun kendini niye ermeni yaptın?" şeklinde bir tepki aldığını söylüyordu., tabiatiyle kahırlanarak.. O ermeni genç, o ihtiyara, Kur’an’ın bu hatırlatmalarını hatırlatsaydı, sanırım, o kişi hemen kendine gelirdi.. Ama, bu, aynı zamanda, o gence, bir kısım ermeni çetelerinin işledikleri cinayet ve sergiledikleri ihanetler yüzünden bütün bir ermeni kavminin nasıl haksızca suçlanmasına vesile olduğunu da düşündürtmüş olmalıdır..

Yine, ermeni konusu ve düşündürücü sorular..

1915- Ermeni Hadiseleri’nin yüzüncü yıldönümü yaklaşırken, Türkiye’nin başının daha bir ağrıyacağının uluslararası zeminlerdeki işaretleri -her ne kadar, Sarkozy’nin entrikalarına Fransız Senatosu’ndan kanunen yeterli mikdarda senatörün itiraz etmesi gibi bir gelişme ortaya çıkmış olsa bile- arka arkaya belirirken.. Hele de, Hrant Dink’i canavarca öldürülenlere verilen ceza üzerine etrafında, binlerce insanın İstanbul’da ‘Hepimiz ermeniyiz…’ slogan ve pankartlarıyla yürümeleri etrafında, medyada değişik yorumlar yapıldı,  yapılmaya devam ediyor..

*

Bu arada, Yeni Şafak’tan Kürşat Bumin 25 Ocak 2012  günlü ve sonraki ikinci yazısında, ’muhafazakâr kesimin Ermeni meselesine ilişkin yaygın tutumunu’ sorguluyor ve akademisyen Gökhan Bacık'ın üç yıl önce Zaman’da yayımladığı ilginç bir yazıdan geniş bir özet sunmaktaydı. O genişçe özeti bir de biz özetleyelim, ilginç soruları olduğundan:

"Ermeni sorunu' denilen karmaşık olgu ile karşılaşan geniş muhafazakâr kitle, kaçınılmaz bir refleksle kendi tarihini, kültürünü ve kimliğini savunmak durumuna düşmektedir.

Bir şekilde Osmanlı idaresinin katliamlar yaptığı düşüncesi, muhafazakâr aklın üzerine inşa edildiği pek çok değeri ve kurumu sarstığı için sözü edilen derin refleks, adeta kalıcı hale gelmektedir. Ne var ki, bu refleks yüzünden muhafazakâr akıl ve kitle, Ermeni meselesi kavgasının 'sakladığı' büyük bazı diğer sorunları görmemektedir. (...) Ermeni meselesi bağlamında kendi geçmişini savunduğunu sanan muhafazakârlar, esasen bir şekilde Osmanlı barışını mahvetmiş, cahilliklerinin ürünü olarak gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerle binlerce insanı adeta telef etmiş ve nihayet türlü ırkçı politikalarla günümüze kadar uzanan bir nefret mirası inşa etmiş köksüz bir siyasal grubu savunmaktadır! Muhafazakâr akıl, acilen Ermeni meselesi bağlamında ele alınan dönemdeki olayları ve aktörleri ayrıştırmalıdır. İlk olarak, Ermeni meselesi bağlamında sözü edilen dönemde yönetimde, gücü bir askerî darbe ile ele geçirmiş İttihat ve Terakki Partisi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu dönemde olup bitenleri "Türkler yaptı", "Osmanlılar yaptı" gibi muğlak ve açıklayıcı olmayan ifadelerden kurtarıp "İttihat ve Terakki yaptı" düzlemine çekmek gerekir. İttihat ve Terakki, hiçbir şekilde yerleşik Osmanlı düzenini temsil etmez..."

"Bir kere, başlangıcından Cumhuriyet dönemine uzanan şekliyle İttihatçıların pek çoğu ya aşırı milliyetçi yahut ırkçıydı. Yüzyıllardır süren çok milletli Osmanlı barışının hızla felakete sürüklenmesinde İttihatçıların rolü belirleyici olmuştur. Kendi yazışmalarında Arapları "köpek" olarak nitelendirmekten çekinmeyen İttihatçıların, Osmanlı barışını anlaması ve kurtarması imkânsızdı.."

"Dolayısıyla muhafazakârların ilk yapması gereken şey zihinlerindeki tarihi ayrıştırmaktır..."

"... Harbiye Nazırı'nı alnından vurmasından elli yıl geçmeden aynı zihniyet, ülkenin başvekilini 27 Mayıs sürecinde ipe göndermiştir. Bir ölçüde Cemal Paşa'nın Arap vilayetlerinde yaptıklarını, 12 Eylül rejimi Diyarbakır hapishanesinde yapmıştır. Bu yüzden muhafazakâr kitle, muhayyilesindeki resmi aydınlatmak ve Osmanlı ile İttihatçıyı ayırt etmek zorundadır. Muhafazakârlar, kökleri ve kimliği korumak adına bilmeyerek İttihatçıların cinayetlerini savunmak felaketine sürüklenmemelidir."

" Kritik soru şudur: Osmanlı mirasını reddeden, onu her fırsatta unutturmak isteyenler neden sadece Ermeni konusunda en büyük Osmanlıcı kesilmektedir?"

"Ölüm, sürgün gibi tartışmaların ötesinde yüz binlerce insanı ilgilendiren bu olayın ekonomi-politiği nedir? Yüzyıllardır bizimle yaşamış Ermenilerin arkada bıraktığı evler, araziler şimdi kimlerin elindedir? Ermeni meselesini vatan, millet edebiyatına irca edenler acaba meselenin ekonomi-politiğini mi örtmek istiyor? İstanbul'da yüzyıllarca yıl Ermeni mezarı olarak kullanılan bazı arazilerin üstünde bugün hangi lüks oteller yükseliyor? Ermenilerin bıraktığı "yerler/mülkler" kimler tarafından nasıl paylaşılmıştır? Bu karanlık paylaşımı "Hasolar, Memolar, çarşaflılar" yapmadığına göre kimler yapmıştır?"

"Muhafazakârlar, Ermeni meselesinin etrafını kuşatan keskin 'vatanseverci' söyleme biraz kuşku ile bakmalıdırlar. Türkiye'de muhafazakâr kitlenin uzun yıllardır vatan sevgisi, şehitlik anlayışı, devlete hürmeti gibi vasıfları adeta sömürülmektedir. İnsanların binlerce yıllık şuuraltı müktesebatına ait bu hasletlerin suistimali hoş görülemez. Ancak bu noktada ilk olarak şüpheci davranması gereken muhafazakâr aklın ta kendisidir. Çünkü adalet mutlak ve kişiseldir. Adalet bir siyasi hesabın ve toplumsal bir ülkünün dolaylı yansıması olamaz. İslam'ın mutlak ve benzersiz adalet ilkelerinden beslenen muhafazakârlar, Ermeni meselesi bağlamında kimliklerinin özünü oluşturan bazı noktaları hatırlamak zorundadır."

Evet, bu soruların üzerinde durulmalıdır..

*

Bu tartışmalar arasında, 31 Ocak günü, Hürriyet’te, (Azerbaycan türkçesi ile yazılan yazının anlatımına dokunulmamıştır.)  kaydıyla yayınlanan / yükselen bir feryad dikkat çekiyordu.. Onu da birlikte okuyalım:

‘Hepimiz Azeri’yiz’ deyelim mi?

FRANSA’nın soyqırımı inkâr edenleri cezalandırma yasası Azerbaycan’da böyük tepgi gördü. Dış İşler Bakanlığı, Cümhurbaşkanlığı, mühalifeti, sivil toplum örgütleri, mediası ile tepgisini gösterdi. Hoş, Türkiye’de birilerini yene de memnun edemedik. Amma zaten derdimiz bu deyildi ki...

Biz Türkiye kadar Azerbaycan’ı da yaralamış, özgürlüye ve adalete aykırı olan yasanın kabul edilmesine tepkimizi sergiledik. Hele hele hep özgürlüyü kısıtlama suçlamasını aldığımız Fransız resmi makamlarına, parlamentosuna ve bu karara sessiz kalmış aydınlarına kırğınlığımızı ilettik. Bir yerlerde başarılı da olduk. Biz haksızlığın, adaletin çiğnenmesinin ne demek olduğunu gayet iyi biliriz. Çünki toprak itiren, yurdu yağmalanan, çocuklari Ermeni kurşunuyla katledilmiş milletik. O üzden Fransa Senatosu’nun Ermenilere destek yasasını hem de kendimize hakaret olarak görüyoruz.

Biz de haykırmak, 20 yıldır ki, dünyanın göremediği hakikatımızı bağırmak istiyoruz.

Onu en yakınımızdaki İstanbul caddelerinde “Hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırıb yürüyenlerin duymasını istiyoruz.

Fransız’dan, Alman’dan, Çinliden önce Türk’ün ve Türkiye’nin bizim hakikatımızı görmesini umuyoruz. Yaklaşık bir ay sonra Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı şehrinde yapılmış soykırımdan 20 yıl geçmiş olacak.

20 yıl önce birkaç saat içinde bir kent yeryüzünden silindi.

Ermenilerden kaçan 2500 sivilden 613’ü düşmen kurşuyla katledildi, 63’ü çoçuk, 106’sı bayan, 70’i ihtiyardı. Bir saat içinde 8 aile yok oldu. 487 kişi düşmen kurşunuyla yaralandı, 76’sı çoçukdu. 1275 kişi rehin alındı, 150 kişinin öldü-kaldısından halen haber yok... Ve bu vahşet 20 yıl önce dünyanın gözü önünde yaşandı. Hiç kimseden ses çıkmadı... Azerbaycan bu cinayetlerin, bu facianın dünyaya duyurulması yolunda tek başına mücadele etti; halen de devam ediyor bu çileler...

Bir ay sonra bütün dünyaya Türk’ün nasıl soykırıma tabi tutulduğunu gösterecek gündü. İstanbul sokaklarında yüz binlerin Hocalı katliamının kareleri ile yürüyüb, dünyaya 20 yıl önce olanları haykırmak imkânı var.

Ne dersiniz? İstanbul sokaklarından “Hepimiz Azeri’yiz” deye bağıralım mı?

‘Türkiye’nin vicdanı’nı bir de bu yandan gösterelim mi dünyaya?

Gelin tarihin en büyük, en güzel kardeşlik hikâyesi Türkiye ve Azerbaycan olarak bir ve beraber başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın yüzüne bu gerçeği haykıralım mı?

Bunu şimdi yapmayacaksak ne zaman yapacağız?

“Hepimiz Azeri’yiz” deyelim mi?

Vüsale MAHİRGIZI

Azerbaycan Press Ajansı

Genel Yayın Yönetmeni

*

Evet, ‘Hepimiz ermeniyiz.. feryadını yükseltenler, 18-20 sene öncelerde Azerbaycan’da ermeni şövenistlerince katledilen yüzlerce-binlerce mâsum, savunmasız sivil insanların hâtırâsı ardından da‚ ’Hepimiz ermeniyiz..’ diyebilecekler midir?

  • Yorumlar 11
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim