1. YAZARLAR

  2. Orhan Miroğlu

  3. Çandar’ın raporu: PKK’yle yüzleşmeye davet
Orhan Miroğlu

Orhan Miroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Çandar’ın raporu: PKK’yle yüzleşmeye davet

A+A-

On günü hastanelerde olmak üzere, son iki haftayı yatakta geçirdim. Kendimi iyi hissettiğim zamanlarda Cengiz Çandar’ın TESEV’e hazırladığı raporu merakla okudum, ama bir solukta değil tabii, bir hastanın okuyabileceği bir tempoyla ve gıdım gıdım bir okuma tarzıyla..

Bu çalışmadan haberdardım ve Kürt sorununda şiddetin sona ermesi için belli başlı siyasi aktörlerin Çandar’la neleri paylaştıklarını merak edip duruyordum.

Hoş bir tesadüf olsa gerek, Çandar’ın raporunun deklere edilip tartışıldığı günlerde, Hasan Cemal, Kandil’deydi. Cemal’in Murat Karayılan’la yaptığı söyleşi, Çandar’ın raporuyla okunduğunda, bu netameli tarihin geldiği aşamada, taşların nasıl da birer birer yerine oturduğu görülüyor.

Öncelikle, her iki gazeteci-yazarın hakkını teslim etmek gerekir.

Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve bir de Mehmet Ali Birand’ın Kürt sorununda resmî devlet algısının ve genel kamu inancının doğru temelde değişmesi için son yıllarda gösterdikleri çabayı bir yana koyun, ya da unutun, bu konuda medyamızda geriye kayda değer bir şey kalmadığını göreceksiniz.. (Taraf‘ın son dört yıllık yayın politikası ise bambaşka bir değere ve öneme sahip, topu topu dört yıl, ama savaşın hakikatlerini ortaya koymak için bu dört yıl yetti de arttı bile..)

Türkiye toplumunu Kürt’üyle, Türk’üyle PKK’yle yüzleşmeye davet etmek çok kolay değil. Bunu yapmak istediğinizde, devletin ve PKK’nin ortaya koyduğu resmî tarihten elbette yararlanacaksınız, ama bu iki ‘resmî tarihe’ de belli bir ihtiyat payıyla ve şüpheyle bakmak gerektiğini kabul etmek zorundasınız.

Şimdilik bu resmî tarihin ve bürokratik mekanizmalarda önemli görevler almış bürokratların birtakım söylemlerinin dışında, elde fazla bir şey yok.

Devlet ser verip sır vermemeye devam ediyor.

PKK cephesinden kaleme alınan kitaplar - Karayılan ve Cengiz Kapmaz’ın kitaplarıönemli, ama bu öneme rağmen, her iki kitap da birer ‘resmî tarih’ yazımı olmaktan kurtulamıyor.

Çandar’ın raporu PKK’yle yüzleşmenin, ve son Kürt isyanını normalleştirmenin, şiddetten ve silahtan arındırmanın, ancak PKK’yle alakalı birtakım kavramların değişmesi oranında mümkün olabileceğini gösteriyor.

PKK son Kürt isyanıdır, ama aslına bakarsanız PKK isyanını son isyan diye tanımlamayı haklı çıkaracak ortada öyle çok sayıda isyan filan da yoktur.

Etno-kültürel dinamikleri zorla bastırılmış bir halkın isyan etmesi bazı koşulların oluşmasına bağlıdır.

Bu uygun koşullar PKK’ye gelinceye kadar, Kürt tarihinde modern bir isyana yol açacak ölçüde oluşmamış ve uygun siyasi koşulların oluşması için 1923’ten 1980’li yıllara kadar beklemek gerekmiştir.

PKK, bu uzun yıllarda hayata geçirilmiş inkâr ve imha politikalarının sonucunda meydana gelmiş büyük bir isyan hareketidir, aslına bakarsanız belki de modern tek Kürt isyanıdır.

Ne devletin provokasyonu sonucu isyana mecbur edilmiş Şeyh Sait ve arkadaşlarının isyanı, ne Dersim hadisesi, PKK isyanıyla benzerlikler gösterir.

Bunların içinde, Ağrı İsyanı belki bir istisna olarak görülebilir.

Resmî devlet söylemi bugüne kadar PKK’yi terör ve terörizmle tanımlamaktan öteye varamadı. Türkiye bu algıya uluslararası kamuoyunu ortak etmeyi de başardı.

Oysa bu algı ve resmî tarif, hiçbir gerçeğe dayanmıyordu. Çünkü PKK, kendi topraklarında ve ilan edilmiş bir siyasi programı hayata geçirmek için mücadele ediyordu. Kendi topraklarında ve belli bir siyasi programla mücadele etmek, PKK’yi bilinen bütün terörist gruplardan ayıran temel bir ayrımdı.

Son iki yüzyıl içinde yeryüzünde bu kadar yalnızlaştırılmış ama muadillerine kıyasla da, zayıflamadan süren bu kadar büyük bir isyan hareketi olmamıştır.

Kırk yılını tamamlamakta olan bu isyan hareketi hâlâ bütün yönleriyle yazılmayı ve araştırılmayı bekliyor.

Şu kıyaslama bir fikir verebilir: Meksika’da Emiliano Zapata ve Panço Villa’nın liderliğinde gerçekleşen isyan hareketi için şimdiye kadar 134 Meksika, 86 yabancı belgesel, 156 Meksika 143 yabancı kurgu film yapıldı. İsyanın lideri Pancho Villa için sayısız biyografi kitabı yazıldı ki, bunlardan biri, ülkemizde de iyi tanınan bir yazarın Paco Ignacio Taibo II’nun imzasını taşıyor ve tam bin sayfa..

Öcalan sık sık Mandela’ya benzetilir. Benzeyen ve benzemeyen yönler, dahası, Güney Afrika’daki halk hareketiyle Kürt halk hareketi arasında benzeyen ve benzemeyen birçok yan vardır. Ama bu konuda söylenecek yegâne şey, Kürt isyanının ve Öcalan’ın hiçbir zaman Mandela ve Güney Afrika’daki mücadelenin sahip olduğu itibara ve saygınlığa uluslararası alanda sahip olmadığı gerçeğidir. Kuşkusuz bunun birçok sebebi vardır. En önemli sebep ise, Kürt isyanının daha başlangıçta silahlarını sivillere yöneltmiş olması ve başvurduğu terör yöntemleridir.

Bu yöntemlerin yüzlerce, binlerce insanın hayatına mal olmasını, PKK içine her nasılsa sızmış Hogırlarla açıklamak resmî PKK tarihi olur, ama gerçek PKK tarihi olamaz.

Nihayet artık, PKK’yle yüzleşmeye dair bir tarihten söz edeceksek, İmralı’da durup bir mola vermek gerekir.

Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesiyle başlayan tarih, savaşa bütün gölgelerden arınmış bir ayna tutmak isteyenler için ideal bir alan aslında. PKK de Öcalan da bunun farkında, devlet de. Gazeteci Cengiz Kapmaz’ın İmralı Günleri adlı kitabı PKK cephesinden resmî tarih yazımının başlangıç kitabı olarak kayda değer bir öneme sahip.

Bu resmî tarih yazımı, Karayılan’ın yeni yayımlanan kitabıyla devam ediyor.

Bu türden kitapların yayımlanması başlangıç için elbette çok önemli. PKK’yi konuşmaya başlamış olacağız böylelikle. Kürt aydınları da Türk aydınları da bu konuda maalesef iyi bir yerde durmuyorlar. Konuşmanın bir maliyeti var çünkü. Bu maliyeti göze almak kolay değil. PKK’yle yüzleşmekten söz ederseniz, bir anda kendinizi çapraz ateş altında bulabilir, devletin ve PKK’nin hedefi haline gelebilirsiniz. Komünizm bu memlekete lazımsa biz getiririz diyen valinin tavrına benzer bir tavır var sanki.

Çandar’ın raporu bu tavrın yanlışlığını ortaya koyuyor, ve son Kürt isyanıyla yüzleşmenin, devlet veya PKK kaynaklı olsun, ‘resmî’ görüşlerin ihtiyaçları doğrultusunda ve kabul ettiği ölçülerde yapılamayacağını göstermiş oluyor.

Geçen yıl bir TV Programında, PKK dağda kalmaya devam ettikçe Kürt sorununun çözülemeyeceğini, dolayısıyla Türkiye’de gerçek bir demokrasinin kurulamayacağını söylediğimde, bugün milletvekili olan bir arkadaşımız (hangi partiden oldu, onu yazmayacağım) “PKK ayrı bir sorun demokratikleşme ayrı, PKK belki dağdan hiç inmeyecek, demokrasi için PKK’nin dağdan inmesini mi bekleyeceğiz..” demişti.

Çandar’ın TESEV için hazırladığı rapor, bu tartışma-diyalogu yeniden hatırlamama yol açtı..

Daha bir-iki yıl öncesine kadar Kürt sorununun PKK’siz çözülebileceğini düşünen ve onlara PKK sorulduğunda kekelemeye başlayan Kürt siyasetçilerinin Çandar’ın raporundan öğreneceği çok şey var. Kendi payıma ne öğrendiğimi perşembe günü yazacağım.

(Bu arada, ben hastanedeyken arayan bütün dostlara çok teşekkür ediyor, sevgili dostlarımı tek tek arayamadığım için ayrıca özür diliyorum.)

TARAF 

YAZIYA YORUM KAT